GüncelMakaleler

POLİTİK-GÜNDEM | Emperyalist Saldırganlık ve Her Türden Gericilik Yenilecek DİRENEN HALKLAR KAZANACAK!

Komprador burjuvazi ve komprador bürokratlar, işçi sınıfını daha fazla sömürmekte ve emekçi halkı daha fazla yoksullaştırmakta ortaklaşmışlardır. Türk hakim sınıfının 2026 yılı için hedeflediği budur.

2026 yılı ABD emperyalizminin Venezuela’ya saldırısı ile başladı. ABD, 3 Ocak’ta Venezuela’nın başkenti de dahil olmak üzere çeşitli bölgelerini bombaladı ve gerçekleştirdiği saldırıyla Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı.

ABD’nin saldırılarında aralarında Kübalı gönüllü askerler de olmak üzere, asker ve sivil 100’ün üzerinde kişinin katledildiği açıklandı.

Kuşkusuz ABD emperyalizminin dünyada ve “arka bahçe”si olarak tanımladığı Orta ve Güney Amerika’da işlediği suçlar yeni değil. ABD emperyalizmi Orta ve Güney Amerika halklarına yönelik sayısız suçlar işledi. ABD’nin bölgedeki çıkarlarıyla uyuşmayan her devlet hedefi oldu.

Bu ülkeler CIA destekli askeri darbelere ve darbe girişimlerine maruz bırakıldı. Bölgedeki gerici iktidarlar karşı mücadele eden devrimci örgütlenmelere karşı halk düşmanı kontrgerilla örgütlenmelerine gidildi ve bu tür örgütlere destek verildi. Bu örgütlenmelerin kıta halklarına karşı başta katliamlar olmak üzere sayısız suç işlemesini sağladı. Venezuela Başkanı ve eşinin kaçırılması ise tam bir emperyalist haydutluk olarak tarihe geçti.

ABD emperyalizminin D.Trump’ın başkanlık görevine başlamasıyla birlikte Karayipler Bölgesine askeri yığınak yaparak Venezuela’ya yönelik bir askeri operasyon gerçekleştireceği öngörülüyordu. “Uyuşturucu ile mücadele” adı altında balıkçı teknelerine gerçekleştirilen saldırılarda yüze yakın insan katledilmişti. Ancak bu gerekçenin doğru olmadığı biliniyor.

Amaç, D.Trump’ın ifadeleriyle; “Petrolü kullanacağız ve petrol çıkaracağız. Petrol fiyatlarını düşüreceğiz ve Venezuela’ya çok ihtiyaç duydukları parayı vereceğiz” olarak açıkça ifade edilmektedir. (8 Ocak)

ABD’nin “arka bahçesi”nde gerçekleştirdiği bu haydutluk sadece Venezuela’nın başta petrol olmak üzere yeraltı kaynaklarına çökmek amacı taşımıyor. Venezuela’nın petrolü ve değerli madenleri ABD açısından önemli olmakla birlikte, başta Venezuela olmak üzere kıta Amerika’sında artan Çin ve Rusya yatırımları, ABD’nin bu saldırganlığında belirleyici önem taşımaktadır.

Diğer bir ifadeyle Venezuela’nın ABD karşı emperyalist kampla geliştirdiği askeri ve ticari ilişkiler, ABD emperyalizminin gerileyen hegemonyasıyla birlikte hamle yapmasını doğurmuştur. Özellikle kıta Amerika’sında Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkelerinin, dolar dışında bir ödeme sistemi örgütleme girişimleri, ABD açısından önemli bir tehdit olarak değerlendirilmiştir.

Çünkü ABD’nin, yıllık bir trilyon dolara yaklaşan borç servis yükünü yönetebilmesi için doların rezerv para olarak hegemonyasını koruması gerekmektedir.

Bu durum ABD’nin uluslararası alanda haydutça eylemlerine neden olmasının yanında iç politikada da faşist baskıların uygulanmasına yol açmaktadır. D.Trump’ın göreve başlamasıyla birlikte hayata geçirilmeye başlanan ırkçı, kadın, LGBTİ+ ve göçmen düşmanı politikalar beraberinde ABD’de deyim yerindeyse sokaklarda “insan avına” çıkılmasını doğurmuştur.

Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) polislerinin, göçmenlere yönelik operasyonu sırasında bir kadını aracında silahla vurarak katletmesiyle başlayan protesto ve eylemler bütün ülkeye yayılmış durumdadır.

ABD’nin bu haydutluğunun emperyalistler arası pazar kavgasından ve artan çelişkiden bağımsız olmadığı açıktır. Bir yanda ABD, İngiliz ve AB emperyalistleri diğer yanda Çin ve Rusya emperyalistleri ve onlara eklemlenen bölgesel gerici güçler bütün güçleriyle yeni bir emperyalist paylaşım savaşına hazırlanmaktadırlar. Bu hazırlıkta ABD ve İngiliz emperyalistleri koç başı rolü oynamaktadırlar.

Emperyalist tekeller arasında rekabet ve pazar mücadelesi sertleştikçe adımlar da bu realiteye göre atılmaktadır. ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısı ve haydutluğunun arkasında emperyalistler arasında giderek sertleşen mücadele mevcuttur.

Bu açıdan ABD Başkanı D.Trump’ın oldukça açık sözlü davrandığını kaydetmek gerekir. Nitekim Venezuela’ya yönelik saldırıda sonra D.Trump sadece kıta Amerika’sı devletlerini tehdit etmekle yetinmemiş, Rusya ya da Çin’i Grönland’da istemediklerini açıkça ifade ederek; “Grönland konusunda isteseler de istemeseler de bir adım atacağız. Çünkü biz bunu yapmazsak Rusya ya da Çin Grönland’ı ele geçirecek ve Rusya ya da Çin’in komşumuz olmasını istemiyoruz” demektedir. (9 Ocak)

Emperyalistler arası çelişkide ön plana çıkan bir diğer rekabet alanı ise İran’dır. İran’da yılın sonunda başlayan grev ve gösteriler iki haftadır sürmektedir. İran halkı günlerdir sokaklardadır ve başta ekonomik sorunların çözülmesi olmak üzere özgürlük ve demokrasi istemektedir.

Ancak İran rejimi İran halkının bu taleplerine baskı ve saldırıyla yanıt vermiştir. Haberleşmenin kısıtlandığı ve internetin kapatıldığı koşullarda yüzlerce kişinin katledildiği, binlerce kişinin tutuklandığı belirtilmektedir.

Öte yandan İran halkının İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı var olan mücadelesi, batı emperyalizminin ve İsrail Siyonizminin bölgesel çıkarları için araçsallaştırılmakta ve kullanılmaya çalışılmaktadır. D.Trump birkaç kez yaptığı açıklamada; “İran’daki gösterilere sert müdahale olursa askeri müdahalede bulunacaklarını” ifade etmektedir. Siyonist İsrail ise kendine bağlı iliştirilmiş medya aracılığıyla “İran halkının gerici Şah rejimini” istediğini propaganda etmektedir.

Oysa sokaklara çıkan ve günlerdir eylemlerini sürdüren İran halkı eylemlerinde “Zalime ölüm, ister şah olsun ister molla” demekte ve Ne Molla ne Şah” sloganları atmaktadır.

 

“Halep Oradaysa Arşın Burada!”

Uluslararası alanda yaşanan ve deyim yerindeyse “tarihin tekerleğinin hızlandığı” gelişmelerin bir diğer örneği Suriye’de yaşanmıştır. El Kaide ve IŞİD artığı selefi cihatçı HTŞ çetesinin Suriye’de iktidara getirilmesiyle, önce Alevilere ve Dürzilere yönelen katliam politikası bu kez Kürt halkına yöneltilmiştir

. Halep’te yüzbinlerce insanın yaşadığı mahalleler abluka alınmış, Türkiye’nin kışkırtması, ABD ve İsrail’in onayıyla saldırıya geçilmiştir.

TC devletinin koordinesinde ve desteğinde El Kaide ve IŞİD artığı çete gruplarının Halep’te Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadığı Şêxmeqsûd, Eşrefiye ve Benî Zêd mahallelerine aylardır uyguladığı abluka 6 Ocak’ta kapsamlı bir saldırıya dönüşmüştür.

Yüzbinlerce insanın yaşadığı mahalleler, tank ve top atışları başta olmak üzere ağır bir bombalanmıştır. Bu saldırlar karşısında Şêxmeqsûd İç Güvenlik Güçleri mahallelerini savunacaklarını, sivil insanların katledilmesini önlemek için direneceklerini açıklamıştır.

Bu direniş güçleri az sayılarına ve yetersiz silahlarına rağmen beş gün boyunca önemli bir direniş pratiği sergilemişlerdir.

Saldırının HTŞ çeteleri tarafından yapılmış olması saldırının arkasında, başta ABD olmak üzere batı emperyalistlerinin onayı ve bölgesel gerici güçlerin desteğiyle gerçekleştirildiği gerçeğinin üzerini örtmemelidir. Nitekim HTŞ saldırıdan sonra yaptığı açıklamada; “Suriye’nin istikrarını destekleme ve topraklarının birliğini ve egemenliğini koruma konusundaki aktif katkıları nedeniyle ABD, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, Fransa, Birleşik Krallık ve Sayın Mesud Barzani’ye en derin şükranlarımızı sunuyoruz” demektedir. (10 Ocak)

Bu saldırıda TC faşizminin rolüne özellikle dikkat çekmek gerekir. Nitekim TC devleti sadece saldırının örgütlenmesinde rol oynamamış aynı zamanda çetelere lojistik destek vermiş ve İHA’larla istihbarat sağlamıştır.

Saldırının HTŞ çeteleriyle İsrail’in Paris’te yaptıkları görüşmeden ve çeşitli konularda anlaştıklarının açıklanmasından hemen sonra başlatılması ise dikkat çekicidir. Bu toplantıya TC Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın katıldığı biliniyor. Ve fakat aynı Dışişleri Bakanı, kendisi İsrail’le toplantı yapıp iş tutarken; “SDG’nin … İsrail’le bir koordinasyon içerisinde İsrail’in bölgemizde yürüttüğü böl, parçala, yönet politikasına alet olacak bir aktöre dönüşmesi de maalesef tesadüf değil” açıklaması yapmaktadır. (8 Ocak)

İsrail, Suriye’nin güneyinde işgalini derinleştirir, bayrağını dalgalandırır ve karakollar kurarken aynı anda HTŞ çetelerinin Halep’te yüzbinlerce sivil insanın yaşadığı mahallelere yönelik saldırı başlatması asla tesadüf değildir. Anlaşıldığı kadarıyla bölgedeki Kürt nüfus, -tıpkı Afrin’de olduğu gibi- zorla yerinden edilerek göç ettirilmek istenmektedir.

Bu amaçla her türlü vahşet ve barbarlıkla tıpkı İsrail’in Gazze halkına yönelik saldırılarının bir benzeri gerçekleştirilmiştir. Gazze’de de İsrail, sivillerin bulunduğu, yaralıların tedavi edildiği hastaneleri bombalamış, HTŞ çeteleri de Şêxmeqsût Mahallesi’ndeki Xalid Fecir Hastanesi’ne saldırmışlardır.

Sonuçta Kürtlerin aleyhine bir anlaşma sağlanmış olsa da yaşanan saldırıdan dersler çıkarmak gerekir. Kürt mahallelerine yönelik saldırı sürerken, KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada kullanılan şu ifadeler dikkat çekicidir: “Bu süreçte Türk devletinin Suriye’deki Kürtlere destek olması ve sahiplenmesi çağrısında bulunduk. Çünkü bu Kürtler Türkiye’deki Kürtlerin akrabalarıdır. Türkiye nasıl ki Türkmenlere sahip çıkıyorsa Kürtlere de sahip çıkmalıdır.” (8 Ocak)

Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” diyenlerin aynı politikayı Suriye’de Kürt halkının kazanımlarına yönelik hayata geçirdikleri bilinmektedir. Bu anlamıyla TC devletinin “süreç”ten anladığı Kürt ulusunun bir ulus olmaktan kaynaklı kolektif haklarının tanınması değil, “terör”ün tasfiye edilmesidir.

Bu politika Suriye’de de geçerlidir. TC devleti Suriye’de Kürt ulusunun herhangi bir kazanım elde etmesi ve bir statü kazanmasının önünde engeldir. SGD’nin “silah bırakarak” çetelere teslim olmasını dayatmaktadır. Bu çizgi TC devletinin sözcüleri tarafından sayısız kez dile getirilmiştir.

Öte yandan Kürt ulusal hareketinin kimi sözcülerinin Halep’teki saldırıyı, “sürecin sabote edilmesi” olarak değerlendirmesi ve dahası “darbe mekaniğinin devreye girmesi” olarak propaganda etmesi gerçeği gizleyen ve doğru olmayan açıklamalardır.

TC devleti, Kürtlere yönelik iç ve dış politikasında kendisi açısından son derece tutarlı bir çizgi izlemektedir. Dolayısıyla, “Halep oradaysa arşın buradadır.” Gerçeği çarpıtmanın ve boş hayaller propaganda etmenin Kürt ulusuna bir yararı olmadığı gibi zararı vardır.

Önümüzdeki “Çetin Ama Şanlı Mücadele Günleri”

Yeni yılın ilk haftalarında yaşanan ve yukarıda kısaca değindiğimiz gelişmeler önümüzdeki sürecin nasıl şekilleneceğinin işaretleri olarak ele alınmalıdır.

Coğrafyamızda yaşanan bu gelişmelerden bağımsız değildir. Özellikle TC devletinin içinde bulunduğu durum, emperyalist sermayeye olan bağımlı yarı sömürge yapısı gibi gerçekler; beraberinde Türkiye ekonomisini ve iç ve dış politikasını doğrudan etkilemekte ve belirlemektedir.

AKP-MHP iktidarının bütün “Türkiye Yüzyılı” propagandalarına rağmen ekonomik durumun özeti, 2026 asgari ücret için açıklanan net 28.075 TL’lik rakamından da rahatlıkla anlaşılabilir. Türkiye’de açlık sınırının 30 bin liraya dayandığı ve yoksulluk sınırının 90 bin lirayı çoktan aştığı koşullarda açıklanan bu rakam milyonlarca işçiyi açlık sınırının altında bir yaşama mahkum etmekle eşdeğerdir.

DİSK-AR ve verilerine göre Türkiye’de yaklaşık olarak 11.2 milyon kişinin asgari ücretle çalıştığı dikkate alındığında toplumun önemli bir kesiminin açlık sınırının altında yaşamak zorunda bırakıldığı net olarak anlaşılır.

Benzer bir durum emeklilere yönelik açıklanan emekli maaşlarından da rahatlıkla anlaşılabilir. AKP-MHP iktidarı “bütçe disiplini” adı altında yaklaşık 5 milyon kişiyi ilgilendiren en düşük emekli maaşını bin liralık artışla 20 bin liraya yükseltmeyi ve böylelikle emeklileri açlık sınırının altında, en dipte eşitlemeyi hedeflemektedir.

TC devletinin resmi kurumu TÜİK’e göre dahi Türkiye’de yoksulluk oranı %21,2’ler seviyesindedir. Diğer bir ifadeyle resmi rakamlara göre 17,8 milyon kişi yoksulluk sınırı altında yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Bu rakamların gerçeği oldukça eksik bir şekilde yansıttığı açıktır.

Türkiye’de açlık ve yoksulluk altında yaşayan kişi sayısı konusunda farklı veriler bulunsa da, örneğin 2023 verilerine göre nüfusun %60’ının (yaklaşık 51.6 milyon kişi) açlık ve yoksulluk altında yaşamak zorunda bırakıldığı ifade edilmektedir. Bu rakamın son iki yılda daha da arttığı, Türkiye halkının çoğunluğuna açlık, yoksulluk ve sefalet koşullarında bir yaşam dayatıldığı ortadır.

Türk hakim sınıflarının işçi sınıfına ve emekçi halka dayattığı bu koşullar, emperyalist kapitalist sistemin içinde bulunduğu durumdan bağımsız değildir. Emperyalist tekellerin yeni bir paylaşım savaşına hazırlandığı koşullarda Türk burjuvazisi de bu gerçeğe göre kendilerini hazırlamaktadırlar.

Nitekim Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından 2026 “Yapısal Reform Yılı” olarak ilan edilmiş ve böylelikle “kamu maliyesini güçlendirme” yalanıyla işçi sınıfının daha yoğun sömürülmesi, emekçi halkın ise daha da yoksullaşmasının politikasının uygulanacağı açıklanmış durumdadır.

Komprador burjuvazi ve komprador bürokratlar, işçi sınıfını daha fazla sömürmekte ve emekçi halkı daha fazla yoksullaştırmakta ortaklaşmışlardır. Türk hakim sınıfının 2026 yılı için hedeflediği budur. Bu hedef açıklanan asgari ücret ve en düşük emekli maaş tutarından da rahatlıkla anlaşılabilir.

Uluslararası alanda ve coğrafyamızda yaşanan gelişmeler, önümüzdeki sürecin emperyalist haydutluk, işgaller ve bölgesel çatışmalarla geçeceğinin işaretlerini fazlasıyla vermektedir. Irkçı ve faşist saldırganlığın, göçmen, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığının daha arttığı, yoksulluğun derinleşerek genişlediği, emperyalist bir paylaşım savaşı olasılığının daha da güçlendiği koşullarda uluslararası alanda anti-emperyalist ve anti faşist birliklerin kurulması ya da var olanların güçlendirilmesi çizgisini savunmak gerekir.

Benzer bir biçimde coğrafyamızda anti emperyalist, anti faşist bütün güçlerle birlikte hareket etmeyi zorlamak gerekir.

Dünya ve coğrafyamız büyük kaynamalara, isyanlara ve toplumsal alt üst oluşlara gebedir. Eski düzen ölmekte, yeninin doğum sancıları yaşanmaktadır. Bu gerçeğe göre hazırlanmak ve konumlanmak gerekir.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu