
Emperyalist bloklar arası hegemonya didişmesi, yeni savaşları ciddi anlamda tetiklemektedir. Pazar alanlarına yönelik yeni hâkimiyet ve alan açma hamleleri, bölgesel çatışmalarla şimdilik rölantide tutulmaya çalışılmaktadır. Yanısıra, yeni çatışmalar, yeni ittifaklar ve görülmedik oranda silahlanma eşliğinde savaşa yatırımlar tüm hızıyla devam etmektedir. Dünya devletlerinin silah ve savaş sektörüne ayırdıkları bütçenin devasa boyutlara ulaşması, tesadüfî bir süreci ifade etmemektedir. Kapitalist/emperyalist dünya gericiliği, hiç olmadığı kadar kokuşmuş ve çürümüştür. Bu kokuşmuşluğu, yeni pazar alanları üzerinden savaş çığırtkanlığı ile aşmanın stratejisine sarıldıklarını görüyoruz. Sermayenin önündeki her türlü engelin aşılması adına sosyal, ekonomik ve askerî saldırganlık gibi her yolun mubah sayıldığı bir düzeni inşa etmeyi ve bunu topluma kabullendirmeyi dayatmaktadırlar. Yerküremiz, iki büyük emperyalist paylaşım savaşının ağır sonuçlarına şahitlik etti. Üçüncü bir paylaşım savaşı, tüm tehlikesiyle kapıdadır. Bu tehlikenin en önemli ayaklarından biri de emperyalizmin savaş örgütünden ABD’nin savaş aparatına dönen NATO’dur.
NATO’nun ortaya çıkış niteliği ve geldiği nokta
İkinci Emperyalist Savaş’ın hemen ardından, galip devletler (özellikle ABD) Soğuk Savaş döneminde dünya üzerindeki pazar hâkimiyetini perçinlemek adına ekonomik ve askerî adımlar attılar. Doların dünya piyasalarında egemen hale getirilmesine yönelik stratejik hamlesinin yanısıra IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar, sadece borç para dağıtmakla kalmayıp aynı zamanda devletlerin ekonomik bağımsızlık iradesini denetim altına alan birer mekanizma olarak ortaya çıktılar. Bu “destek” ve “yardım”, bağımlılık ilişkisini de içeriyordu. Buna paralel askerî ayağı olarak da aynı döneme denk gelen adım atıldı. 4 Nisan 1949’da ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, İtalya, Portekiz, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Danimarka, Norveç ve İzlanda olmak üzere on iki ülkenin katılımıyla NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) kurulmuş oldu. Esasen 17 Mart 1948’de imzalanan ve Sovyet tehdidine karşı öncü niteliğindeki Brüksel Antlaşması, NATO’nun temelini oluşturmuştur. ABD’nin, Batı Bloku’nu birarada tutmak ve olası bir Sovyet saldırısına karşı Batı Avrupa ülkelerini korumak ve güvenliğini sağlamak amacıyla bu örgütü kurduğu yansıtılmıştı. NATO, bir güvenlik politikası olarak sunulmaya çalışılsa da, asıl gerçek hem Sovyetler’in özellikle Avrupa kıtası üzerindeki etki alanını daraltmak hem de Avrupa’yı askerî olarak ABD’ye bağlayan bir mekanizma olarak işlev göreceğidir. Bu mekanizma sadece askerî üs ve tatbikatlarla sınırlı değildi. Askerî personel yetiştirme, istihbarat ağları ve yeni dönem stratejik hamlelere tekabül eden bir yaklaşımı da içeriyordu. NATO’ya üye olmak, emperyalist savunma şemsiyesine sığınmaktan öte, ABD’nin stratejik askerî sürecine “itaat ve hizmet” olarak kabulü anlamına gelmektedir. Soğuk Savaş sonrası ya da Rus sosyal emperyalizminin çöküşünden sonra NATO’nun misyonu bitmedi, aksine genişleyerek devam etti. Varoluş koşulunu resmi olarak Sovyet tehdidi üzerine kuran NATO, bu gücün dağılmasının ardından yeni argümanlar üzerinden kendisini var etmenin koşullarını oluşturdu. Etnik, bölgesel çatışmalar, uluslararası terörizm, uyuşturucu ticareti, göç, kitle imha silahları, insan kaçakçılığı gibi yeni güvenlik ve tehdit senaryoları üzerinden örgütün varlığı meşrulaştırılmaya çalışıldı. Sadece meşruiyet değil, eski Doğu Bloku ülkelerini bünyesine dahil ederek genişleme konsepti uygulandı. Kısacası, “Yeni Dünya Düzeni” içerisinde ABD’nin hâkimiyeti, NATO üyesi ülkelere onaylatılmış oldu. 50. yıl kutlamaları ardından daha açık ve net bir şekilde belgelendi ki; teorik olarak bir “askerî savunma örgütü” olan NATO, açık bir şekilde ABD’nin savunma ve askerî gücü olarak kabul edildi üye devletlerce. Söylem düzeyinde dahi olsa “savunma gücü”nden çıkarılarak müdahale gücüne dönüştürüldü. Bu hakkı elinde bulundurmanın sonsuz kudretini kullanan ABD Başkanı D.Trump, ülkesinin Grönland’ı almaları halinde NATO’nun daha güçlü ve etkili olacağını öne sürecek kadar pervasızlaştı. Son olarak, NATO üyesi Avrupa ülkelerine 2027’ye kadar konvansiyonel savunma sorumluluğunu üstlenmeleri çağrısı yaparak Gayrisafi Yurt İçi Hasılanın (GSYH) yüzde beşinin savunma harcamasına ayrılmasını önerdi. Bunun yüzde üç buçuğunun askerî harcamaları kapsamasını istedi. Böylece, ABD etiketli NATO’nun askerî masraflarını da müttefik ülkelere yıkarak, özellikle Avrupa devletlerinin üzerine bırakmakta; bu yükün paylaşımını sağlamak istemektedir. Ukrayna savaşı ve gelişmeleri ile birlikte yakın dönemde “savaş kapıda” diyen Avrupa, bu konsept içinde silahlanmaya daha büyük bütçeler ayırarak yanıt vermeye çalışmaktadır.
Türkiye’nin NATO ilişkisi üzerine
Türkiye, NATO’nun sözde oluşum konseptinden bağımsız olmayan nedenleri öne sürerek örgüte üye oldu. SSCB’nin “tehditlerine” karşı güvenlik arayışı ve Kore Savaşı’na asker gönderme taahhüdüyle 18 Şubat 1952’de Yunanistan ile birlikte NATO’ya üye oldu. Kuruluşundan beri emperyalizmin yarı sömürgesi durumunda olan Türkiye, artık daha açık bir şekilde ekonomik, siyasi ve askerî olarak NATO dolayısıyla ABD’nin yarı sömürgesi haline geldi. Ekonomik borçlanma ve bağımlılık, Türkiye’yi ABD’nin rotasından çıkamaz hale getirdi. Yeni Dünya Düzeni’nin ana ekseninde dizayn edildi. Askerî olarak yeniden inşa edilmesinden, Millî İstihbarat Teşkilatı’nın oluşumuna kadar birçok ana konuda tartışmasız şekilde ABD yönetiminin hâkimiyeti söz konusu oldu. ABD eksenli onlarca NATO üssü kuruldu. İncirlik Hava Üssü, İzmir NATO Kara Komutanlığı, Batman Hava Üssü, Diyarbakır Füze Savunma ve Radar Komuta Merkezi, Diyarbakır Hava Üssü, İstanbul Deniz Güvenliği Merkezi, Kahramanmaraş SAMP, Konya Hava Üssü, Malatya Kürecik Radar Üssü, Mersin Taşucu Limanı gibi hava, deniz ve kara savunma alanlarında ABD öncülüğünde NATO’ya sunulan imkânlardan sadece bir kısmı bunlardı. Türk devleti de, NATO’nun ileri karakol rolünü üstlenmeyi bir meziyet olarak ele aldı ve uyguladı. Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da tartışmasız şekilde ABD’nin askerî ve politik yöneliminin ana aktörü olması tesadüfî değildir. Bu itaatkârlık, Kürt sorunu karşısında göreceli olanakları elde etmesinin zeminini hazırlamıştır. Kürt düşmanlığı üzerinden özellikle Suriye’deki Kürtleri ezme ve orada bir Kürt oluşumuna karşı takındığı tavır ile elindeki çetecileri kullanarak yaptığı katliam ve hukuksuzluklara göz yumulması, tamamen bu uşaklık senfonisinin sonucudur. ABD’nin ve İsrail’in bölgedeki siyasî ve askerî politikalarının hayata geçirilmesinde temel güç olma görevini eksiksiz yerine getirmesinin karşılığı olarak bu katliam ve terör seviciliğine izin verilmektedir.
NATO’nun gizli gölgesi; Gladio
İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından, Sovyetler, Doğu Avrupa’da önemli bir güç haline gelmişti. Almanya, Polonya, Bulgaristan bu etkinin en önemli parçalarını oluşturmuştu. Bu gelişme ve etkinlik, başta ABD ve NATO tarafından kabul edilmesi ve hazmedilmesi zor bir durumdu. Kurulmasındaki asıl amaç olan “dış tehdit” ile sınırlı kalmayan NATO, aynı zamanda müttefik ülkeler ve üyeleri içerisinde “iç tehdit” yani komünist tehlikeye karşı savunma geliştirdi. Bu savunmanın adı Gladio örgütlenmesi oldu. İtalya’daki adı Gladio, Fransa’da Plan Bleu, Almanya’da Schwert, Belçika’da SDRA8, Portekiz’de PIDE, Türkiye’de Kontrgerilla olarak birçok “faili meçhul” saldırının da ana adresi olduklarını biliyoruz. Cinayet, darbe ve her türlü anti-komünist faaliyeti organize eden gayri resmi faaliyetlerin altında Gladio örgütlenmesini görebiliyoruz. Bu bağlamda, NATO ve ABD güdümlü paramiliter güçler, mevcut devletlerin resmiyette üstlenmediği tüm karşı-devrimci işlerini yaptırdıkları bir güce dönüştürülmüştür. İşin esas yönü, bu devlet destekli güçlerin varlığı bilinmesine karşın devlet dışı oluşumlar olarak sunulması tamamen devleti aklama amacı taşımaktadır. “Derin devlet” gibi yalnızca devlet içerisine sızmış kontrolsüz güçler olarak lanse edilmesi, devleti aklama siyasetinin stratejik bir parçası olarak ele alınmıştır. Türkiye’de 12 Eylül darbesine giden sürecin yapı taşlarında bu örgütlenmenin kullanıldığını ve darbenin arkasında ABD’nin olduğunun onlarca belgeyle açıklandığına şahit olduk. Latin Amerika’daki kanlı infaz ve darbelerin neredeyse tamamı, CIA tarafından organize edilen bu güçlerce yapıldığı belgelenerek sunulmuştur. Uyuşturucu ticaretinden tutun da her türlü gayri resmi işin uygulanması, anti-komünist savunma altında yapılması kendilerine biçilen rolle ilgilidir.
’68 gençlik ve işçi hareketinin militan ruhuna ihtiyaç var
Kapitalist/emperyalist sistem her yönüyle çürümüştür. Son olarak Epstein dosyalarındaki akıl almaz, insanlık dışı uygulamalar bu sistemin pislik içinde koktuğunun en somut yansımasıdır. Böyle bir sistemin devamının garantörü NATO ve ABD’dir. Emperyalist güçler ve onların gerici destekçileridir. Bu anlamıyla yaşanacak yeni bir dünya için mücadelede ısrarcı olmak elzemdir. Anti-faşist, anti-emperyalist cephenin uluslararası dayanışma gücü önemlidir. İdeolojik ana yaklaşımlar elbet önemlidir. Ancak demokratik mücadele ekseninde ana tema, anti-emperyalist ve anti-faşist yaklaşım olmalıdır. Madem sermaye sınırları ortadan kaldırdı diyorlarsa, sermayeye karşı da sınırların olmayacağı dünya çapında daha güçlü anti-emperyalist birliklere olan ihtiyacı karşılayalım. ’68 hareketinin o muazzam militan ruhuna ihtiyaç vardır.



