
Beden ve ruh sağlığına zararları herkesçe bilinen uyuşturucuların politik arenada gündemin ortasında yer alması, sorunun sadece tıbbi boyutunu tartışmakla yetinilemeyeceğini gösteriyor. Uyuşturucu maddelerin insanın psikolojik dünyasını alt üst ederek sosyal bağlarını ve ekonomik etkinliklerini dumura uğratabildiği gibi milyarlarca dolarlık gelir sağlaması dolayısıyla ekonomik güç kaynağı işlevine sahip olduğu söylenebilir. Bu çerçevede, uyuşturucuların basit adli suçtan çok daha kapsamlı toplumsal sorunlar arasında yer aldığı ve son aylarda daha sık görüldüğü gibi politik hedeflere ulaşmak için de oldukça “faydalı” olabildiğini hesaba katmak gerekiyor. ABD Başkanı D.Trump’ın “Narko Terör devleti” ilan ettiği Venezuela’nın Devlet Başkanı N.Maduro’yu askeri bir baskınla kaçırıp hapsetmesi ve “yargılaması” odaklı politik hedefleri veya Türkiye’de ünlü bir takım isimlere yapılan uyuşturucu operasyonları altındaki politik hedefleri ortaya çıkarmak gerekiyor. Uyuşturucuyla mücadele adı altında işleyen küresel söylemleri ve mekanizmaları irdelediğimizde, aslında böylesi bir “mücadelenin”, sadece “sınırları aşanları” kapsadığı ve bu mücadele adı altında üretilen ekonomik gücün politik-askeri güce dönüştürülmesi (Nikaragua ve öteki Amerika ülkelerinde olduğu gibi), hegemonyanın derinleştirilmesi amacıyla türetilen kimliklerin önündeki engellerin kaldırılması, askeri diktatörlüklerin/darbelerin finanse edilmesi veya çevreleme politikalarında kullanılan örgütlerin fonlanmasında uyuşturucunun bir araç olarak kullanıldığı görülebilir. Dolayısıyla Venezuela veya Türkiye’de uyuşturucunun politik gündemin merkezinde olmasını -birbirinden bağımsızmış gibi görünse de- bunları politik dengeler/hedefler ve meşruiyet çerçevesinde değerlendirmemiz gerekiyor.
ABD Başkanı D.Trump, göreve geldiğinden beri saldırgan bir dış ve iç politika izliyor. Yeni ulusal stratejik belgesini yayınlayan D.Trump, Monroe doktrinini güncelleyerek asıl ağırlığını “arka bahçem” dediği Orta ve Güney Amerika’ya vermeye karar verdi. Bu çerçevede her iki Amerika kıtasındaki askeri gücünü artıracak olan D.Trump, ABD ordusunun ana kökü sayılan ve Ortadoğu’yla çevresine bakan Merkez Kuvvetler Komutanlığı ile Avrupa ve Afrika komutanlıklarının etkinliği ve niceliğini azaltma kararı aldı. Ayrıca AB ile ilişkilerini zayıflatma kararı alan D.Trump, pek çok devletler arası (“uluslar” arası) örgütten de çekilme kararı aldı. Rusya ile Çin karşısında son 20 yılda çok zayıflayan ve birçok nüfuz bölgesini kaybeden ABD, D.Trump dönemiyle bu durumu tersine çevirmek istiyor. Bu amaçla önce “evini ve arka bahçesini” tahkim etmeye yoğunlaşacağını ilan etti.
2000’li yılların başından itibaren Orta ve Güney Amerika’da seçimleri kazanıp hükümet kuran sol partiler (Venezuela, Meksika, Uruguay, Bolivya, Arjantin) ABD’den uzaklaştıkça AB, Rusya ve Çin’e yaklaştıklarından dolayı, ABD’nin buralardaki nüfuzu son 20-25 yılda çok zayıfladı. Ortadoğu, Güney Asya ve Güneydoğu Asya’da da büyük nüfuz kaybı yaşayan ABD, bu durumu tersine çevirme stratejisinin merkezine, saldırganlığı yerleştirmiş durumdadır. Bu açıdan Venezuela’nın devlet başkanını terörist, uyuşturucu baronu ilan etmekten çekinmeyen D.Trump, bu ülkenin petrol ve madenlerine el koymak istediğini artık açıkça ifade ediyor. Uyuşturucuyla mücadele adı altında devletler arası hukuku ve küresel konsensüsü paramparça eden D.Trump, kendi ülkesinin hukukunu bile hiçe sayıp, soruşturma ve kanıt olmadan -üstelik mevcut savaş hukukuna bile aykırı şekilde- Venezuela’dan çıkış yapan botlardaki insanları yargısız infazla katletti; Venezuela’nın petrol tankerlerine el koydu. En sonunda devlet başkanını kaçırarak küresel konsensüs ve devletler arası hukukun üzerine sifonu çekmiş oldu.
Uyuşturucuyla mücadele söyleminin altını da boşaltan D.Trump -ki bundan rahatsızlık duyduğu söylenemez- imparatorluk çağına geri dönüşün adımlarını hızla atmaktadır; ki “uluslar arası hukuka ihtiyacım yok” diyebilecek duruma gelmiştir.
Bu yaşananları üçüncü dünya savaşına hazırlık olarak değerlendirmek yanlış olmaz. “Evini ve arka bahçesini” tahkim etmek, petrol ve maden stoku yapmak, küresel konsensüsü bozarak devletler arası hukukun bağlayıcılığından ve sınırlayıcılığından sıyrılarak esnek hareket alanı yaratmak vb. uygulamalar, genelde, büyük bir savaş hazırlığına işarettir. Ancak bu olasılık öne çıksa bile “uyuşturucuyla mücadele” söyleminin, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan beri küresel, bölgesel ve yerel güç savaşlarında, politik dengelerde vb. çok yoğun şekilde kullanıldığı gerçekliğini değiştirmiyor. Dolayısıyla uyuşturucuyla mücadele söylemini tıpkı “terörle mücadele” söylemi gibi geniş, derin ve sınıfsal bir analize tabi tutarak gelişmeleri okumalıyız. Bu açıdan ABD’nin “uyuşturucuyla mücadele” adı altındaki faaliyetlerinin kısa bir geçmişine baktığımızda, bu söylemin altındaki politik hedefleri, sınıfsal niteliği ve meşrulaştırma çabasına eşlik eden manipülasyonu daha geniş ve derin çerçeveden görebiliriz.
ABD’de “uyuşturucuyla mücadele”nin İkinci Emperyalist Savaş sonrası devlet politikası haline geldiği söylenebilir. Bir taraftan reel sosyalizmin dünyaya yayılması sonrası, sosyalizme karşı mücadeleyi dış politikanın merkezine yerleştiren ABD, bu dış politikayı iç politik mücadeleye doğrudan uyarladığı gibi, devletin köklerini oluşturan “Avrupalı, Beyaz, Erkek, Protestan” kimliklerine dayalı tahkim politikasını esas almıştır. Kuruluş ilkeleri itibarıyla liberal demokrat görünen ABD’nin ırkçı, ataerkil, faşist köklere de sahip olması bir ironi/tutarsızlık değildi; liberal demokrasiler -Avrupa’da sıkça görüldüğü gibi- daima faşist, anti-demokratik köklerle yan yana var olabilmiş ve birbirine kolayca dönüşebilmiştir. ABD’de de bu burjuva nitelik esas olmuş ve farklı iktidar odakları arasındaki yenişememe dolayısıyla biçim alan liberal demokrat konsensüs “Avrupalı, beyaz, erkek, protestan” niteliklerini 1970’lere kadar güçlü şekilde korumuştu. 1960’larla birlikte Avrupalı olmayan, “beyaz” olmayan, “erkek” olmayan ve Protestan olmayanlar çok büyük mücadelelerle büyük güçler elde ederek yasaları, yaşam tarzlarını, kimlikleri ve politik dengeleri değiştirmeye başlamıştı. ABD’nin “uyuşturucuyla mücadele”yi daha merkezi ve yoğun düzlemde öne çıkartması bu döneme denk gelir ve esasta iç muhalefeti bastırmanın bir aracı olarak biçimlendiği söylenebilir.
“Terörle mücadele” adı altındaki ikiyüzlülük ve tutarsızlıklar “uyuşturucuyla mücadele” altında da tam gaz sürmüştür. Nasıl ki her devletin kendi “özgürlük savaşçısı” ve “teröristi” oluyorsa; uyuşturucu mafyası da ülkeden ülkeye, devletten devlete farklı isim, statü ve işlevlerle anılıyordu. ABD’de uyuşturucu operasyonlarının büyük bir kısmının siyahilerin yaşadığı kasaba, mahalle veya şehirlere yoğunlaşması tesadüf değildir. 1950’lerden 2000’lere kadar bu politikanın esas alındığı rahatlıkla söylenebilir. Siyahilere karşı ırkçı reflekslerini koruyan ABD bürokrasisi, polisi, ordusu, bu refleksleri -iç muhalefetten dolayı- genelde açıkça gösteremediğinden ve meşruiyet sorunu yaşadığından dolayı, siyahiler başta olmak üzere feministler, solcular, eşcinseller ve göçmenlere karşı derin devlet eksenli kapsamlı saldırıları 2000’lere kadar sürdürebilmiştir. Bu saldırılarda “uyuşturucuyla mücadele”nin saldırıların meşruiyetinde ana odaklardan birisi olarak kullanıldığı rahatlıkla söylenebilir. “En adaletli / özgür ülke” olarak övülen ABD’de, ırkçı yasaların kalkması bile 1970’leri bulmuşken siyahi, kadın, eşcinsel, solcu, göçmen olanlara karşı özellikle uyuşturucuyla mücadele adı altında sık sık cadı avı, yargısız infaz, sonu gelmeyen baskılar uygulanmıştır. “Uyuşturucuyla mücadele” adı altında sayısız dernek kapatılmış, pek çok mahalle, kasaba, şehir abluka altında tutulmuş ve muhalif kesimlerin politik hayatta etkili olmasının önüne geçilebilmiştir.
ABD, uyuşturucuyla mücadeleyi bir devlet politikası ve kahramanlık destanı olarak medya ve sinemada yoğun şekilde işlerken; aynı dönemlerde ikiyüzlü bir şekilde uyuşturucu paralarıyla veya uyuşturucu mafyası aracılığıyla Orta ve Güney Amerika’daki kontrgerillaları finanse etmiştir. Pek çok eski CIA ajanı, eski kontrgerilla üyesi, eski bürokrat veya gazeteci tarafından ifşa edilen bu kirli ilişkiler, pek çok bağımsız filme de konu olmuştu. Reel sosyalizmin Amerika kıtası ülkelerinde etkinliğini arttırmasından rahatsız olan ABD, CIA dolayısıyla sosyalizm karşıtı askeri diktatörlükler, kontrgerilla, dini örgütler, gazeteciler, film yapım şirketleri, bilim insanlarını fonlamak için uyuşturucu parası kullanmış; uyuşturucunun güvenli dolaşımı dahil olmak üzere bu ticaretin sorunsuz sürmesini sağlamıştır. Yine sosyalizme karşı mücadele adı altında Orta Asya’da -özellikle Afganistan ve Pakistan’da- uyuşturucu hammaddesi üretimini destekleyen yine ABD’dir. Günümüze kadar uyuşturucunun ana güzergahlarından birisi olan İran-Türkiye-Avrupa hattını çocuklar bile biliyorken, ABD ve TC devletinin bu hattı engellenememesini, politik çıkarların/dengelerin çerçevesinde değerlendirmeliyiz.
ABD’nin ikiyüzlülüğü ve tutarsızlığı her zaman her yerde görülebilir. Uyuşturucuyla mücadele ettiğini ilan eden D.Trump, uyuşturucu ticareti yaptığı delillerle kanıtlanmış ve hüküm giymiş olan eski Honduras başkanını -kendisine yapışıp övdüğü için- “affetti”; ancak ortada bir kanıt yokken ve yargı kararı olmadan Venezuela devlet başkanını hem terörist hem uyuşturucu baronu ilan etmekle yetinmeyip tüm devleti “narko terör devleti” ilan etmişti. D.Trump, gücün/üstünün yasayı, adaleti, yaşam hakkını belirlediği kadim “devletli toplum” ilkesini içselleştirdiğinden dolayı, bu alanda tutarsız, ikiyüzlü, zorba görünmekten pek de rahatsız olmuyor. “Venezuela’daki petrol ve madenleri alacağız” diyen D.Trump, yine devletler arası hukuku çiğneyip Grönland’ı ilhak edeceğini; Küba, Kolombiya, Meksika, İran devletlerine de baskın/saldırı yapacağını ilan etmekten çekinmiyor. Haydut/hırsız, zorba, diktatör vb. hiçbir sıfattan/söylemden etkilenmeyen kibir abidesi D.Trump’ın ABD’nin hakim iktidar odaklarının hayallerini ve kökenini temsil ettiğini vurgulamak gerekir. D.Trump, tek başına bu politikaları uygulamıyor. Devletin içerisindeki ırkçı, Avrupalı, “beyaz”, Protestan, “erkek” köklerinin gücünü temsil eden D.Trump “ABD’yi eski gücüne kavuşturacağını” derken hem politika değişimini hem de bu değişimi mümkün kılabilecek kimlik değişimini temsil ediyor. ABD’nin ırkçı refleksleri/kökleri, siyahilerden, göçmenlerden, kadınlardan, eşcinsellerden, işçilerden, solculardan nefret ediyor; dahası bazı liberallere bile tahammül edemeyen bu klik, dünyada yeni bir denge ve konsensüs yaratarak liderliğini garanti altına almayı hedefliyor. Çin ile Rusya’nın nüfuz alanlarını giderek daha fazla genişletmesi ve özellikle Çin’in ekonomik ve askeri olarak daha hızlı şekilde ABD’yi yakalamaya yaklaşması, ABD’nin hakim ırkçı kliğini endişelendiriyor. Bu sebeple saldırganlığı esas alan bir dış politikada, “uyuşturucuyla mücadele”yi bu saldırganlığın meşruiyet araçlarından birisi olarak kullanmaya kararlı görünüyor.
ABD’nin bu politikasından ilham alan AKP’nin yaklaşık bir yıldır -özellikle yeni atanan İçişleri Bakanıyla birlikte- uyuşturucuyla mücadeleyi ön plana çıkarttığı gibi bir görünüş/algı hakim durumdadır. Süleyman Soylu döneminde “davet edilen” (varlık yasası/barışı ile çağrılan) mafya liderlerine ev sahipliği yapan, vatandaşlık veren, koruma ve hareket alanı sağlayan sanki AKP değilmiş gibi bir algı da oluşturuldu. Yine S.Soylu’nun iç işleri bakanlığı döneminde -başka bir klik tarafından- açığa çıkartılan Güney Amerika menşeili beş ton kokainin akıbetini yandaş medya aracılığıyla gündemden düşüren; mafyanın parasıyla Suriye’deki cihatçı/selefi örgütleri fonladığı Putin tarafından bile dillendirilen ya da Mezopotamya’daki çalışmaların gölgesinde rahatça yapılan uyuşturucu sevkiyatından ordunun pek çok subayının zenginleşmesine ses çıkartmayan AKP değilmiş gibi, şimdi “uyuşturucuyla mücadele” adı altında “kahramanlık destanları” yazılıyor. AKP de tıpkı D.Trump gibi bu açıdan manipülasyonla meşruiyet yaratarak “uyuşturucuyla mücadele” söylemini aktif olarak kullanıyor. Tıpkı ABD’de olduğu gibi siyahilerle göçmenlerin baskı altında tutulmasında öne çıkan “uyuşturucuyla mücadele”, Türkiye’de devrimcilerin güçlü olduğu bölgelerde tahakküm yaratmak ve saldırı meşruiyeti ile bağlarını zayıflatmak için kullanılmıştır. “Uyuşturucuyla mücadele” konsepti, son birkaç aydır muhafazakar-milliyetçi kimliğin yenilenmesi/güçlendirilmesi için kullanılır oldu. Hükümet olduğu ilk günden beri CHP’nin Kemalist, batıcı, laik kimliğinin yerine muhafazakar bir dinsel kimliği ikame etme gayretinde olan AKP, yıllardır, aşama aşama CHP’yi kurumsal ve doktrinel olarak zayıflatmayı hedeflediyse de Kemalizm’in etkisini istediği oranda kıramadığından, CHP’nin kurumsal olarak zayıflatılmasına yoğunlaştı. İBB başta olmak üzere CHP’li belediyelere yapılan video şovlu baskınları da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Bu çerçeveyle bağlantılı olarak “laik, seküler, batıcı” olarak anılan CHP’nin kültürü ve yaşam tarzıyla ilişkilendirdiği sanat ve medya camiasını -tam da sürek avı altında yoğunlaşma alanını rahatça başka hedeflere kaydırabilecek uygun bir ortamda/dönemde- hedef aldı. Yine CHP’li belediyelere yaptığı şovlar eşliğindeki itibar suikastini öne çıkartan AKP, yıllardır etkinlik kuramadığını ve dönüştüremediğini itiraf ettiği sanat-kültür alanını baskı altına alıp kendi kültür ve sanat anlayışı için alan açmaya çalışmaktadır; böylece batıcı/seküler kültürü ve yaşam tarzını zayıflatarak muhafazakar kimliğe, yaşam tarzına daha fazla alan açmayı hedefliyor. Kemalizm’in etkisiyle birlikte milliyetçiliği zayıflatmakta başarısız olan AKP, Kürt “tehdidi” dolayısıyla ittifak kurduğu MHP sebebiyle muhafazakar/dinsel kimliği milliyetçi kimlikle yeniden harmanlayarak Türk-İslam sentezinin yeni/güncellenmiş versiyonunu esas alan bir iç politik hareket başlatmış ve bu uğurda önüne çıkan engelleri kaldırmaya odaklanmıştır. “Uyuşturucuyla mücadele” söylemini bir yıldır gündemde tutarak görece bir meşruiyet yaratan AKP-MHP hükümeti, son aylarda topyekûn saldırıya geçebilmiştir. Yaşam tarzlarına müdahalenin psikolojik, sosyal, ekonomik ve politik boyutlarının çok derin olabildiği hatırlanırsa, AKP’nin devletin daha derinlerine nüfuz edebilmek adına, hakim kılmaya çalıştığı muhafazakar-milliyetçi kimliğin inşası ve tahkimindeki engelleri “uyuşturucuyla mücadele” adı altında ördüğü meşruiyetle gidermeye çalıştığı görülebilir.
Bu çerçevede “uyuşturucuyla mücadele” konseptinin, tıpkı “terörle mücadele” konsepti gibi psikolojik, sosyal, ekonomik, politik, sınıfsal, kültürel/sanatsal boyutlarının bulunduğunu esas aldığımızda, yandaş medyada ünlülere yönelik gerçekleştirilen itibarsızlaştırma saldırılarından çok daha farklı, geniş ve derin saldırılar olduğunu görebilen bir bilinçlendirme esas olmalıdır. Hem ABD hem TC devletinin hem de öteki devletlerin “uyuşturucuyla mücadele” söylemini, politik hedeflerine ulaşmak, sömürü ile tahakkümü sürdürmek, meşrulaştırmak, tahkim etmek için nasıl kullanabildiğinin teşhiri, sistemin bir bütün teşhiri anlamına geleceğinden, bu tür söylemlerle mücadele daima gündemimizde olmalıdır. Uyuşturucunun beden sağlığı ve psikolojiye zararı, iktidar/güç sahipleri için çok faydalı bir araç olduğu gerçekliğini değiştirmiyor. “Doğruları öne çıkartıp yalanları ve asıl niyetleri örtme/gizleme” (yani “doğrularla yalan söyleme”) şeklindeki kadim manipülasyon / yalan tekniğinde ustalaşan D.Trump veya AKP gibi güç sahiplerine karşı topyekûn, istikrarlı ve çok yönlü bir mücadelenin gerektiği aşikar.



