
İran’da Aralık ayının son haftasında esnafın kepenk kapatmasıyla başlayan gösteriler, üniversite öğrencilerini, kadınları ve yoksul işçilerle köylüleri de kapsayan bir isyana dönüştü. İran Devlet Televizyonu’nun 3.117 kişinin öldüğünü açıkladığı bu gösterilerde 300 civarı ibadethaneyle yüzlerce araç yakıldı. Bütün eyaletlere yayılan gösterilere ABD Başkanı D.Trump’ın müdahale edeceğini ilan etmesiyle isyan, küresel bir ilgi odağına dönüştü. Molla rejimi, Jina Mahsa Amini’nin öldürülmesi sonrası başlayan ve yaklaşık bir yıl süren gösterilerde de büyük sarsıntılar geçirmiş; ancak yine de ayakta kalmayı başarmıştı. Bu seferki isyanda -araya D.Trump’ın da girmesiyle- Molla rejiminin yıkılacağı beklentisi yüksekti. Ancak TC devleti başta olmak üzere, Molla rejiminin baş düşmanı olan Körfez’deki Arap devletleri bile İran’a bir dış müdahaleye karşı çıktı. Birçok devletin de araya girmesi sonucu D.Trump, saldırıdan vazgeçtiğine dair ifadelerde bulundu. D.Trump’ın müdahaleden vazgeçmesi sonrası ise gösterilerin azaldığı söylenebilir. Molla rejimi bu gösterilerle bir kez daha sarsıldıysa da yıkılmadı.
Bu kadar güçlü bir muhalefetin varlığına rağmen Molla rejimi neden yıkılmıyor? Bu seferki isyan da öncekinden daha şiddetli ve büyük olduğu halde rejimin yıkılması için yeterli olamadı. Her ne kadar İran’da güçlü, köklü ve çok çeşitli kesimlere dayalı bir muhalefetin varlığı kendini yeniden gösterdiyse de Molla rejimi kendini korumayı bir kez daha başardı.
Rejim, dinsel kimliğe dayalı bir devlet kurduysa da Ortadoğu’nun en köklü/kadim devleti olmanın avantajını, deneyimini ve kurumsallaşmasını esas almaktadır. Devlet geleneğinin gücünü koruyan Molla rejimi, devleti idare etme konusunda -dinsel kimliği ve dinsel hakikat rejiminin ana ekseni sayılan evreni aşkın bir yaratıcıdan ziyade- reel politik dengeleri gözeten; ancak tinsel/dinsel bağları, aidiyetlikleri vs. daima devlet ve rejim eksenli sürekli biçimlendirip yeniden üreten bir yönetim anlayışına sahiptir. Dinsel kimliğin “yapıştırıcı” (E.Durkheim) niteliğini ustaca kullanan Molla rejimi, varoluşsal sorunların tümünün bağlandığı sonsuzluk, zaman, doğa, ölüm, hayat vb. öte dünyanın (sonsuzlukla özdeş kılınan bir öte dünya tasavvurunun) mutlak/sonsuz bir güce tabi kılarak anlamlandırıp kurumsallaştırırken; bu mutlak/sonsuz varlığın asıl temsilcisi sıfatıyla dünyevi otorite de baş aktör olabiliyor. Sınıfsal ve politik ilişkilerin dinsel kimliğe eklemlenebildiği bir rejimi esas alan Mollalar; askeri, politik, ekonomik, sosyal ve tinsel güçleri devletle rejim eksenli iç içe geçirip devlet odaklı temerküz edebiliyorlar ve yeniden üretebiliyorlar. Toplumsal güçlerin temerküzünü sağlamak, bir iktidar odağı olarak Molla rejiminin temellerini sürekli güçlendirmesini mümkün kılıyor. Bu rejimin en güçlü taraflarından birisinin bu temel olduğu söylenebilir. Dinsel kimliği esas alan rejim, sınıfsal kimliğin/kurumsallaşmaların, toplumsal güçleri en fazla, etkili, hızlı temerküz edebilen niteliğini, dinsel kimliğe eklemlerken; dinsel kimliğin toplumun birliği, bütünlüğü, bekası ve kökenini temsil edebilen niteliğini de, sınıf çatışmalarını kozmik/ilahi düzenin dolaysız parçası olarak yansıtmak, doğallaştırmak, içselleştirmek ve bu dolayımla nesnel/toplumsal gerçekliğin zihinlerdeki anlamlandırılmış hali olan hakikatleri örmekte kullanabiliyor. Hakikat paradigmalarını biçimlendirebilen rejim, üzerini örtemediği yoksulluk ile sınıf çatışmasını, dini bakış açısıyla örülen hakikate bağlayabiliyor. Hakikatler; nesnel, toplumsal, sınıfsal, cinsel vb. eksenli gerçekliklerin zihinlerdeki anlamlandırılmış hali olarak biçimlendiğinden dolayı, zihin dışı gerçekliğin algısı ve anlamlandırılışı/görülmesi, bu hakikat eksenli örülen düşün tarzlarıyla biçim almakta ve böylece yaşam tarzları, ilişki ağları, kimlikler, statüler, semboller, örüntüler vs. bu dolayımla yapılaşarak dinsel kimliğe eklemlenebilmektedir. Böylece yoksulluğun sebebi, sınıfsal sömürü/çatışmalara değil; dış düşman/mihrak sayılan ABD, İsrail gibi devletlere atfedilebiliyor. Molla rejiminin anti-ABD ve anti-İsrail eksenli propagandasını 1979’dan beri diri tutup bu doğrultuda kendi tabanını konsolide etmesini bu çerçevede değerlendirebiliriz. Rejimin temellerini sürekli sağlamlaştırmasını sağlayan bu hakikat örgüsü başka yollar, mekanizmalar, kurumlar, semboller, söylemlerle de tahkim ediliyor.
Farklı yöne giden yumruklar birleşip rejime güçlü bir darbe indiremedi
İran veya Ortadoğu’nun pek çok bölgesinde Avrupa tarzı kapitalist üretim, ağır sanayi veya sınıf çatışması olmadığından, bu bölgelerde kapitalizmin nüfuz edişi ve ürettiği ilişkiler, Avrupa’dan farklı olabilmektedir. Başta toprak ile petrol, maden, su gibi kaynakların egemenliği/mülkiyeti üzerindeki çatışmalar, sadece sınıfsal değil; aşiret/kabile, aile, tarikat biçimli sosyal-politik gruplar ekseninde de biçim almaktadır. Bu durum hayatta kalma ve güçlenme stratejilerinin merkezine sosyal bağların yerleşmesini ve bu sosyal bağlarla kurumların, ekonomik-politik-askeri güçlerin temerküzünde ve yeniden üretiminde başat işleve sahip olmasını sağlayabilmektedir. İktidarı devlete indirgeyen yaklaşımları/darlığı bir kenara bırakabilirsek, cinsel, etnik, dinsel, kuşaksal, mesleki tabakalaşmalara dayalı gerilimlerle kimlikler dolayımıyla sınıfsal gerilimlerle birlikte biçim alan güç ilişkilerinin/savaşlarının yani iktidarın, bütün öznellikler, sosyal dokular, kurumlar, yapılar, alanlar ve toplumsal olgularda nüfuz edebildiğini görmek mümkün olur. Bu çerçevede kaynaklar üzerindeki güç savaşlarının, sınıf savaşlarını da kapsayacak biçimde yapılaştığını ve hegemon/emperyalist devletlerin yerel/bölgesel politik dengelere müdahale tarzlarıyla yerel güç savaşlarını, küresel güç/sınıf savaşlarına eklemleyebildiğini görebiliriz. Bu açıdan İran’daki yoksulluğu, sadece sınıf çatışmaları ekseninde değerlendiremeyiz. Bu sınıf çatışmasının sosyal kökenini de oluşturan toplumsal cinsiyet ilişkileri ve ataerkil iktidara içkin olduğu gibi; dinsel ve etnik kimlikler, toplumun birliği/bütünlüğü/bekası, aidiyetliği, hayatta kalma stratejileri, güçlenme stratejileri, statüler, kimlikler, kurumsallaşma, ilişki ağları, sosyal-duygusal bağlar, örüntü vb. temsil eder veya yapılaştırır. Molla rejimi, özellikle dinsel kimliğe eklemlediği cinsel, sınıfsal, etnik, mesleki kimliklerle ördüğü hakikatler ve düşün, anlam, yaşam tarzları dolayımıyla devlet ile rejimin bekasının, toplumun/halkların bekası olarak içselleştirilmesini görece sağlayabildiği için büyük isyanlarda dahi, temellerini ve tabanını koruyabilmiştir.
Molla rejimi, devlet kurumsallaşmasının, hakikat paradigmasının siyasal, ekonomik, sosyal alanların kılcal damarlarına nüfuz edecek biçimde yapılaşmasını sağlarken, bu hakikatin yeniden üretimini de çok yönlü gerçekleştirmektedir. Devletin başı sayılan Ayetullah, Şii-İmamiye mezhebinde en üst/yüce dini lider olmanın yanısıra, politik lider ve yaratıcının (yani toplumun, hayatın ana kaynağı sayılan evreni aşkın yaratıcısının) baş temsilcisidir; onun adına konuşma ve eyleme hakkına sahiptir. Din ve siyasetin iç içe geçirilip teokratik bir rejim ekseninde fakihlerin/seçkinlerin egemenliğine tabi kılınması, devletin tüm toplumsal dokulara bu dolayımla nüfuz edip aidiyetlik oluşturmasını ve meşruiyet kazanmasını sağlayabiliyor. Şii-İmamiye mezhebinde her aile/birey, bir Mollaya tabi olup, tüm Mollalar bir Ayetullah’a tabi olmak zorundadır. Bu dini zorunluluk -tıpkı Yahudiler, Katolikler, Brahmanistler vs. gibi- sosyal, ekonomik, politik, askeri ve tinsel/dinsel alanların sürekli ve güçlü şekilde iç içe biçimlenip birbirini beslemesini sağlar ve dış müdahaleler, işgaller, sömürgecilik, asimilasyon vb. dayatmalarında bile güçlü bir kalkan sağlayabilir. Ortadoğu’nun en güçlü direniş örgütlerinin bu alanları iç içe geçirebilen örgütler olması tesadüf değildir. Bu kalkanı sürekli güçlendiren Molla rejimi, polis ve ordu kurumsallaşmasını bu eksende yapılaştırıp tüm toplumsal güçlerle kimliklerin devlete tabi olmasını hedeflemektedir. Düzenli ordunun yanısıra devrim muhafızları ordusu ve polis gücü, bütün önemli geçim kaynaklarını (toprak, petrol, maden, su, fabrika, bina, yol, ulaşım ağları vs.) kontrol ederek sosyal yeniden üretimin, ekonomik, politik, askeri yeniden üretimle iç içe olmasını ve bu dolayımla dinsel kimliğin sürekli diri/güçlü kalmasını sağlayabiliyor. Özellikle Besiç milislerinin, küçük üretimle büyük üretimi ve yoksullarla devlet arasındaki bağlantıları sağlayan ana kurumlardan birisi olarak, yoksulları, emekçileri, köylüleri ekonomik olarak devlete bağımlı ve bağlı kılan muslukların kontrolüyle büyük bir ekonomik gücü sosyal, politik, askeri güce ve bunların bileşimiyle dinsel/tinsel güce dönüştürdüğü söylenebilir.
Bu çerçevede son isyanın milyonlarca göstericiyi kapsamasına rağmen, Molla rejiminin temellerini yıkamadığı söylenebilir. Molla rejiminin temellerinin sağlamlığının yanısıra göstericilerin zayıf yanlarını giderememesi de son sarsıntının yıkıma dönüşmesini engellemiştir.
Mahsa Amini protestolarında olduğu gibi son gösterilerde de merkezi/birleşik bir güç olmadığı anlaşılıyor. Haliyle birbirinden farklı yöne giden yumruklar birleşip temele, rejime güçlü darbeler indiremedi. Her biri oldukça güçlü sayılabilecek kesimlerin, bazen birbirine düşmanca yaklaşması muhalefeti ve direnişi zayıflatıyor. Son yüzyılda daima İran’ın politik arenalarında yer alan esnaf (küçük üretici ve küçük tüccar) en yoksullar ile en zenginler arasındaki ana halkalardan birisi olduğu gibi meta üretimi ve dolaşımındaki ana halkalardan birisi olarak sosyal, ekonomik, siyasal, tinsel/dinsel güçleri ve dengeleri biçimlendirebiliyor. 20. yüzyılın bütün isyanlarında ve büyük değişimlerinde esnafın ön saflarda olmasını bu niteliğine bağlayabiliriz. Büyük bir kısmı dinsel kimliğiyle devlete, Molla rejimine ve Ayetullah’a bağlı olan bu kesimin giderek yoksullaşması devletle bağlarını zayıflatsa da öteki muhaliflerle birleşerek zayıflığını giderme yöntemini seçmede güdük kaldığı ve bu parçalanmışlığın muhalefeti zayıf kıldığı söylenebilir.
Gösteri ve isyanlarda kadınlar, ön saflarda ve kalabalıktı
Üniversite öğrencileri büyük ve dinamik bir güç iken, ayrıca entelektüel kesimlerden birisini oluşturuyor. Ancak çoğunluğu liberalizmden etkilendiğinden ABD emperyalizminden (D.Trump’tan) medet umacak kadar politik körlüğe sahip olabilen bu kesim, dini kesimlerle veya farklı politik eğilimleri olan Kürtler, Beluciler vb. etnik kimliğe dayalı biçim alan muhaliflerle ortak hareket etme becerisi gösterememiştir. Dini eğilimleri güçlü olan esnafla da birleşme becerisi gösteremeyen bu kesim, güçlü bir parlamayı takip eden hızlı sönme şeklindeki çıkışı Molla rejiminin temellerini yıkmaya yetmiyor.
Üniversite öğrencileri dışında da 20. yüzyılın başlarından beri güçlü bir ana kökü bulunan ve batıcı yaşam tarzını benimseyen liberal bir kesimin bulunduğu söylenebilir. Ancak bu liberaller de ABD, AB emperyalistlerine bel bağlayabilmekte ve diğer direnişçilerle/muhaliflerle ortak bir çatı altında hareket etmekten geri durmaktadırlar. Böylece dinsel kimliğin gücünü aşabilecek program ve ileri görüşlülükten kopuk şekilde liberal taleplerle teokratik rejimin yıkılabileceğini zannetmeye devam ediyorlar. Liberal taleplerin bazısı çeşitli kesimlerde yankısını bulsa da bu taleplerin büyük bir toplumsal değişim yaratması için ekonomik, sosyal ve tinsel değişimlere yönelik taleplerle birleştirilmesi gerektiği bu kesimlerce görülemiyor. Ayrıca bu kesimlerin, diğer muhalif kesimler gibi devletin kurumlarında -özellikle ordularda- etkin direniş odakları kurarak devletin bu açıdan da zayıflatılmasının önemini kavradıkları söylenemez. Liberal özgürlüklerin zayıflığı, Molla rejiminin bir zayıflığı olarak değerlendirilebilse de, bu zayıflığın dinsel kimliğin/hakikatin birleştirici gücü dolayısıyla görece giderildiği söylenebilir. Molla rejimi dinsel aidiyetliğinin ve etkisinin içerisine sokamadığı Kürt, Beluci gibi kesimlerin liberal, milliyetçi, etnik eksenli taleplerini bile ümmetçilik ekseninde devlete tabi kılma çabasında olduğundan, farklı dini ve etnik kesimlerin kimlik/özgürlük talepleri de bu atmosferde güdük kalmaktadır.
Yoksullar çeşitli dini ve etnik kimliklerle parçalanmış olduğundan ve birçoğunun geçimi devlete bağımlı olduğundan, kendi aralarında da birlik oluşturamıyorlar. Yoksul işçiler gibi yoksul köylülerin çoğunluğu devlete veya devlete bağımlı/bağlı aşiretlerle tarikatlara tabi şekilde geçim stratejilerini biçimlendirdiğinden kendi içlerinde birlik oluşturmakta zorlanıyorlar. İşçi sınıfı ve işçi örgütlenmesinin zayıflığı, dinsel kimliğin daha etkili olmasını sağlayarak devlete ve Molla rejimine tabiiyetin zeminini genişletebiliyor.
İran’ın sosyalistleri, İran’a özgü sınıf örgütleri kurmayı başaramadığı gibi dinsel kimliğin politik gücüne / etkinliğine karşı kutupçu yaklaşımları esas alarak zayıflamışlardır. TUDEH gibi Ayetullah ve Molla rejimine eklemlenen bir sol kesim ya da dinsel kimliğe (dine) karşı kutuptan savaş açan Ortodoks bir sol kesim, geniş tabana rağmen büyük bir politik güç olamadı. 1979’dan önceki gücünü de geri kazanamadı.
Kadınların en güçlü olduğu Ortadoğu ülkelerinden birisi olan İran’da, kadınların yüksek öğretim yoluyla sosyal, ekonomik, politik güç ve prestij edinmesi yaygındır. Molla rejimi tarafından eve hapsedilmek istenen kadınlar, merkezi ve aktif bir direnişi güçlü ve istikrarlı şekilde gerçekleştiremediyse de etkileşimsel ve pasif bir direniş hattında ilerleyerek yüksek öğretime yoğunlaştılar; baş örtüsünü yüzeysel bağlayarak (kafanın üstüne atarak) rejime mesafelerini korudular ve ev içerisinde (özel alanda) kendi yaşam tarzlarını sürdürdüler. Azımsanmayacak sayıda kadının ev içerisinde kendi yaşam tarzını korurken, doktorluk, öğretmenlik vb. birçok mesleğe yoğunlaşarak ekonomik gücü, sosyal ve politik güç inşasında temel olarak kullanabildiler. Entelektüel birikimlerini-güçlerini ise politik arenalarda etkili olabilmek için görece kullanabilmişlerdir. Bu dolayımla neredeyse bütün büyük gösteri ve isyanlarda kadınlar, ön saflarda ve kalabalık şekilde bulunmuştur. Bu açıdan kadınlar 1979’dan beri en güçlü potansiyel direnişçiler arasında yer almıştır. Ancak kadınlar da hem kendi içlerinde (sınıfsal, dinsel, etnik ayrışmalar nedeniyle) hem de öteki muhaliflerle birleşik bir mücadele-örgütlenme oluşturamadığından direnişleri zayıf kalmıştır.
İran’daki son gösteriler, güçlü bir muhalefetin varlığını yeniden hatırlattı ve Molla rejiminin güçlü yanlarını olduğu kadar güçsüz yanlarını da yeniden gösterdi. Direnişçilerin -Ortadoğu’da yaygın olan- merkezi ve birleşik bir güç oluşturamama sorunları, potansiyel gücün kinetik güce dönüşmesini engelleyebiliyor. Yanısıra Filistin Direnişi’nde olduğu gibi dış küresel/bölgesel desteğin muhalefete, direnişe nasıl cansuyu olabildiği, dengeleri değiştirebildiği ve güç vererek devletlere geri adım attırabildiği gerçekliği İranlı muhaliflerce yeterince gözetilmedi. Dünya ve bölge halklarını Molla rejimine karşı dayanışmaya çağırmak, günümüz açısından devletlere geri adım attırmada en etkili politikalardan birisi olarak görünmektedir. Her direnişin bölgesel ve küresel destekle birleştirilmesinin günümüz açısından büyük önem taşıdığı ve bu birliğin bölgesel-küresel örgütlenmelerle merkezi, güçlü, istikrarlı bir biçime dönüştürülmesi gerektiği söylenebilir. Gazze’nin tamamen yok olmasını engelleyen küresel desteğin hegemon devletlere nasıl geri adım attırdığı hatırlanırsa, İran’daki muhaliflerin de bu küresel desteği sağlama görevinin bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Elbette bu görev sadece İranlılara ait değildir!



