GüncelMakaleler

POLİTİK GÜNDEM | Emperyalist Paylaşım ve Hegemonya Savaşına Karşı Halkların Birliği ve Direnişini Büyütelim!

"Lenin’in bir paylaşım savaşı durumunda komünistlerin, haksız-gerici savaşı bir iç savaşa çevirme, kendi hükümetlerinin yenilgisi ve sosyalist bir iktidarın kurulması için çalışma ilkesi geçerliliğini korumaktadır."

ABD emperyalizminin Siyonist İsrail’le birlikte İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırı ikinci haftasına yaklaşıyor. ABD emperyalizmi bir süredir, rakip emperyalist güçler karşısında giderek etkisini kaybeden hegemonyasını yeniden tesis etmek ve içinde debelendiği krizi aşmak adına yeni bir konsepti devreye soktu.

Bu, ABD’nin içeride ve dışarıda daha agresif, saldırgan bir politikaya yönelmesi şeklinde karşılık buldu. İçeride eğitim, sağlık vb. pek çok alanda yeni neo-liberal politikalar yaşama geçirilirken buna paralel göçmen ve yabancı düşmanlığı da devreye sokuldu. “Önce Amerika” veya “Amerika’yı yeniden büyük yap” sloganı küresel ölçekte, ABD’nin giderek sarsılan otoritesinin de bir itirafı niteliğinde.

ABD, uzun yıllardır hasımları durumundaki Rusya ve Çin’in etrafında biraraya gelen rakip emperyalist güçlerin artan ekonomik, siyasi ve askeri gücü karşısında gerek ekonomik gerekse de askeri alanda daha saldırgan bir doktrini benimsedi. Bu bağlamda, uluslararası yerleşik hukuktan açıkça güçlülerin hukuku dönemine girildi. Başka bir deyişle, ABD yüzündeki maskeyi atarak kartlarını açıkça ortaya koydu. Savunma Bakanlığı’nın adının Savaş Bakanlığı olarak değiştirilmesi, Amerika kıtasından Asya’ya, Pasifik’ten Kafkaslar’a ve Ortadoğu’ya kadar dünyanın dört bir yanında yaşama geçirdiği domine edici, tahakkümcü, dengeleri sarsıcı ve müttefiklerini dıştalayan tutumu da bunun göstergesi.

ABD, krizleri giderek sıklaşan emperyalist kapitalist sistemin jandarması pozisyonuyla bu krizlerden en fazla etkilenen durumundadır. Rakipleri karşısında, mevcut konumunu korumak adına hem ekonomik hem de siyasi hem de askeri alanlarda daha domine edici bir tutuma yöneldi. D.Trump gibi bir emlak tüccarının devlet başkanlığına seçilmesi de bu yönelimin ve ihtiyacın bir sonucu olarak gündeme gelmiştir. Bu bağlamda, bir kez daha söylemek gerekir ki, yakın zamanda ABD’nin dışarıda ve içeride yürürlüğe soktuğu “sıradışı” söylem ve uygulamaların D.Trump’ın kişiliği ve hezeyanlarıyla bir ilişkisi yoktur.

D.Trump’ın, ABD hegemonik gücünün stratejik yönelimindeki payı, önceki halefleri kadardır; kamuoyunu oyalama, manipülasyon ve kitleleri bir sonraki seçime kadar mevcut politikalara angaje etme.

ABD’nin İran’a yönelik saldırısı, Münih Güvenlik Konferansı’nda AB liderlerinin itiraf ettiği üzere, bugüne kadar kapitalistler tarafından dünya halklarına anlatılan hikâyenin sonuna gelindiğinin somut bir kanıtıdır. Gelişmeler, emperyalistler arasındaki rekabetin yeni bir küresel düzen kurma rotasında yol aldığına işaret etmektedir. ABD emperyalizmi hegemonyasını, rakiplerinin geleceğe dair olası hazırlıkları ve projeksiyonları bağlamında yeniden yapılandırmakta ve küresel nizamı sarsarak, yeniden biçim vermeye çalışmaktadır.

Bu, I. ve II. paylaşım savaşlarının arifesinde tanık olduğumuz bir haldir ve küresel ölçekte bir paylaşım savaşına doğru taşların döşenmesinden başka bir anlam taşımamaktadır. Dünya enerji kaynaklarının önemli bir kısmını barındıran Ortadoğu’nun bu yeni düzenin parantezine alınacağı ise apaçıktır.

Siyonist İsrail eliyle Gazze’ye yönelik saldırganlık ve katliam, buradan Lübnan ve Suriye’ye uzanan haydutluk ile Esad rejiminin devrilmesini de bu kapsamda ele almak gerekir.

ABD, askeri olarak en büyük rakibi durumundaki Rus emperyalizmini dördüncü yılına giren Ukrayna savaşı ile önemli oranda meşgul etmiş ve yıpratmışken, Ortadoğu’da daha rahat yol almayı amaçlamıştır, ki, bu hedefin de belli bir mesafe kat ettiği de açıktır. İran, ABD emperyalizminin yeni bir küresel düzen hedefinde son derece kritik bir öneme sahiptir. Bu hem jeo-politik konumu hem de sahip olduğu enerji kaynakları bakımından böyledir.

ABD, Siyonist İsrail’i bir koç başı gibi kullanarak bölgede İran’a yönelik saldırı için sahayı uygun hale getirmiş ve harekete geçmiştir. ABD emperyalizminin Siyonizm’le birlikte İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırılar üçüncü paylaşım savaşına doğru atılmış daha büyük ve tehlikeli bir hamle olmuştur. Bu saldırı, kısa sürede küresel ekonomiyi de sarsmış, petrol başta olmak üzere enerji fiyatlarının fırlamasına neden olmuştur. İran bir tarafta ABD/NATO ve AB ile diğer tarafta Rus ve Çin emperyalistleri arasındaki hegemonya savaşında çok önemli bir kavşak olarak karşımızda durmaktadır.

İran’da, ABD’nin domine ettiği bir rejimin kurulması, NATO’nun doğrudan Rusya’ya komşu olması anlamına gelecektir. Diğer yandan da Çin’in, başta enerji alanında olmak üzere Kuşak ve Yol Projesi gibi uzun yıllardır yaşama geçirmeye çalıştığı küresel ölçekteki projeler ve hedefleri baltalanacaktır. Buradan hareketle, ABD/İsrail-İran savaşının kısa sürmeyeceği açıktır. Bu, uzun yıllardır bir savaş ekonomisi inşa eden İran rejimi ile ilgili olduğu kadar Rusya ve Çin’in stratejik çıkarları nedeniyle de böyledir. Tarihsel bir yönetme kabiliyetine sahip İran hakim sınıflarının ve onların bugünkü temsilcileri durumundaki Molla rejiminin, kısa sürede devrilmeyeceği açıktır.

ABD/Siyonist İsrail’in, İran’a yönelik saldırısı ve İran’ın karşı misillemeleriyle şimdiden binlerce insan yaşamını yitirmiştir. Emperyalist paylaşım ve hegemonya savaşı, bir kez daha işçi, emekçileri ve halkları hedef almıştır. Çatışmaların uzamasıyla başta İran olmak üzere bir bütün Orta Doğu halklarının daha fazla acı ve felaketle karşı karşıya kalacağına şüphe yoktur.

Emperyalist savaş karşısında pusulamız MLM ilkelerdir!

ABD/İsrail’in, İran’a yönelik saldırganlığının, demokrasi, insan hakları veyahut rejimin faşist karakteriyle uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığını söylemeye bile gerek yoktur. Bu iki gücün, bugüne değin dünyanın herhangi bir ülkesine barış, demokrasi veya özgürlük getirdiği görülmemiştir. Bu, eşyanın doğasına aykırıdır.

Bu konuda net olmak önemlidir; ABD/İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığına amasız-fakatsız karşı çıkılmalıdır. Emperyalist bir saldırganlık ve işgal sözkonusu olduğunda, eleştirilerimizin sivri ucu saldırının hedefindeki ülkeye, buradaki rejime değil saldırganlara yönelmelidir. Bugün, yalan olduğunu söyleme gereği bile bulmadığımız gerekçelerle İran’a saldıran ABD/Siyonist İsrail’dir. Devrimci-demokratik ve ilerici kamuoyunun, eleştiri oklarının hedefi kuşkusuz bu güçler olmalıdır. Bu tutumumuz, gerici İran Molla rejimini savunduğumuz, savunacağımız anlamına da gelmemektedir. Daha düne kadar özgürlük, eşitlik ve adalet talebiyle sokaklara çıkan İran halkı, korkunç bir zulüm cenderesine maruz bırakılmıştır.

İran halkının haklı mücadelesine karşı rejimin yanıtı gözaltı, tutuklama, yargısız infaz ve kitlesel kıyım olmuştur. ABD veya İsrail’in bu direnişi manipüle etmeye çalışması, İran halkının söz konusu taleplerine ve direnişine gölge düşürmez.

Buradan hareketle söylemek gerekir ki, İran’ın gerici Molla rejimi yıkılmalıdır. Bu yıkımın asli unsuru ve bu amacı gerçek kılacak yegane güç İran halkıdır. ABD ve Siyonizm, İran halkının haklı mücadelesini manipüle etmekte ve devrimci, ilerici özünden kopararak kendi emellerine angaje etmeye çalışmaktadır. İran Molla rejiminin bugünkü direnişi, İran halkının kolektif çıkarları ve geleceği adına değildir. Molla rejimi, İran’da İslam şeriatı üzerine inşa ettiği sömürü düzenini korumaya çalışmaktadır. Verdiği savaş bir avuç asalağın çıkarlarını koruyan sistemin sürdürülmesi amacı taşımaktadır.

İran’ın, ABD’ye ve İsrail’e karşı duruşu ve savaşımı gerek coğrafyamızda gerekse de Ortadoğu ve yerkürede, devrimci güçlerin, komünist ideolojinin etkisinin oldukça cılız olduğu bugünkü koşullarda yanlış bir şekilde anti-emperyalist olarak nitelenebilmektedir.

Bu hususta coğrafyamızda kimi devrimci, ilerici, sol güçlerin ya da İslami çevrelerin derin bir yanılgı içinde olduğunu söylemek gerekir. Ortadoğu’da yaşanan, iki gerici gücün kendi hegemonyaları ve çıkarları adına sürdürdüğü bir savaştır. Başka bir deyişle, haksız bir savaş söz konusudur. Halkların bu savaştan bir çıkarı yoktur. ABD üslerine füze atması Molla rejiminin faşist karakterini, binlerce insanı katlettiği, katledebileceği gerçeğini ortadan kaldırmaz.

MLM bilimi, gelişmeleri, toplumsal yaşamı, sınıf mücadelesinin perspektifinden yorumlar; işçi sınıfı ve ezilen halkların, demokratik halk iktidarı ve sosyalizm mücadelesinin geliştirilmesi perspektifiyle ele alır.

Bu pencereden bakıldığında, Mola rejiminin kazanması İran halkı üzerindeki tahakkümün artmasından başka bir anlama gelmeyecektir. Diğer yandan ABD emperyalizminin İran’da Molla rejimini devirmesi hem rakipleri karşısındaki üstünlüğü ele geçirmesi hem de enerji kaynaklarına sahip olması bakımından elinin güçlenmesi anlamına gelecektir.

Lenin’in bir paylaşım savaşı durumunda komünistlerin, haksız-gerici savaşı bir iç savaşa çevirme, kendi hükümetlerinin yenilgisi ve sosyalist bir iktidarın kurulması için çalışma ilkesi geçerliliğini korumaktadır.

Halkların düşmanı NATO’ya geçit vermeyelim!

İran’a yönelik saldırı, ABD/İsrail tarafından başlatılmış ve sahada onlar tarafından sürdürülüyor olsa da, savaşın tarafları sadece bu iki güç değildir. NATO, AB ve İngiltere, askeri, lojistik, istihbari ve ekonomik bağlamlar üzerinden doğrudan savaşın tarafıdır.  NATO’nun en büyük ordularından birine sahip TC açısından da bu gerçek bakidir. Türkiye’de başta İncirlik olmak üzere çok sayıda NATO üssü ile NATO’ya hizmet veren emperyalist üs ve askeri alan bulunmaktadır. TC, ABD/İsrail’in saldırganlığının açık bir destekçisidir. Savaşa doğrudan dahil olmaması bu gerçeği değiştirmez. TC, Malatya Kürecik Radar Üssü başta olmak üzere çok sayıda yerden, ABD ve İsrail’e anlık istihbarat vermekte, İsrail’le askeri ticaretini sürdürmektedir.

TC’nin bugün savaşın kenarında kalması uluslararası dengelerin bir sonucudur. Türk burjuvazinin taraflara itidal çağrısı yaparken bile İran rejimine aba altından sopa göstermesi de buna işaret etmektedir. TC’nin, komşu ülkelerle hiçbir zaman dostane bir ilişki içinde olmadığı, olamayacağı açıktır. Suriye’de Esad rejimini devirmek için TC devletinin yaptıkları, insanlık düşmanı cihatçı çetelerle kurduğu ilişki ve bugün onların temsilcisi Şara yönetimine biçtikleri paye de bunu anlatmakladır.

Savaşın uzaması ve Molla rejiminin çözülmesi durumunda bu “sağduyulu” ve “vakur” yaklaşımın terk edilmesi işten bile değildir. TC, NATO üyesi olarak bu emperyalist savaş aygıtının işlediği tüm suçlara ortaktır. NATO, Sovyetler Birliği’ne, sosyalizmin daha geniş bir coğrafyaya yayılması tehlikesine karşı kurulmuş anti-komünist faşist bir savaş ittifakıdır. NATO, sosyalizmde geri dönüşler yaşandıktan bir anlamda ortaya çıkış nedeni ortadan kalktıktan sonra da varlığını sürdürmüş, dünya halklarının, işçi sınıfı ve emekçilerin, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin karşısında konumlanmıştır.

Devrimci, ilerici ve muhalif güçleri susturma, baskı altına alma ve yok etme amacıyla kurulan anti-komünist kontr-gerilla örgütü Gladyo bir NATO örgütlenmesidir.

Halkların katili NATO’nun, 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenleyeceği zirveye karşı en geniş anti-emperyalist, anti-faşist güçleri, devrimci-ilerici kamuoyunu ve ezilen emekçileri biraraya getirmek, gelişmelerin bu aşamasında tarihsel bir sorumluluk olarak karşımızda durmaktadır.

En son 2004’te ABD’nin Irak’ı işgal ettiği dönemde İstanbul’da zirve düzenleyen NATO’nun, halklara karşı işlenecek yeni suçları bu topraklarda planlamasına izin vermemeliyiz. Bu anlamda, kuruluşunu ilan eden NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik çalışmalarını en güçlü şekilde sahiplenmek, geliştirmek ve büyütmek gerekir.

Coğrafyamızda NATO’ya ait üsler başta olmak üzere tüm emperyalist askeri üslerin kapatılması ve NATO’dan çıkılması talebi, emperyalist savaşlara karşı halkların birliği ve dayanışmasını güçlendirme şiarı, dört ay boyunca yürütülecek tüm çalışmalarda gündemde tutulması gereken başlıklardır. Emperyalist savaş karşıtı anti-emperyalist, anti-faşist bir bilinç geliştirmek, bu bilinci, işçi sınıfı ve geniş emekçi sınıfların yaşadığı derin yoksulluk ve zulme yönelik tepkileriyle birleştirmek andaki görevler arasındadır.

Türk burjuvazisi, bir kez daha bölgede büyük güçler arasındaki savaş ve çatışmayı daha fazla ranta çevirme, kasasını şişirme hedefiyle hareket etmektedir. ABD/AB emperyalistlerinin Orta Doğu’daki çıkarları hayata geçirilir ve çizilen çerçevede verilen görevler yerine getirilirken aynı zamanda yayılmacı hayaller adına ortaya çıkacak fırsatlar da kovalanmaktadır. Kuşkusuz bu eksende yol alınabilmesinin, savaş ve çatışma ortamından daha da zenginleşerek çıkabilmenin ön şartı içeride dikensiz bir gül bahçesinin yaratılmasından geçmektedir.

Savaşın başlamasından bu yana tek merkezden, tarafsızlık kisvesi altında yürürlüğe sokulan Türk şovenizmi ve milliyetçilik, “vatan savunusu” adı altında askeri harcamalarda yapılan artışların çıktısı, coğrafyamızda işçi sınıfı ve ezilen emekçi kitlelerin, Kürt ulusunun, Alevilerin, kadın ve LGBTİ+ların ve bir bütün olarak ezilenlerin mücadelesinin bulandırılması, bastırılması ve teslim alınmasıdır.

Sıkça vurgulanan “İç Cepheyi Tahkim”den de kasıt budur; Her türlü hak arama mücadelesinin savuşturulması ve bir sömürü cennetinin yaratılması!

Kürt ulusal sorununda, Türk burjuvazisinin son tahlilde hedeflediği de budur. Komisyon raporundan verilen mesaj da, Kürt ulusunun temel demokratik hak ve taleplerinin yok sayılacağıdır. Geçen bir yıllık zaman diliminde ne hukuki ne yasal düzlemde ne de pratikte en ufak bir adım atılmış değildir. Maksadın, savaş ikliminde içeriyi, burjuvazinin çıkarları etrafında konsolide etmek olduğu aşikardır.

Her şeye rağmen bugün işçi sınıfı ciddi bir hareketlilik içindedir. Sekiz bini aşkın Migros işçisinin kısa sürede tüm ülkeye yayılan ve çığ gibi büyüyen nihayetinde kazanımla sonuçlanan direnişini İzmir Kınık’ta Polyak maden işçileri takip etmiştir. Önümüzdeki günlerde işçi sınıfını direniş çizgisinde daha hareketli günler beklemektedir.

Mart ayı katliam ve direnişler ayıdır. 12 Mart Gazi-Ümraniye, 16 Mart Beyazıt, Halepçe ve 21 Mart Newroz gündemlerinin bağrında taşıyan Mart ayında, direniş ve isyanların coşkusu ve mücadele azmini daha fazla kuşanmalıyız!

Egemenlerin zulmüne, sömürü ve zulüm düzenine karşı 8 Mart’ta sokağa çıkan kadın ve LGBTİ+ların öfkesini ve direncini; zalim Dehaklara isyan bayrağını dalgalandıran demirci Kawa’nın şahsında Kürt halkının faşizme karşı geliştirdiği direnişin cüretini kuşanalım!

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu