GüncelMakaleler

YORUM | Emperyalist Rekabet ve Çatışmada, Vites Yükseliyor!

Münih Güvenlik Konferansı, Avrupa’nın güvenliği ve ABD’nin küresel stratejileri ekseninde sert tartışmalara sahne olurken, yeni ittifak arayışları ve emperyalist rekabetin yönü açık biçimde ortaya konuldu.

Altmış yılı aşkın bir zamandır her yıl düzenlenen “Münih Güvenlik Konferansı”, 13-15 Ocak tarihleri arasında yüz yirmi ülke temsilcisi, altmış ülke devlet başkanının yanı sıra yüzlerce bürokrat, silah tüccarı ve tekel temsilcilerinin katılımıyla yapıldı ve sonuçlandı. Konferans, her yıl olduğu gibi bu yıl da anti-emperyalist güçlerin, demokratik kitle örgütlerinin, anarşist çevrelerin ve çeşitli grupların protestolarıyla karşılandı.,

Emperyalist sermayenin güvenliğini esas alan bu konferans, bu yıl değişik katılımcılara da yer verdi. Konferansın birden fazla gündemi olmasına karşın esas tartışmalar, Avrupa’nın güvenliği, ABD’nin tek süper güç olarak kabul edilmesi, silahlanma gibi temel ve stratejik başlıklar üzerine yürütüldü. Bu tartışmaların bir bölümü, açık şekilde kamuoyuna yansırken önemli bir kısmı ise ikili toplantılar şeklinde kapalı kapılar ardında yapıldı.

Konferans bu adımlarıyla arka planda bozulan ilişkileri tamir etme ve yeni olanaklardan yararlanma hesapları içeriyordu. Bu döngüde aktörler değişse de ulus devlet çıkarları açısından değişmeyen tek şey çıkar ve kazanımlar peşinden koşmak oldu.

Münih Güvenlik Konferansı, Avrupa’nın güvenliği ve ABD’nin küresel stratejileri ekseninde sert tartışmalara sahne olurken, yeni ittifak arayışları ve emperyalist rekabetin yönü açık biçimde ortaya konuldu.

 Konferans, ABD’nin mutlak itaat stratejisine boyun mu eğdi?

Avrupa’nın NATO üyelik sürecinden beri ABD’ye, özelde askerî olarak, bağımlı ve muhtaç olma durumu bugünkü tabloyu ortaya çıkarmıştır. Açılış konuşmasında Almanya Başbakanı Merz, esas olarak ABD’nin tek güç olma stratejisine karşı eleştirilerini dile getirmesine karşın Almanya’nın emperyalist hayallerini de dillendiriyordu.

Merz, “Biz olmadan başaramazsınız” demek istiyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise Avrupa’nın birleşmesini savunmakta ısrarcı oldu. Tehlikeyi ortaya koyarak “AB’nin birleşmesi gerektiğini, aksi takdirde Çin ve ABD’nin önümüzdeki beş yıl içinde AB’yi bitireceği” kaygısını sıklıkla ifade etti.

Ukrayna savaşının olumsuz sonuçlarının faturasını AB’nin çektiği aşikâr. ABD’nin çıkarı olmayan bir savaşta ısrar etmediğini herkes görüyor. Bu anlamıyla ABD, Rusya ile Ukrayna’nın anlaşmasını öne sürerek bu işten sıyrılmayı kafasına koymuş durumda. Bu durum, askerî olarak henüz hazır olmayan Almanya ve Avrupa’yı ciddi şekilde zorluyor. Buna ek olarak Ukrayna’nın AB’ye alınması sürecinin hızlandırılması yeni risk ve tehlikeleri ortaya çıkarıyor.

Savaş tehlikesini anlatarak ve sözde önlemler adı altında toplumu manipüle ederek silah tekellerinin hiç olmadığı kadar zenginleştirdiklerini görüyoruz. Tüm bunlar tartışılırken ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ise AB’nin kendi planlarına dâhil olması gerektiğini söylerken, ABD’nin bir dünya planı olduğunu, bu plan içinde eski uluslararası dengelerin işlemediğini, bunların yerine yenilerinin kurulması gerektiğini belirtmesi önemliydi.

Kısacası “dünyada kıymetli olan ne varsa bizimdir; gidelim çökelim. Ya bizimlesiniz ya da biz bunu yaparız” demeye getirdi. Bu anlamıyla yeni bir dünya düzeni oluşturuluyor. Buna paralel adımlar atılıyor. Bu hırçınlaşma, D.Trump özgülünde atılıyor olmasına karşın bu bir ABD projesidir. Trump bu işe en yatkın bir tip olarak seçildi. 37 trilyon dolar borç batağını ancak bu profil ile her yere çökerek aşabileceklerinin hesabını yapmaktadırlar.

Bu süreç sancılı olacaktır ama yeni çatışma ve ittifaklar üzerinden daha da derinleşecektir. Münih Güvenlik Konferansı bir yönüyle bu çelişki ve çatışmaları ortaya sererken bir yandan da yeni ittifak veya bağımlılıkları açığa çıkarmaya çalışması bakımından önemliydi.

 

Rıza Pehlevi Münih’teydi

Konferansa Almanya’nın isteği üzerine İran davet edilmemişti. Ancak alternatifi bizzat Münih’te gövde gösterisi yaptı. İran Şahı’nın oğlu Rıza Pehlevi’nin konferansa katılması tesadüf değildi elbette. İran üzerine askerî kuşatmanın had safhada olduğu ve her an bir saldırının olabileceği bir atmosfer içinde Pehlevi konferansta arzı endam etti.

Pehlevi, Molla rejimine alternatif olarak görücüye çıkarılmış ve emperyalistler tarafından rüştünü ispatlaması beklenmiştir. “Halk desteğini arkasına almış”, “sürgünde yaşam mücadelesi vermiş” rolünü oynayan Rıza Pehlevi, konferansa alternatif olarak İran gündemine sokulmuştur. Bundan sonraki süreç, bu şekliyle işletilerek ikinci bir El Şara vakası İran halkına dayatılacak ya da kabullendirilmek istenecektir.

 

Mazlum Abdi ve İlham Ahmed konferanstaydı

Konferansın en sürpriz gelişmesi Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in Suriye Dışişleri Bakanı ile beraber konferansa katılması oldu. Suriye’de Kürt varlığının ciddi tehlike ile karşı karşıya kaldığı bir durumda, diplomasi trafiğinin Münih Güvenlik Konferansı’na taşınması farklı bir tartışmayı gündeme taşımıştır.

Birkaç hafta öncesine kadar Rojava’da yaşanabilecek soykırıma karşı sokaklarda olanlar, 13-15 Ocak’ta emperyalist güvenlik zirvesine karşı da sokaklardaydı. Bu güvenlik zirvesi, emperyalist güçlerin ve tekellerin yeni saldırı politikalarına yön vermesi açısından da önemlidir. Bu anlamıyla anti-emperyalistlerin her yıl yoğun protestosuyla karşılaşır.

Oysa bu protestoların merkezinde daha dün yaşam ve özgürlükleri için yürüdüğümüz dostlarımız da vardı. İşte sorunun can alıcı noktası buydu. Bu dostlarımızın orada olması ve Kürt ulusunun geleceği noktasında diplomasi yürütmesi bu konferansın özünü ve niteliğini değiştirmez.

Konferansa yönelik yapılacak protestoların kapsamını ve niteliğini perdelemez. Nitekim öyle de oldu. Her ne kadar gerek Pehlevi’nin yüz binleri farklı bir alanda toplaması gerekse Abdi ve Ahmed’in zirvede yer alması genel anlamda bu yılki protestoları katılım anlamında olumsuz etkilediyse de içerik ve yaklaşım tarzı bu konferansın emperyalist özelliğini bozmadı.

Dikkat edilmesi gereken nokta, sorunları uluslararası toplantı ve zirvelere taşımak değil, bu zirvelerin veya toplantıların özünün karartılmamasıdır. Özünün ve içeriğinin genel toplumsal atmosferi yumuşatıcı bir misyona büründürülmemesidir.

Konferans süreci boyunca Ahmed ve Abdi’nin Suriye devlet protokolü ile eş değer tutulmaya çalışılması, kendi içinde belli başarıları hanesine yazdığı izlenimini vermektedir. Türk devlet yöneticilerinin pek tasvip etmediği ve ortada görülmediği, dahası Mazlum Abdi’nin katılımı nedeniyle bazı konferans sunumlarını iptal etmesi esasen Türk devletinin kursağında kalan bir şeylerin varlığına işaret etmektedir.

 

Dünya, yeni bir kaosa sürüklenmektedir

Bu gibi konferanslarda veya zirvelerde ülke liderleri ve siyasetçilerin verdiği mesajlar esasen sonraki yılları kapsayacak projeler için birer kaynak niteliğindedir. Bu konferans, açıkça göstermiştir ki, dünya emperyalist barbarlığa doğru gidiyor.

Gücün hâkimiyeti temelinde dünya yeniden şekillenmektedir. Savaş ve silahlanma, gelecek yılların en büyük yaptırım gücü olacaktır. ABD, koşulsuz ve sorgusuz dünya rezervlerinin üzerine çökmek amacında ve istediğindedir. Bu yeni dönem hukuksuzluk, karmaşa, kıyım ve yoksulluk getirecektir. Sorun sadece bunları tespit etmekten geçmiyor elbette; buna karşı mücadele belirleyicidir. Devrim ve sosyalizm mücadelesinde savrulmalar yaşanıyorken işimiz daha da zor.

Ama bu zorluklar yeni imkân ve olanaklar da yaratıyor. Halkların biriken öfkesi, yeni fırtınalara olanak hazırlıyor. Her zamankinden daha fazla biriken öfke ve potansiyel vardır. Dağınık güçleri bu anti-emperyalist, anti-faşist pratiğin içine mutlaka ama mutlaka çekmek zorundayız.

Netlik ve esneklik siyasette uzlaşmak anlamına gelmez. Ama her hâlükârda emperyalist haydutların geçici hâkimiyet algısını alabora etmek dünya halkları açısından büyük moral olacaktır.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu