
Demokratik Halk Devrimi, Sosyalizm mücadelesinde güneşe uğurladığımız ölümsüzlerimizi anıyoruz.
Ocak ayı öfkenin kavgaya dönüştüğü aydır. Biz, mücadelenin her ayında onlarca yoldaşımızın ve devrimcinin toprağa düştüğünü biliyoruz. Ocak ayını tüm diğer aylardan ayıran en büyük özelliği, Ocak ayının son haftasında, enternasyonal proletaryanın ve devrimimizin komünist önderlerinin yaşamlarını özgür bir gelecek uğruna feda ettikleri bir zaman dilimi olmasıdır.
Emperyalizm ve proleter devrimler çağının usta Marksisti, enternasyonal proletaryanın öğretmeni, Sosyalist Ekim devriminin önderi V. İ. Lenin ocak ayında ölümsüzleşti. Alman proletaryasının önderlerinden Rosa Luxemburg ve Karl Liebnecht Alman faşizmi tarafından ocak ayında katledildiler.
TKP’nin kurucusu ve önderi Mustafa Suphi ve 15 yoldaşı, Maria Suphi Kemalistler tarafından ocak ayında katledildiler. Prolterya Partisinin ilk kadın üyesi Meral Yakar ve halk ordusu komutanı Ali Haydar Yıldız ocak ayında ölümsüzleştiler. Hrant Dink ocak ayında katledildi. Kaypakkaya yoldaş Ocak 1973 tarihinde Dersim’de yaralı olarak düşman tarafından esir alındı ve 18 Mayıs 1973 tarihinde katledildi.
Yine Proletarya Partisinin önemli kadro ve savaşçıları: Atilla Özkan, Mevlut Çınar, Haydar Doğan, Nilüfer Atav, Adem Asal, Polat İyit, Barbara Anna Kirstler, Erkan Fener, Zeki Peker, Ali Demirdağ, Ali Ekber Batasul, Ali İhsan Yalçın yoldaşları ocak ayında ölümsüzlüğe uğurladık.
Ölüm ve katliamla sınanmaya devam ettiğimiz bu mücadele de yüzlerce yoldaşımızı güneşe uğurladık. Süleyman Cihan, Kazım Çelik, Mehmet Demirdağ, Barbara Anna Kistler, Lorenzo Orsetti, Nubar Ozanyan, Grigoris Konstantopoulas, Sefagül Kesgin, Muharrem Yiğitsoy, Nergiz Gülmez, Halil ve Mehmet Ali Çakıroğlu, Yetiş Yalnız, Polat İyit, Güzel Şahin, Hayrettin Bakış, Hakan Karabulut, Seyit Külekçi, İsmail Bulut, Barış Aslan, İsmail Oral, Reha Şen, İbrahim Polat,Yurdal Yıldırım, Ayfer Celep, Nurgüzel Yaşar, Perihan Çolak, Cafer Kara, Hatice Dilek, Yıldız Çiçek ve burada ismini zikretmediğimiz nice yoldaşı ve adlarını kalbimize yazdık, yoldaşımızın anıları önünde bir kez saygıyla eğiliyoruz.
Ve yine faşist Hindistan ordusu tarafından katledilen HKP(M) in genel sekreteri Basaravaraj yoldaşı ve MK üyesi Paka Hanumanthu’yu, Filipinler Komünist Partisi kurucusu Jose Maria Sison yoldaşları da saygıyla anıyoruz.
Bu kavga da, yanı başımızda, siperlerde, çatışmalarda ölüm oruçlarında birlikte toprağa düştüğümüz devrimin ölümsüz kahramanlarını da unutmadık/unutmayacağız.
Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Ulaş Bardakçı, Kemal Pir, Mazlum Doğan, Baba Erdoğan, Cafer Cangöz, Sebahat Karataş, Fatih Öktülmüş, İrfan Çelik, Sinan Dersim, Sakine Cansız, Bayram Namaz, Teslim Demir, Hatice Dilekli, Garbis Altınoğlu ve Osmanlı devletinin 15 Haziran 1915 tarihinde idam ederek katletiği Mateos Sarkizyan (Paramaz) ve 19 yoldaşını da saygıyla anıyoruz.
Baskılar Artıyor
Ölümsüzlerimizi andığımız bu ayda Türkiye ve dünyada sömürü, baskı ve katmerli yaptırım mekanizması giderek tırmanmaktadır.
İktidardaki sömüren sınıfların temsilcisi konumundaki devletler, içine girdikleri kaotik sürecin tahribatını daha sancılı boyutlara tırmandırıyorlar. Emperyalist sistem girdiği bu çalkantılı durumdan çıkamadığı gibi daha saldırgan ve daha azgın bir yapıya bürünmüştür. Bunun sonucu yarı-sömürge ülkelerde uygulanan faşist saldırganlık emperyalist ülkelerde de yürürlüğe konmaktadır. Uluslararası finans kapitalin ekonomik, sosyal, siyasal sorunlar onları böylesi bir yönelime sokmuştur. Daha net bir deyişle Türkiye’de uygulanan faşizmin dozu tırmandırılırken; emperyalist ülkelerde de artık faşist yönetimler iş başına getirilmektedir. Kısacası hem yarı-sömürgelerde ülkelerde, hem de emperyalist ülkelerde baskı ve sömürü giderek yükselirken bu durum mücadeleyi de büyütmektedir.
Ayrıca uluslararası alanda emperyalist devletler arasındaki pazar ve hegemonya kavgası da keskin boyutlara tırmanmıştır. Öyleki tüm emperyalist devletler giderek fazla silahlanmaktadır. Dünyayı emperyalist savaşla tehdit ediyorlar. Bu nedenle komünist ve devrimci hareketler bu duruma karşı tavır almalı, anti-emperyalist mevzilerde güç birlikleri oluşturmalı, mücadeleye ivme kazandırmalıdır. Mevcut jeopolitik durum hem Türkiye’de hem dünyada bunu emretmektedir.
Barış Süreci ve Devletin Oyalamacı Tavrı
Bilindiği gibi 1 Ekim 2024 tarihinde Meclis açılışında Bahçeli’nin DEM Partili milletvekilleri ile tokalaşması ve ayak üstü görüşmesi; daha sonra MHP-AKP ile DEM Parti arasında resmi görüşmelere dönüştü. Bilindiği gibi bu süre içerisinde Abdullah Öcalan da devreye girdi.
Daha önce de TC ile PKK temsilcileri arasında 2009-2011 yılları arasında Norveç’in başkentinde gizli görüşmeler yapılmıştı. Ardından 2013-2015 yılları arasında devlet ile HDP aracılığıyla Abdullah Öcalan arasında açıktan görüşmelere gidilmişti. Bu görüşmelerden sonuç çıkmamıştı.
Günümüzde DEM Parti tarafından “Barış Süreci” olarak adlandırılan yeniden görüşmeler başlatılmıştır. Bu görüşmelerde birtakım kararlar alındı. Ancak alınan kararlar daha çok PKK ve DEM’e yüklenen kararlardı. DEM Parti tarafından “Barış Süreci”, AKP-MHP tarafından “Terörsüz Türkiye Süreci” olarak tanımlanan bu “süreç” boyunca devlet adım atmadı. Adeta Kürt hareketini oyalayan bir tavır takınıldı. Devlet sorunu ve dönemi kendi kontrolünde tuttu. Nitekim atılan adımlar bu doğrultuda seyretti.
Tüm bu gelişmeler Türkiye’nin, Rojava’nın ve Ortadoğu’nun içine girdiği mevcut durumdan kopuk ele alınamaz. Jeo-politik gelişmeler başta emperyalistler olmak üzere tüm devletleri ve güçleri Ortadoğu’nun ve ülkelerin yeniden dizayn edilmesine götürüyor. Türk hakim sınıfları da içte ve dışta kendi çıkarları ve emelleri için hareket ediyorlar. AKP ve MHP eliyle müesses nizam yeni düzenlemelere gitme ihtiyacını bunun için duyuyor.
PKK’nin silahları bırakması ve örgütü feshetmesi ile içte istikrarın sağlanması, Kürt sorununu kendi kontrolleri altına alınması hedeflenmektedir. Bu doğrultuda adımlar atan AKP-MHP kliği aynı zamanda, yanlarına çekmek istedikleri DEM üzerinden sonraki seçimlerde başarılı olmayı da tasarlamaktadır.
Nitekim içte nispeten kendi lehlerinde adımlar atan TC devleti, Rojava’da beklediği sonuca ulaşmaktan uzaktır. Rojava’da amaçlanan da YPG/PYD’nin feshedilmesi, Kürtlerin etkisiz kılınması ve yönetimin HTŞ lideri Ahmed eş-Şara (Colani) yönetimine terk edilmesidir. Böylece Kürtlerin Rojava’da da tasfiyesi amaçlanmaktadır. Rojava’da Kürt ulusunun yönetimde ve olası özerklik, federasyon yönetiminde yer alması sendromuna tutulan Türk hakim sınıfları bunu kabul etmemektedir.
Son dönemlerde bunu sıkça belirtmektedirler. TC Dışişleri bakanının açıktan “SDG/YPG’nin Türkiye için tehdit oluşturduğu”nu söyledi. Hakan Fidan devamında “YPG yönetim kadrolarının da zaman kazanma, zamana oynama politikasını da bırakması lazım. Bekledikleri karışıklık çıkmayacak. Çıksa bile onların istediği bir sonuç hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Kusura bakmayın, kimse enayi değil, biz enayi değiliz. Ama sizi tekrar buradan uyarıyorum, davet ediyoruz. Durduğunuz yer halihazırda yer değil, bunu değiştirin artık.” dedi.
Devlet Bahçeli ise “SDG/YPG’nin Suriye yönetimi ile 10 Mart 2025 tarihinde imzaladığı mutabakat zaptına riayet ve gereğini harfiyen yapması, aksi halde Ankara ile Şam’ın ortak iradesiyle askeri müdahalenin kaçınılmaz hale geleceği herkesçe bilinmelidir” diyerek tehdit etmiştir.
Görüldüğü gibi Rojava’ya ilişkin savurdukları tehditler furyası giderek artmıştır. Dolaysıyla Türkiye’deki meclis komisyonunun içinin boşluğu iyice açığa çıkmıştır.
Ancak Suriye yönetiminin oluşmasında tayin edici ABD devletidir. Hatta İsrail de Rojava’nın durumuyla TC ile çelişmektedir.
Nitekim Rojava’da Kürtlerin yaşadıkları topraklara ve Alevilerin yaşadıkları yerlere TC’nin kışkırtmasıyla HTŞ ve -TC devletinin oluşturduğu- SMO (Suriye Milli Ordusu) tarafından saldırılar yapılmıştır. Saldırılar Dışişleri Bakanı, Milli savunma Bakanı, MİT Başkanı Suriye’ye gittikten sonra yapılmıştır.
İçine girdiğimiz jeopolitik süreç dünya çapında gerçek sosyalizmin objektif koşullarını daha olgunlaştırmaktadır.
Sorun objektif duruma müdahale edecek öznel gücün öne çıkarılmasıdır. Sınıf bilinçli mücadelenin ve atmosferin hakim hale getirilmesiyle, belirleyici olan objektif koşullar öznel koşulları eninde sonunda daha öne çıkaracaktır! Bundan kuşku duyulmamalıdır.
Kuyu Tipi Hapishaneler
Devletin baskısı her alanda artırılmakta, giderek katmerli boyutlara tırmandırılmaktadır. Sistemin giderek çürümesi ve üzerinde yükseldiği temellerin girdiği çöküş furyasının ivme kazanması, egemen sınıfları ve devlet aygıtlarını daha saldırgan kılmaktadır. Bunun sonucu baskı ve zulmün giderek tırmandırıldığı alanlardan biri de hapishanelerdir. Devlet var olduğundan beri hapishaneler de varolmuştur. Devlet en güçlü olduğu alanda tutsaklar üzerindeki baskı ve yaptırım mekanizmasını sürekli kılmıştır. Özellikle politik tutsakların olduğu cezaevlerinde baskı ve saldırılar daha öne çıkarılmış, daha tırmandırılmıştır.
Nitekim son dönemlerde zorla uygulamaya konan F tipleri ile hücre sistemine geçilmişti. Uygulamaya konan hücre sistemi ile tutsakları yıldırma ve her türden yaptırımlar ile sadece bedenen değil, aynı zamanda psikolojik olarak da zayıflatılmaları hedeflendi. Fiziki ve psikolojik baskılarla tutsakların devrimci inançtan arındırılması amaçlandı. Ama devrimci tutsaklar direniş geleneğini devamlı göstermişlerdir. Baskı, zulüm, mahrumiyet ve her türden faşizmin yaptırımlarına karşın, secde edilmemiş, direniş geleneği devamlı kılınmıştır. Türkiye cezaevlerinin direniş bakımdan olumlu bir geçmişi vardır.
F tipleriyle tutsaklar izolasyona, insansızlaştırmaya, yalnızlaştırmaya, tecrite tabi tutuldu. Yakınlarıyla görüşmelerine sınırlamalar getirildi. Ayrıca gazete, yayın, kitap, televizyon, müzik gibi haklarda kısıtlamalara gidildi. Bunlar yetmiyormuş gibi zulüm, baskı, tahakküm ve tüm imkanlardan men edilmelerle işlerlik devam ettirildi. Elbetteki bunlara karşı mücadeleler ve direnişler gösterilmiştir.
F tipleri ile uzun bir dönem hücre sistemini uygulayan devlet son dönemlerde S ve Y tipi denilen kuyu tipi hapishanelere geçiyor. Kuyu tipi hapishaneler toplumdan mümkün mertebe saklı tutuldu. Tutsakların güneşten, ışından, havadan men edilmesi hedefleniyor. Böylece devrimci tutsaklar F tiplerinde zaten iyice sınırlandırılan doğal olanaklardan kuyu tipi hapishaneleriyle tümden arındırılmak isteniyor.
Bu cezaevleri burjuva normlarına göre bile insan haklarına aykırı, insana saldırı ve işkence uygulamasının ta kendisidir. Nitekim bu uygulamalar İstanbul Barosu ve hukukçular tarafından insan onuruna açık saldırı ve işkence yasağının ihlali olarak değerlendiriliyor.
Tutsaklar üzerinde uygulanan izolasyon ve tecrite karşı “Kuyu Tipi Hapishaneler Kapatılsın” inisiyatif oluşturuldu. Bu inisiyatifin yürüteceği kampanyalar önemlidir. Tüm gücümüzle bu kampanyalar içinde olmalı, devrimci tutsaklara sahip çıkmalıyız.
Dünyada Durum ve Emperyalistlerin Savaş Hazırlıkları
Uluslararası alanda en önemli gelişmelerden biri emperyalistler arasında büyüyen pazar ve hegemonya kavgasıdır.
Emperyalist haydutlar arası bu kavganın başını ABD ve İngiliz emperyalizmi çekmektedir. Emperyalistler bir taraftan savaş naraları atarken, diğer taraftan savaş hazırlıklarına hız vermektedirler. Ekonomilerini savaş ve silahlanmaya bağlı hale getirmişlerdir.
ABD’nin geçen yüzyılda sağladığı hakimiyeti Çin karşısında giderek zayıflamaktadır. Çin ise giderek dünya pazarlarına girmekte ekonomik ve mali olarak etkinlik sağlamaktadır. Buna rağmen ABD hala dünya çapında askeri ve siyasi bakımdan en güçlü konumdadır. Çin’e ve Rusya’ya kıyasla dünyanın birçok yerinde askeri üsleri vardır. Buna karşın Çin de ekonomik ve mali olarak dünya pazarlarına en hızlı giren ve kendine bağımlı kılan konumdadır. Görüldüğü gibi emperyalistler varolan avantajları ve dezavantajları birbirlerine karşı kullanmaktadır.
ABD bir dönemler iyice etkin olduğu pazarları yeniden dizayn etmek istemektedir. Nitekim 3 Ocak 2026 tarihinde Venezuela Devlet Başkanı Madura’yı kaçırarak, bu ülke petrollerine çökmesi, Kuba’yı, Grönland adası ve Panama kalanını almakla tehdit emesi ABD’nin yeniden tek güç hamlesi olarak okunmalıdır. ABD, jandarması İsrail ile Ortadoğu’da tekrar etkinlik kurdu, Rusya, İran, Çin’e karşı bu bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden sağlamlaştırdı. Ardından Latin Amerika’yı da yeniden -eskiden olduğu gibi- salt ve mutlak kendi nüfuzu ve hakimiyeti altına almak istemektedir.
Bunun için Monroe Doktrini planını pratiğe uyarlamak istemektedir. Nitekim bu doğrultuda Amerika kıtasına yönelmiştir. Çin’in ve Rusya’nın bölge ülkeleriyle bağlarını koparmayı hedeflemektedir. Arjantin, Şili, Bolivya gibi ülkelerde seçimlerle kendine bağlı hükümetleri işbaşına getirmiş; Meksika, Brezilya, Kolombiya, Venezuella gibi devletleri tehdit etmektedir.
ABD’nin asıl hedefi Çin’dir. Ortadoğu ve Latin Amerika’yı sağlama aldıktan sonra Çin’i ve bulunduğu Pasifik Okyanusu’na yönelmeyi planlamaktadır. Kaldı ki, önceden ABD bu bölgede hava, kara, deniz üsleri ve AUKUS (Avustralya, İngiltere, Amerika Güvenlik Paktı) ve QUAD (ABD, Japonya, Hindistan, Avustralya) paktları oluşturmuştur.
Ancak Çin’in ekonomik üstünlüğüyle beraber, deniz etkinliğine paralel, askeri olarak da Pasifik’te etkinliğini geliştirmesi sonucu, ABD ağırlığı şimdilik bölgeden çektiğini açıklamıştır. ABD, Çin’in müttefiki Rusya’yı Çin’den koparıp safına çekmeyi planlamaktadır. Ancak Rusya’nın Çin ile ekonomik, mali, askeri alanda geçmişten günümüze kurduğu ilişkiler vardır.
Çin’in ekonomi ve ticari alanda 2013’te başlattığı Kuşak Ve Yol Projesi ABD’yi en çok rahatsız eden projedir. Bu proje, altyapı ve ticari alanda Çin’den, Asya, Avrupa hatta Afrika’yı birbirine bağlayan bir projedir.
Ayrıca modern teknolojiye dayalı üretimin belkemiğini oluşturan nadir toprak elementlerinin yüzde 70’ni barındıran ve rafine etme (kullanıma uygun hale getirme) ve ayrıştırma ve yürürlüğe koyma kapasitesiyle yüzde 90’nını elinde tutan yapısıyla, diğer emperyalistlere karşı jeopolitik üstünlüğü vardır. Zaten ABD emperyalizmi Çin’in ekonomik, ticari, mali üstünlüğüne karşı askeri saldırganlığa bu nedenle başvurmaktadır. Savaş unsurunu bu nedenle öne çıkartmaktadır.
Avrupa emperyalistleri mevcut durumda en geri konumda olan emperyalistlerdir. Kapitalizmin ortaya çıktığı Avrupa kıtası, kapitalistler ve emperyalistler arası pazar ve dalaş kavgasında epeyi geride kalmıştır.
Bu mevcut durum emperyalistler arası çelişkiler derinleşmiş ve yeniden paylaşım kavgası nın ayak sesleri iyice duyulur olmuştur.
Emperyalistler arası paylaşım savaş tehdidine karşı her yerde anti-emperyalist güçlerin yer aldıkları güç birlikleri ve ittifaklar daha geliştirilmelidir. Bu mevzide örgütlenme daha ileriye taşınmalıdır. Mevcut durum komünistlere, devrimcilere, demokrat güçlere böyle bir misyon emretmektedir.
Ölümsüzlerimizi Anıyoruz
Devrim ve komünizm mücadelesinde yitirdiklerimizi, ölümsüzlerimizi dünyada ve coğrafyamızda bahsettiğimiz gelişmelerin yaşandığı bir süreçte anıyoruz.
Ölümsüzlerimiz devrim ve komünizm mücadelesinin sınıf mücadelesinin anda kendilerine yüklediği tarihi misyonu kuşanarak atıldılar kavgaya.
Onlar, işçi sınıfı ve emekçilerin eşit, özgür ve bağımsız bir dünya mücadelesinde günü anı okuyarak doğru tahlil ederek ve elbette bunu değiştirmek üzere harekete geçerek bu uğurda toprağa düştüler.
Onların mirasını devralmak bayrağını yükseltmenin yolu da buradan geçmektedir!



