GüncelMakaleler

SENTEZ | İran’a Saldırı Hazırlığı, Üçüncü Emperyalist Savaşın Yol Temizliğidir!*

Emperyalizmin “demokrasi” söylemi, sömürünün üzerini örten ideolojik bir perdedir. Bu perdeyi parçalamak, devrimcilerin ve komünistlerin tarihsel sorumluluğudur.

Orta Doğu, 20. yüzyılın başından itibaren emperyalist müdahalelerin en yoğun yaşandığı coğrafyalardan biri oldu. Bölgenin jeo-stratejik konumu, enerji kaynakları ve tarihsel-toplumsal yapısı, emperyalist güçler açısından Orta Doğu’yu vazgeçilmez bir hegemonya alanı haline getirmiştir.

Özellikle ABD emperyalizmi, “Soğuk Savaş” sonrası dönemde askeri, ekonomik ve siyasal araçlarıyla, Orta Doğu’yu yeniden dizayn etmeye yönelik sistematik hamlelerini geliştirdi. Irak’ın işgali, Suriye iç savaşına müdahaleler ve İran’a yönelik kuşatma politikaları bu bütünlüklü stratejinin devamı olarak görülmelidir.

Bu anlamda, emperyalizmin “Yeniden Dizayn Stratejisi”; Lenin’in tanımıyla, “sermayenin merkezileşmesi, finans kapitalin egemenliği ve dünya pazarlarının yeniden paylaşımı sürecidir.”

İran-ABD ilişkilerinin genel olarak “nükleer tehdit”, “rejim karşıtlığı”, “demokrasi”, “insan hakları” ya da “terörle mücadele” ve “bölgesel istikrarsızlık” gibi kavramlarla açıklanması, emperyalist egemen sınıfların, pazar rekabetini ve sömürüsünü gizlemenin politik kılıfıdır.

Bu yaklaşım, iki ülke arasındaki çatışmayı, teknik veya diplomatik bir sorun olarak ele alırken, uluslararası emperyalist sistemin jeo-politik, pazar rekabetini ve sömürücü doğasını göz ardı eden bir yaklaşımdır.

Esas gerçek, emperyalist sistemin; dünyadaki enerji kaynaklarının denetimi ve bağımlı ülkelerin kontrol altında tutulması bağlamında politikalarının uygulanmasıdır.

Bu çerçevede İran, ABD için yalnızca “sorunlu bir rejim” değil aynı zamanda ABD emperyalist bloğunda yer almayan ve bölgesel olarak etkili bir aktördür. Bu nedenle, İran’a şimdiye kadar doğrudan askeri işgal yerine, uzun süreli ekonomik yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve bölgesel kuşatma stratejisi uygulanmıştır.

Esas olarak, İran’a yönelik baskılar, nükleer program gerekçesiyle meşrulaştırılmaya çalışılsa da asıl hedef; ABD için, çıban başı olan bir rejimin tasfiye edilme çabasıdır.

Çünkü İran; ABD’nin başını çektiği emperyalist blok yerine, Rusya ve Çin’in başını çektiği emperyalist bloğa yakınlaşmış ve bölgesel dengede etkili bir aktör olmuştur.

İran’ın enerji sektörünü batılı tekellere tam olarak açmaması, ABD ve müttefikleri açısından ciddi bir sorun haline gelmiştir. “Soğuk Savaş” sonrası, ABD, ekonomik ve politik üstünlüğünü kaybetme korkusuyla, askeri güce daha fazla yatırım yaparak hegemonyasını sürdürdü.

Buna karşın, Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın bölgesel hamleleri ve yeni pazarlar elde etme mücadeleleri, ABD ile İran arasındaki çelişkileri daha da derinleştirdi. Emperyalist kamplar arasındaki çelişkilerin sertleşmesi; Irak’ta, Libya’da, Afganistan’da yaşanan askeri işgal ve saldırıların açık örnekleri olarak yaşandı.

İran’a yönelik saldırı hazırlıkları da aynı çelişkinin ortaya çıkardığı politikanın devamıdır. Günümüzde, ABD’nin saldırgan bir politika izlemesi ve İran’ın hedef haline gelmesi, esas olarak rejimin niteliği ile ilgili değil emperyalist bloklar arasındaki güç dengeleriyle ilintili bir durumdur.

İran’a yönelik emperyalist saldırganlığın geçmişi

Mevcut gidişatın tarihsel bağlamı olarak, İran–ABD çatışmasının kökleri, 1953’ten 1979 yıllarına kadar dayanmaktadır. Süreç, Başbakan Muhammed Musaddık’ın petrolü millileştirme girişiminin, CIA destekli bir darbeyle bastırılmasına kadar uzanır.

Bu müdahale, İran’ın ABD emperyalist sistemine zorla eklemlenmesinin ve Şah rejiminin inşa edilmesinin temelini oluşturdu. Emperyalist sermayeye açık bir ekonomi, siyasal baskı aygıtlarıyla kontrol edilen bir toplum, ulusal kaynakların halk yararına kullanılmasının engellenmesi gibi nedenlerden kaynaklı, 1979 İran Devrimi bu yapıya karşı kitlesel bir mücadele yürüttü.

İran devrimi, geniş emekçi kitlelerin, Şah rejimine karşı ayaklanmasıyla gerçekleşti. Devrim, anti-ABD bir karakter taşısa da özünde anti-emperyalist çizgi güdük kaldı. Demokratik hak ve özgürlükler noktasında, bir dönüşüm yaratmadı. Tersine kurulan iktidar, mollalar öncülüğünde otoriter, dinci, baskıcı bir devlet yapısına dönüştü.

Ardından yaşanan İran–Irak Savaşı (1980–1988), ABD’nin İran’ı zayıflatma stratejisinin önemli bir ayağıydı. ABD, açık biçimde Irak’ı destekledi. Savaş milyonlarca emekçinin hayatına mal oldu.

Bu süreçte, emperyalistlerin yaptırım ve ambargosu otoriter, dinci gerici rejimi değil, emekçi sınıfları cezalandırdı.

Savaşlar, bölge halkının değil, silah tekellerinin ve emperyalist egemenlerin çıkarına hizmet etti/ediyor. Bu durumu fırsata çeviren İran rejimi, “dış tehdit” söylemini kullanarak, içeride gelişen halk hareketini, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini kanlı bir şekilde bastırmış oldu.

1990’lardan 2000’lere “Nükleer Kriz” üzerinden, İran’ın nükleer programı, ABD-AB emperyalistleri ile gerilimin yeni ekseni haline geldi. ABD kendisinin nükleer silaha sahip olmasını meşru görürken, İran’ın sahip olmasını ise tehdit olarak değerlendirdi.

İsrail’in nükleer silahları görmezden gelinirken, İran hedefe konuldu.

ABD, Orta Doğu’da kendisine tam bağımlı olmayan hiçbir bölgesel güce izin vermemektedir. 2010’lar ve sonrasında ise İran- ABD çatışması, doğrudan savaş yerine, ekonomik yaptırımlar, vekalet savaşları; Suriye, Yemen, Irak, Lübnan vb. gibi ülkeler üzerinden yürütüldü. Bu süreçte de savaş ve çatışmaların yükü ezilen halkların omuzuna yüklendi.

İran ve diğer bölge ülkelerinde, enflasyon yükseldi, hayat pahalılığı, işsizlik ve yoksulluk arttı. ABD ile diğer egemen güçler, “demokrasi”, “özgürlük” söylemini kullanarak emperyalist müdahalelerini meşrulaştırmaya çalıştırlar.

İran’daki halk hareketleri ve kitlesel mücadeleler, 2022’de Mahsa Amini’nin katledilmesiyle, yeniden görünür oldu.

İran halk hareketleri, yalnızca kültürel, kişisel vb. özgürlük talepleri değildi. Aynı zamanda, derinleşen yoksulluk ve sömürünün dışavurumuydu. Kadınlar, bu mücadelede öncü rol oynadılar.

Fakat kitlesel ayaklanmanın arka planında, yoksullaştırma, sendikasızlaştırma, güvencesiz emeğin belirleyici rolünü gözardı etmemek gerekiyor. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı, anti-emperyalist, anti-faşist ve anti-patriarkal bir karaktere büründü. Ancak örgütlü bir işçi sınıfı önderliğinin yokluğu nedeniyle, kitle hareketi devrimci bir hatta evrilmeden sonlandı.

Bugün de İran’daki kitlesel hareket, Molla rejimi tarafından katliamlarla bastırıldı.

Ortadoğu’nun yeniden dizaynı ve “İsrail’in güvenliği”

Asıl hedef, bir bütün olarak Orta Doğu’nun emperyalist çıkarlara uygun biçimde yeniden dizayn edilmesidir. İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki etkisi, bu dizaynın önündeki en büyük engellerden biri olarak görmektedir.

Bu noktada ABD emperyalizmi tarafından “İsrail’in güvenliği” söylemi de devreye sokulmakta ve emperyalist saldırganlık meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda, İsrail faktörü ve bölgesel hegemonya, ABD’nin İran karşıtı politikaları, İsrail’in bölgedeki askeri ve politik üstünlüğüyle doğrudan ilintilidir.

“İsrail’in güvenliği” söylemi, emperyalist müdahaleyi politik olarak meşrulaştırma aracıdır.

ABD için diğer bir önemli konu da, Irak seçimleridir. Emperyalist egemen güçler; ulus-devlet yapılarını parçalayarak, mezhepçi ve etnik fay hatlarını derinleştirerek ülkeleri, kendileri açısından yönetilebilir ve denetlenebilir hale getirmeyi amaç edinirler. “Böl, parçala, yönet” esprisi bu siyasetin ürünüdür.

Güçlü merkezi devletler yerine zayıf, iç çatışmalarla meşgul ve dış müdahaleye açık yapılar egemen güçlerin tercihidir.

Gelinen aşamada, Irak seçimlerinde ABD, “neden Nuri el-Maliki’yi istemiyor?” sorusu önem kazanmış durumdadır.

Irak siyaseti ve iktidarları, ABD’nin 2003 yılındaki işgalinden bu yana, gerçek anlamda “ulusal egemenlik” zemininde şekillenmedi. Seçimler yapılmış olsa da iktidarların sınırları ABD ve diğer emperyalist güçlerin, stratejik çıkarlarıyla çizilmiştir.

Bu anlamda, ABD’nin Irak’taki temel hedefi; tabii ki demokrasi değil, enerji kaynakları, askeri üsler ve bölgesel hegemonyanın sürdürülmesidir. Bu hedefler doğrultusunda ABD, doğrudan kendisine bağımlı ya da en azından kolay yönlendirilebilir siyasi aktörleri tercih eder.

Maliki, iktidarının ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesini talep etmesi, Amerikan askeri dokunulmazlığına mesafeli yaklaşması ve İran’la yakın ilişkiler kurması, onu ABD açısından “kontrol edilmesi zor” bir aktör haline getirmiştir. Bu gerçekler doğrultusunda, emperyalist sistem için sorun; Maliki’nin otoriterliği değil, ABD çıkarlarına yeterince uyumlu olmamasıdır.

Diğer bir faktör ise İran’ın bölgesel güç mücadelesidir. Irak, ABD ile İran arasındaki nüfuz mücadelesinin en kritik sahalarından biridir. Maliki, Şii kimliği ve siyasi ittifakları nedeniyle, İran’la yakın bir çizgide konumlanmıştır. Burada bir mezhep çatışmasından çok, bölgesel egemenlik ve güç rekabeti söz konusudur.

ABD açısından Maliki, Irak’ı İran’ın etki alanına açan bir “yandaş” olarak görülmektedir. Mesele Irak’ın bağımsızlığı değil, Irak’ın kime bağımlı ve kimin yanında olacağıdır. ABD’nin Maliki’ye yönelik; “Otoriterlik Sorunu ve Seçici Demokrasi” söylemi, ABD’nin açık bir manipülasyonu ve ikiyüzlülüğüdür.

ABD’nin, çıkarlarına hizmet eden “otoriter” rejimlerle (örneğin Körfez monarşileriyle) sorunsuz ilişkiler kurarken, yalnızca kendi çizgisinden sapan liderleri “demokrasi karşıtı” ilan etmesi şaşılacak bir durum değildir. Maliki’nin anti-demokratik baskıcı uygulamaları bir gerçektir. Ancak ABD emperyalizmin rahatsızlığı bu baskının Irak halkına yönelmesinden değil, siyasi denklemi kendi aleyhine çevirmesindendir.

Bütün bu gerçekler karşısında, aslolan; Irak’ta hangi liderin iktidarda olacağı değil, Irak halkının kendi siyasal ve ekonomik kaderini, emperyalist baskıdan bağımsız nasıl belirleyeceğidir.

Ayrıca, Maliki de onun yerine tercih edilen “alternatif” adaylar da mevcut sistem içinde Irak halkının ve emekçilerinin gerçek kurtuluşunu temsil etmemektedirler. Gerçek çözüm, emperyalizme karşı; sınıfsal eksende, anti-emperyalist, anti-faşist bir çizgide, demokratik, özgürlükçü bir siyasal hattın inşasından geçmektedir.

 Emperyalizmin demokrasi ihracı büyük bir yalandır!

Tüm bu gerçekler ışığında bir kez daha ifade etmek gerekir ki, emperyalizmin demokrasi ve özgürlük söylemi, büyük bir aldatmaca ve yalandır. Nitekim emperyalist paylaşım savaşı öncesinin bir özelliği ve Trump gibi bir ABD Başkanının varlığıyla “demokrasi ve özgürlük” yalanından uzaklaşılarak daha açıktan niyetler ortaya konulmuştur/konulmaktadır.

Zira emperyalizm için belirleyici olan, iktidarın demokratik olup olmaması değil; sermayeye hizmet edip etmemesidir. Emperyalist bağımlılık ilişkileri sürdüğü sürece, biçimsel demokrasi gerçek özgürlük üretmez.

Bu konuda, devrimci ve enternasyonalist yaklaşım, İran-ABD çatışması sorununda, iki eşit taraf arasındaki bir anlaşmazlık değil ABD emperyalizmi ile göreli olarak, dirençli bir bölgesel güç arasındaki yapısal bir gerilimdir. Bu durum, İran’daki dinci, baskıcı ve anti-demokratik rejimi meşru kılmaz.

ABD emperyalizmini koşulsuz mahkum etmek, anti-emperyalist mücadele ile savaş karşıtlığını büyütmek bugünün temel görevidir. Ayrıca, İran’daki gerici devlet yapısına karşı da, İran emekçi halkının örgütlü mücadelesiyle özgür, demokratik bir İran inşa edilebilir. Bu anlamda, demokrasi ve özgürlük ne ABD’nin bombalarında ne de mollaların gerici rejimindedir.

Çözüm; İran işçi sınıfının, kadınların ve ezilenlerin bağımsız, eşitlikçi bir toplumsal düzen kurma mücadelesindedir.

Emperyalizm, tarih boyunca kendi yayılmacı pratiklerini “demokrasi”, “özgürlük” ve “insan hakları” söylemleriyle meşrulaştırma eğiliminde olmuştur. Emperyalist müdahaleler, halkların siyasal iradesini güçlendirmek bir yana, onları daha derin bağımlılık ilişkilerine sürüklemiştir.

Demokrasi sorunu, yalnızca seçim mekanizmalarıyla sınırlanmış bir siyasal form değildir. Aynı zamanda, ekonomik refah, toplumsal katılım, hak ve özgürlüklerin insanlar için var olduğu, bütünlüklü bir süreçtir.

Emperyalizm sunduğu “demokrasi”nin bilinçli bir biçimde içini boşaltır. Özgürlük söylemi sermayenin egemenliğindedir. Sınıfsal sömürü ve ekonomik bağımlılık ilişkileri sorgulanmaz. Böylece demokrasi, sermaye düzeninin vitrini haline gelir.

Tarihsel deneyimler bu gerçeği defalarca doğrulamıştır. Latin Amerika’da halkçı hükümetler darbelerle tasfiye edilmiş; Orta Doğu’da askeri işgaller ve vekâlet savaşları toplumsal yapıları parçalamıştır. Bu saldırıların ortak paydası, halkların talepleri değil; enerji kaynakları, jeo-politik konum ve tekelci sermayenin çıkarlarıdır.

Emperyalizm açısından belirleyici olan, bir rejimin “demokratik” olup olmaması değil, emperyalist sisteme ne ölçüde uyum sağladığıdır.
Bu nedenle, emperyalist tahakküm yalnızca askeri yollarla gelmez. Bunun dışında borçlandırma mekanizmaları, uluslararası finans kuruluşları ve serbest ticaret anlaşmaları da aynı işlevi görür.

Bu araçlar, sömürge-yarı sömürge ülkelerde kamusal varlıkların satışına, sosyal hakların budanmasına ve emekçi sınıfların yoksullaşmasına yol açar. Gerçek demokrasi ancak ve ancak ekonomik bağımsızlıkla, sınıfsal sömürünün ortadan kaldırılmasıyla ve işçi sınıfının iktidarıyla mümkündür.

Çözüm emperyalist müdahalelerde değil mücadelededir!

Sonuç olarak; emperyalizm ile demokrasi arasında kurulan bağ, tarihsel ve toplumsal gerçeklikle bağdaşmaz. Emperyalizm hiçbir coğrafyada halk egemenliği yaratmamış; aksine bağımlılık, istikrarsızlık ve sömürü üretmiştir.

Demokrasi, dışarıdan dayatılan bir model değil; halkların kendi sınıfsal mücadeleleriyle kazanacağı kolektif bir değerdir.

Halkların gerçek kurtuluşu sınıf mücadelesindedir. Emperyalizm, kapitalist sistemin yalnızca dış politik bir tercihi değil, onun yapısal ve zorunlu bir aşamasıdır. Lenin’in işaret ettiği gibi emperyalizm, sermayenin merkezileşmesi, finans kapitalin egemenliği ve dünya pazarlarının zor yoluyla yeniden paylaşımıdır.

Emperyalist güçler, askeri işgalleri, yaptırımları ve rejim değişikliği operasyonlarını “demokrasi”, “insan hakları” ve “özgürlük” adına yürüttüklerini iddia ederler. Ancak tarihsel deneyimler açıkça göstermiştir ki, emperyalizm hiçbir halka gerçek demokrasi götürmemiştir. Irak’ta seçim sandıkları mezhepçi bir parçalanmanın örtüsü olmuş, Libya’da “özgürlük” söylemi ülkenin fiili çöküşüyle sonuçlanmış, Afganistan’da demokrasi, gerici Taliban rejiminin gölgesinde anlamını yitirmiştir.

İran örneğinde ise ABD emperyalizmi, bir yandan faşist Molla rejimini “demokrasi karşıtı” ilan ederken, diğer yandan Körfez monarşileri gibi en gerici rejimlerle “stratejik ortaklıklar” kurmaktan çekinmemektedir. Bu çelişki tesadüf değildir. Çünkü emperyalizm açısından sorun, bir rejimin baskıcı olup olmaması değil; kontrol edilebilir olup olmamasıdır.

Bu nedenle, emperyalist müdahalelere koşulsuz karşı çıkmak, aynı anda yerli egemen sınıfların ve baskıcı devlet aygıtlarının karşısında durmak, demokrasi mücadelesini sınıf mücadelesinden koparmamak gerekir. İran’da, Orta Doğu’da ya da dünyanın başka bir yerinde gerçek özgürlük, ne ABD’nin planlarında ne de yerel egemenlerin sahte “anti-emperyalizminde” bulunur.

Demokrasi ve özgürlük, ancak halkların kendi kaderini tayin hakkını fiilen kullanabildiği, sömürünün ve bağımlılığın ortadan kaldırıldığı devrimci bir altüst oluşla mümkündür.

Emperyalizmin “demokrasi” söylemi, sömürünün üzerini örten ideolojik bir perdedir. Bu perdeyi parçalamak, devrimcilerin ve komünistlerin tarihsel sorumluluğudur. Demokrasi, emperyalist merkezlerden ithal edilecek bir meta değil; sınıf mücadelesi içinde, bedeller ödenerek kazanılacak kolektif bir haktır.

Bu nedenle, emperyalizme karşı mücadele, demokrasi mücadelesinin önkoşuludur. Demokrasi mücadelesi ise ancak devrimci, sosyalist bir ufukla gerçek anlamına kavuşur. Çözüm; emperyalist saldırganlıkta ve işgallerde değil, halkların dayanışmasında, anti-emperyalist mücadelede ve sınıfsal bilinçlenmededir.

Çözüm, emperyalist savaşlara ve işgallere karşı ezilen uluslar ve halkların eşit ve özgür geleceği için mücadele etmekten geçmektedir.

*Bu makale ABD/İsrail’in İran’a yönelik saldırısı gerçekleşmeden önce yazılmış ve Özgür Gelecek Sayı 347. sayısında yayımlanmıştır.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu