DerlediklerimizGüncel

ÇEVİRİ | Ölümsüz Olan Onurdur, Ablukalar Değil!

"Gerçekte, Küba'nın ABD hükümeti için oluşturduğu “tehdit”, her zaman olduğu gibi sadece varlığıdır."

AÇIKLAMA: [ABD emperyalizminin Venezuela’ya yönelik gerçekleştirdiği saldırı ile devlet başkanını esir etmesinden sonra bölgede saldırıların yeni adresi Küba olarak belirlenmiş gözükmektedir.

Trump’ın Küba’ya yönelik tehdit içeren açıklamaları sıkı sık kamuoyuna yansıyor. Yanısıra Küba, bugün, ABD’nin organize ettiği ağır bir abluka altında yaşam mücadelesi veriyor. Konuya ilişkin Pablo Meriguet’in https://peoplesdispatch.org/’ta yayımlanan makalesini güncelliğinden dolayı Özgür Gelecek okurları için çevirdik. Yazarın Küba’nın sosyalist bir devlet olduğuna yönelik tespitlerine katılmadığımız makale, ABD emperyalizminin Küba’ya yönelik tarihsel yaklaşımını başarılı bir şekilde özetlemektedir.]

*

1453 yılında Osmanlı ordusu, Bizans’ın eski başkentini hem karadan hem de denizden başarıyla kuşattı. Konstantinopolis, düşmanları Türklerin sayısız saldırısına direnmişti ancak tedarik hatlarının başarıyla kesilmesi, o zamana kadar aşılmaz olan eski Doğu Roma İmparatorluğu’nun surlarını yıkmıştı.

Osmanlılar bu konuda yeni bir şey icat etmediler. MÖ 332’de Makedonya Kralı Büyük İskender, geleneksel askeri yöntemlerle fethedilemeyen antik Tire kentini kuşatmıştı. Ada, yedi ay boyunca direndi, ta ki direnenlerin küstahlığına tahammül edemeyen öfkeli İskender, surları aşmayı başarana ve bazı antik tarihçilere göre kentin yarısını yıkıp sakinlerinin çoğunu öldürene kadar.

Bir şehir veya ülkenin ablukaya alınması, aslında savaşta alınabilecek en tartışmalı önlemlerden biridir. Generaller ve kralların zihninde, abluka şehirdeki insanları çaresizliğe sürükleyecek, moralini bozacak ve nihayetinde insanları aç bırakarak ve tıbbi bakımı zayıflatarak iç isyanı kışkırtacak ve direnişin teslim olmasına neden olacağı umulur.

Ancak tüm ablukalar başarılı olmamıştır. Muhtemelen yakın tarihin en ünlü abluka başarısızlığı, 1941’den 1944’e kadar (toplam 872 gün) Nazi ordusunun kuşatmasına direnen Leningrad’ın (şimdiki St. Petersburg) ablukasıdır. Leningrad kuşatması, Hitler’in ordularının zulmüne rağmen, SSCB karşı saldırıya geçip Nazi Almanyasını yenilgiye uğratana kadar şehri teslim etmeyen bir milyondan fazla insanın açlık ve soğuktan ölmesine neden olmuştur.

Kuşkusuz Küba, abluka direnişinin tarihinde yeni bir sayfa açmıştır. Küba, 60 yılı aşkın bir süredir, Amerika kıtasında 20. yüzyılın en sembolik devrimci sürecini yok etmeyi açıkça amaçlayan bir ablukaya direnmeyi başarmıştır.

Kendisini sosyalist ilan eden, kitle partisi (Küba Komünist Partisi) tarafından yönetilen ve belki de en önemlisi, tarihin en güçlü kapitalist ülkesinin ve Amerika kıtasındaki sosyalist süreçlerin en yılmaz düşmanı olduğunu ilan eden bir ülkenin güney sınırında, gerçekleşen bir süreç.

Gerçekten de, Küba’ya uygulanan abluka mutlak değildi. On yıllar boyunca, SSCB, Çin, Vietnam ve diğer sosyalist ülkelerin dayanışması, adanın sakinlerinin büyük çoğunluğunun desteklediği bir süreci sürdürmeyi başardı. Ancak SSCB’nin çöküşünden sonra Küba, görünüşte felaket bir senaryoyla karşı karşıya kaldı. Washington, devrimci hükümetin sonunun geldiğini düşündü ve Clinton yönetimi sırasında, üçüncü ülkelerin Küba ile ticaret yapmasını zorlaştıran yeni yaptırımlar getirerek son darbeyi vurmaya çalıştı.

Ancak Küba bir kez daha direndi. Fidel Castro, 1990’larda ülkenin ekonomisinin ana ticaret ortağının çöküşüne dayanacak şekilde yeniden yapılandırıldığı, sözde “Özel Dönem”i başlattı. Ve Küba direndi.

  1. yüzyılın başında, Venezuela’da Chavista sürecinin başlaması Küba’ya biraz rahatlık sağladı ancak özel önlemler uygulamaya devam etti. Venezuela petrolü, önemli enerji ve üretim sorunlarının üstesinden gelinmesine yardımcı oldu.

Ancak, ABD’nin Venezuela’ya petrol ambargosu uyguladığı Aralık 2025’ten ve ABD’nin tarihinde ilk kez Venezuela’ya doğrudan saldırdığı 3 Ocak 2026’dan bu yana Küba, Küba halkına benzeri görülmemiş bir acı verebilecek bir boğulma sürecinden geçmektedir.

ABD, Venezuela’nın Küba’ya petrol satışının askıya alınmasını emretmekle kalmadı, aynı zamanda adaya petrol satan herhangi bir ülkeye özel yaptırımlar uygulamakla tehdit etti.

Bu, kişisel araçları için değil, aynı zamanda gıda taşımak, hastanelerini işletmek, tarım ürünleri üretmek, endüstrilere enerji sağlamak vb. için ham petrole ihtiyaç duyan Kübalıların hayatlarını tehdit eden bir durumdur.

Bu, Küba’yı yok etmeyi amaçlayan bir önlemdir.

Aslında, Trump’ın kendi açıklamalarına göre, Küba hükümetini devirmek için Küba’yı çaresizliğe sürüklemeye hazırdır ve bunun Washington’un en çok değer verdiği hayallerinden biri olan, Amerika’da ABD’ye karşı kayda değer bir başarıyla meydan okuyan tek sosyalist hükümetin çöküşünü gerçekleştireceğini ummaktadır.

Ancak Küba, ABD’nin güvenliğini tehdit eden bir askeri tehdit oluşturmamaktadır (Washington’un iddia ettiği gibi). Bununla birlikte, Fidel’in birliklerinin 1960’larda onu devirmeye yönelik birkaç askeri girişimi, aralarında ABD destekli binlerce askerin Küba Devrimci Ordusu tarafından askeri olarak yenilgiye uğratıldığı ünlü Playa Girón işgali de dahil olmak üzere, başarıyla püskürttüğünü belirtmek gerekir. Yine de Küba, hiçbir şekilde ABD’ye saldırmamıştır.

Küba, halkını kültürel, bilimsel veya sportif gelişmelerden mahrum bırakmamaktadır. Küba, kıtada tüm vatandaşları okur yazar olan ilk ülke olmuştur; dünyadaki kişi başına en fazla doktor bulunan ülkelerden biri haline gelmiştir; diğer Latin Amerika ülkelerinin çoğundan çok daha yüksek bir yaşam beklentisine sahiptir ve tüm kıtada en fazla Olimpiyat madalyası kazanan ikinci ülkedir (sadece ABD’nin arkasında ve diğerlerinin çok önünde).

Gerçekte, Küba’nın ABD hükümeti için oluşturduğu “tehdit”, her zaman olduğu gibi sadece varlığıdır. Fidel, tarihin en güçlü askeri imparatorluğu karşısında kendi kaderini belirlemiş bir halk olmanın onuru, ABD’nin Küba’nın potansiyelini her gün bastırarak ödettiği bir bedel olduğunu vurguladı.

Övülen serbest piyasanın savunucusu olan Amerika Birleşik Devletleri, son altmış yıldır Küba’nın ekonomisini ve ticaretini boğmasaydı, Küba’nın ne hale gelebileceğini hayal etmekten kendini alamıyor insan.

Küba başka hangi başarıları elde edebilirdi? (Devrimden önce) Ülkeyi Florida’daki zenginler için bir kumarhane ve genelev haline getirenler tarafından aşırı yoksulluğa sürüklenen Küba, ülke iç kesimlerinde yaşayan halk utanç verici maddi yoksunlukları yaşarken, ekonomik olarak ne kadar güçlü hale gelebilirmiş?

Trump yönetimi, bu varoluşsal hakarete artık tahammül etmeye niyetli görünmüyor. Jeo-politik projesi, sindirme yoluyla da olsa güçlü bir emperyalizmi yeniden kurmaktır; 19. yüzyıl fikirleriyle de olsa hiper-teknolojik; onu dünyanın geri kalanından izole eden uygulamalar yoluyla da olsa yeniden canlandırılmış; kısacası, neredeyse 10 milyon nüfuslu (Michigan’ın nüfusu kadar ve New York şehrinden biraz daha fazla) bu küçük ada tarafından sembolik olarak meydan okunmaya devam eden güçlü bir emperyalizm.

Küba, Trump yönetimi için, büyük fetih imparatorluklarına teslim olmayı reddeden şehirler ve ülkeler için olduğu gibi, insan onuru karşısında askeri ve ekonomik gücün sınırlarının tahammül edilemez bir örneğidir. İnsan onuru satın alınamaz ancak tarih boyunca birçok büyük generalin, kanlı savaşlar döneminde bile halkına verdiği acı nedeniyle kullanmayı reddettiği kuşatma ve abluka yöntemleriyle yok edilmeye çalışılır.

Şimdilik Küba direniyor. Ve her zaman böyle olmuştur. Daha önce de “şimdilik” öyleydi. Ancak bu “şimdiliklerin” toplamı, yüzlerce veya binlerce yıl önce gerçekleşmiş olsalar bile, bütün nesillere pes etmemeleri için ilham veren efsaneleri, hikayeleri oluşturur; kahramanlık kavramını askeri eylemlerle değil, en kıyametvari tehdit karşısında onuru kaybetmeme iradesiyle yeniden tanımlar. Küba, emperyalizmin artık tahammül edemediği bir efsanedir ve onu yeryüzünden ve hafızalardan silmek için elinden gelen her şeyi yapacağı görülüyor.

Ancak tarih bilgisi olan herkes bilir ki, halkların onuru ölümsüzdür, imparatorluklar ise değildir. Shelley, muhtemelen zamanının en güçlü firavunu olan Büyük Ramses’i anlatan Ozymandias adlı sonesinde bize bunu hatırlatır. Ramses’in anıtının çevresinde, bir zamanlar yıkılmaz görünen yapının sadece kalıntıları kalmıştır: Kaidesinde ise şu sözler yazılı:

Benim adım Ozymandias, kralların kralı; Eserlerime bak ki, bilesin haddini.”

Fakat hiçbir şey kalmamış geri. Ve o yok olmakta olan harabenin dört bir yanında,

Yalnız ve dümdüz kumlar uzanıyor uzaklara.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu