
ABD Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, federatif özerk yapıların Orta Doğu’ya yaramadığını ve Orta Doğu’ya en uygun modelin “hayırsever” monarşi olduğunu iddia etti.
Trump Hükümeti’nin yeni ulusal güvenlik stratejisini açıklaması ve ulus devlete yönelik eleştirilerinin yoğunlaşmasının ardından sarf edilen bu sözler, zaten yüz yıldır fiilen yürürlükte olan bir modelin meşruiyetini tazeleme ve onu güçlendirme / yayma çabasının ürünü olarak değerlendirilebilir.
Kadim “Böl parçala yönet” politikasını, son yüz yıldır federasyon, özerklik veya uydu devletler kurdurma şeklinde yaşama geçiren emperyal devletler, diğer taraftan uydu monarşik devletlerle nüfuzlarını sürekli güçlendirmeyi başarmıştır.
Ancak gelinen aşamada bölünüp parçalananları yeniden bir araya getirmek ve merkezileştirebilmek zor olabilmektedir. Afganistan, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Yemen vb.nde olduğu gibi bu kadim politikanın kaymağını yiyen egemen güçler, şimdi de bu politikanın dezavantajlarıyla baş etmeye çalışıyor.
Tom Barrack’ın son açıklamalarını bu konjonktürde değerlendirdiğimizde, bozulan küresel konsensüsün ve politik dengelerin yeniden tesis edilmesine odaklanıldığı bir ortamda gücün daha fazla / hızlı temerküz edilmesine olanak verecek -monarşi gibi- seçeneklerin öne çıkarıldığı söylenebilir.
Orta Doğu’daki monarşileri kuran, güçlendiren ve koruyan emperyalist devletler, bu sayede dünyayı ele geçirme stratejilerinin de merkezinde yer alan Orta Doğu’yu uzun süre kendi nüfuzları altında tutabilmişlerdir. Orta Doğu’nun son yüz yıllık tarihine baktığımızda, monarşilerle birlikte diktatörlüklerin de desteklendiğini ve her iki iktidar odağı türünün özellikle iki kutuplu dünya (“Soğuk Savaş”) döneminde politik arenaların merkezinde yer aldığını görürüz.
İkinci Paylaşım Savaşı sonrası Batı ile Doğu kutbu ya da NATO ile Varşova Paktı kutupları olarak ayrışan emperyal güçler, kendi nüfuzlarını artırmak ve korumak için monarşilere, diktatörlüklere ağırlık verirken; karşı blokun nüfuzunu zayıflatmak için darbelerle birlikte federasyon / özerklik modellerini de sıkça kullanmıştır.
Okyanus ötesinde olmanın yarattığı jeo-stratejik avantajı lehine kullanan ABD, Birinci Paylaşım Savaşı döneminden itibaren “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı ve federasyon / özerklik gibi modelleri üst perdeden savunduğunu ilan ederek dünyadaki sömürge halkların / ulusların kurtarıcısı, kahramanı, hamisi rolüne soyunmuş ve bu rolünü jandarma rolüyle birleştirmiştir.
ABD, savaş sonrası en güçlü hegemon devlet olarak küresel politik dengelerdeki merkezi yerini almıştı. İronik şekilde en fazla darbe tezgahlayan ve monarşilere destek verenin de ABD olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Orta Doğu’yu “ulusal güvenlik alanı” ilan ederek bu bölgedeki monarşilere hamilik yapan ABD bu sayede SSCB başta olmak üzere sosyalist devletlerin çevrelenmesi ve zayıflatılmasında bu monarşileri -özellikle de petro-dolarları- yoğun olarak kullanmıştır.
1916 yılında Orta Doğu’yu işgal eden İngiltere ve Fransa, güçlü ve merkeziyetçi güçlü devletler yerine rahat yönetilebilecek çok sayıda zayıf monarşik devlet kurdurup, Arapların birleşik ve merkezi bir güç olmasını engellemiştir.
Suriye, Lübnan ve Filistin’de istikrarsızlıkla parçalanmışlığı süreklileştirerek kendi yarattıkları bataklıkları rahatça yönetebilmişlerdi. Monarşik yönetimler hem yerel hem bölgesel bazda güç ilişkilerini sürdürebildiği -sadakatini koruduğu sürece- bu emperyalist devletler tarafından korunup güçlendirilmiştir. ABD’nin sürdürdüğü bu politika, sosyalizme karşı mücadele etme stratejisinin bir parçasıdır.
İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında sosyalizmin dengeleyici güç olarak ortaya çıkması, iki kutuplu ve yoğunlaşmış politik gerilimlerin küreselleşmesini sağlamıştı. ABD öncülüğündeki Batı bloku, sosyalizmin yayılmasını engellemek için Avrupa’da sosyal devlet ve liberal demokrasiyi güçlendirirken; diğer taraftan diktatörlükler ve monarşileri yoğun şekilde destekleyerek sosyalizme karşı yekpare bir cephe oluşturmaya çalıştı.
Bu yöneliminde Körfez’deki Arap monarşi devletlerine merkezi bir rol veren ABD, petro-dolarlarla bölge ve dünya ekonomisinde öne çıkan ARAMCO gibi şirketlerin, sadece Suudi Arabistan ve çevresinde değil, Orta Asya, Afrika, Güneydoğu Asya, Amerika gibi farklı bölgelerdeki kontra sağ-cemaatlerin, anti-komünist sağ-muhafazakâr faaliyetlerin desteklenmesinde, finanse edilmesinde öne çıkmasını sağladı.
Monarşik yönetimlerin dini kimliğini de “kutsal cephe / ittifak” oluşturmak için kullanan ABD, SSCB’yi “Yeşil Kuşak” adı verilen stratejiyle kuşatırken, radikal selefi İslami örgütlerin anti-komünizm karşıtlığı ekseninde güçlenmesinin önünü açmıştır.
Sosyalizmde geri dönüşlerin tamamlanmasıyla bölgedeki monarşik devletlerin hamiliğine devam eden ABD, arkasına AB devletlerini de alarak Orta Doğu’daki hegemonyasını güçlendirdi ve küresel bir güce kavuşan Şangay İşbirliği Örgütü’ne karşı bu stratejisini güncelleyerek sürdürdü.
ABD ve AB’nin, demokrasi, insan hakları, kadın hakları vb. alanlarda küresel çapta soyundukları havarilik, Orta Doğu’nun monarşilerine gelince yok olmaktadır. Bu ikiyüzlülüğü hala sürdüren bu güçler, işçilerin hemen hemen hiçbir yasal örgütlenmelerinin ve haklarının bulunmadığı ve kelimenin gerçek anlamıyla modern köleye dönüştürüldüğü Körfez’in Arap devletlerindeki bu uygulamalara ses çıkartmıyorlar.
Kadınlar hala sömürülüyor, katlediliyor ve Batının “demokratları” yayınladıkları “insan hakları” raporlarında bunları görmezden gelmeye devam ediyor. Kadınların araba kullanma hakkı kazanmasını veya kamuya açık yerlerde abaya (cübbe) giyme zorunluluğunun kaldırılmasını “devrim” olarak sunan monarşik devletlerle hamileri, bu ikiyüzlülüklerini ve tutarsızlıklarını sürdürdükçe meşruiyetlerini zayıflatıyorlar.
Tom Barrack’ın monarşileri överken yeni bir şey söylemediği malum. Ancak ulus devletin sınır boyu etkilerine bile artık tahammül edemeyen ABD, AB tarzı siyasal birliklere de soğuk baktığını son ulusal savunma stratejisinde yeniden ifade etti. Liberal demokrasiye dahi tahammülü kalmayan ABD, son 20-25 yılda küresel çapta nüfusunun zayıflamasının acısını çıkartmak için ve dolayısıyla yeniden güçlenebilmek adına, gücü en fazla temerküz edebilen monarşik yönelimlere sarılacağını itiraf etmiş oldu.
Yeni küresel konsensüs ve politik dengeler oluşurken, egemenliğini korumak için her yolu denemeye kararlı görünen ABD, bu açıdan Üçüncü Paylaşım Savaşı’na da hazırlanıyor diyebiliriz.
Emperyal devletler açısından monarşik model, çok ideal olsa da, bu modelin en güçlü tarafı, aynı zamanda en zayıf tarafını oluşturuyor. Monarşik bir yönetim, gücü en fazla / hızlı temerküz edip rakip güçleri tamamen bertaraf edebilse de, monarşinin merkezi olan hanedanın taraf değiştirme olasılığı ve olanağının güçlü olması, tüm bu merkezileşmiş gücün rakip bloka kaptırılması riskini sürekli üretiyor.
Federatif-özerk modeller ise gücü temerküz etme ve koruma açısından monarşik devlete göre daha dezavantajlı olsa da, bu model, emperyal devletlere, yerel iktidar ilişkilerinde ve politik arenada rakip güçlerle birlikte müdahale edebilme olanağı sunuyor.
Irak, Suriye, Lübnan, Yemen vb. ülkelerde olduğu gibi, yerelde yenişememe durumunda ortaya çıkan, çok parçalı iktidar ilişkileri, çok fazla iktidar odağının aynı politik arenada etkili olabilmesine olanak tanıyor.
Savaş çığırtkanlığına NATO sekreterliği veya Japonya Hükümeti’nin de üst perdeden katıldığı bu konjonktürde, tüm bloklar askeri harcamalarını hızla ve büyük miktarda artırmakta ve liberal demokrasileri bile rafa kaldırabilmektedir. Dolayısıyla monarşinin hayırseverlik adı altında -tıpkı kapitalizmin “insancıl” olabileceği tartışmalarında olduğu gibi- sömürü ve hegemonya dalgasının yoğunlaşmasına paralel öne çıkartıldığı söylenebilir.
Bu durumda, sömürü ve saldırıların daha yoğun hale geleceğinden hareketle, demokrasi güçlerinin farklı mücadele araçlarını ve yöntemlerini birlikte, bütünlüklü kullanıp bölgesel ve küresel ittifaklarla yerel güçleri büyütmesi acil önem arz ediyor.



