
Türkiye Vegan Derneği (TVD) Kurucu Başkanı Ebru Arıman ile 3 Mart yaban hayatı günü üzerinden yaban hayvanlarına, doğaya dönük saldırıları, Türkiye’de yapılması planlanan COP31 zirvesini, dünyada yaklaşık 1 milyon türün yok olma riskiyle karşı karşıya olduğu gerçeğini vb. birçok konuyu konuştuk.
- 3 Mart Dünya Yaban Hayatı Günü geriden kalırken, AKP tarafından meclis gündemine getirilen Milli Parklar Kanun Teklifi yaban hayvanları ve ekoloji için ne anlama gelmektedir?
3 Mart Dünya Yaban Hayatı Günü’nün amacı, yaban hayvanlarının yalnızca “doğal miras” olarak değil, yaşam hakkına sahip canlılar olarak tanınması ve yaşam alanlarının korunmasıdır. Ancak Türkiye’de gündemde olan Milli Parklar Kanun Teklifi bu yaklaşımın tam tersini temsil ediyor. Teklif, uzun süredir hayvan, doğa ve insan hakları alanında karşılaştığımız etik, bilimsel ve anayasal temelden uzak kamu anlayışının devamı.
“Kamu yararı” maskesiyle, yanıltıcı ve aldatıcı pazarlama taktikleri kullanılarak korunan alanların işletmeye açılması, yatırım ve kullanım baskısının artırılması söz konusu. Doğa, idari takdirle esnetilecek bir yatırım sahası değil, kamusal ve ekolojik bir varlıktır. Milli parklar da 49 ila 99 yıl süreyle devredilebilecek sermaye alanları değildir.
Bilimsel veriler son derece net. IPBES’in 2019 Küresel Biyoçeşitlilik Raporu’na göre dünyada yaklaşık 1 milyon tür yok olma riski altında. Bu yok oluşların en büyük nedeni ise insan kaynaklı habitat kaybı ve parçalanması. 1970’ten bu yana, dünya genelinde izlenen omurgalı yaban hayvanı popülasyonlarında ortalama %69’luk bir düşüş yaşandığı da raporlanmış durumda.
Ekosistemler parçalandığında yalnızca bir alan kaybedilmiyor; su döngüsü, toprak sağlığı, bitki çeşitliliği ve türler arası ilişkiler de geri dönülmez biçimde zarar görüyor.
Her şeyden önce etik açıdan doğayı ve hayvanları mal ve kaynak statüsüne indirgemek kabul edilemez. Bilimsel açıdan ekosistem bütünlüğü ve biyoçeşitlilik yoğun insan müdahalesiyle zaten korunamaz; parçalanarak koruma olamayacağı çok açık. Hukuki açıdan ise Anayasa’nın 56. maddesi devlete çevreyi / doğayı / insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını koruma yükümlülüğü yüklüyor, fakat kanun teklifiyle bu yükümlülük de sermayenin yatırım kolaylığı adına ortadan kaldırılıyor. Dolayısıyla düzenleme, korumayı güçlendirmek yerine idarenin izin ve kullanım alanını genişletiyor, sermayeye uzun süreli tasarruf imkânı açıyor. Burada koruma yetkisini artırmak yerine kullanım yetkisini büyüten; şahıslara ve özel şirketlere neredeyse sınırsız bir sömürü alanı açan yıkıcı bir yaklaşım görüyoruz.
- COP 31 (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansları)’in, 9-20 Kasım 2026’da Antalya’da yapılacak olmasını bu bağlamda nasıl görmek gerekir?
Türkiye’nin Antalya’da ev sahipliği yapacağı COP31 yaklaşırken bu çelişkiler daha da görünür halde. Uluslararası platformlarda iklim ve doğa koruma taahhütleri verilirken, içeride korunan alanların yatırım projelerine açılması iklim politikalarının inandırıcılığını ciddi biçimde zedeliyor.
Üstelik sorun yalnızca bu kanun teklifiyle sınırlı değil. Hayvan kaynaklı gıda sistemlerinin, hayvancılığın ve hayvan tüketiminin iklim krizinin en temel sebeplerden biri olduğu gerçeği hem devletler hem de sivil toplum kuruluşları düzeyinde politik, ekolojik ve etik olarak görmezden geliniyor. İklim krizinden en çok etkilenen topluluklar ve türler sayılırken hayvanlar çoğu zaman unutuluyor. Hayvanlar ve hayvan kaynaklı gıda sisteminin insana, hayvana ve gezegene verdiği ölümcül zararlar neredeyse hiç konuşulmuyor. Oysa Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %14–15’i hayvancılık sektöründen kaynaklanıyor. Metan gazı ise 20 yıllık zaman diliminde karbondioksite kıyasla yaklaşık 80 kat daha güçlü bir ısı tutma potansiyeline sahip. Buna rağmen yine geçtiğimiz haftalarda açıklandığı gibi hayvancılık teşviklerinin artırılması ve bitki bazlı gıda sistemlerinin desteklenmemesi, iklim hedefleriyle açık bir çelişki oluşturuyor.
İklim krizi yalnızca karbon hesaplarından ibaret değil. Ormanların, sulak alanların, okyanus ve denizlerin, bitki çeşitliliğinin, toprağın ve yaban hayatının bütüncül korunması iklim politikalarının temeli olmalıdır. Bu nedenle TVD olarak çağrımız açık: Koruma statülerini sermaye çıkarları uğruna zayıflatan değil, habitat bütünlüğünü, iklim dengesini ve insanlar ile birlikte hayvanların yaşam hakkını esas alan gerçek bir koruma rejimi hayata geçirilmelidir. Meslek örgütlerinden milletvekillerine, bireylerden STK’lara kadar toplumun tüm kesimlerince yaşamdan yana, doğadan yana tutum alınmalı, sermaye baskısına karşı net bir tavır sergilenmeli. Bu teklif acilen TBMM gündeminden geri çekilmeli.
- “Avcılık”, “Kaçak Avcılık” ile hayvanlar, vahşi madencilik, plansız enerji yatırımı ile yaban hayatı katledilmektedir, buna karşı neler yapılmalıdır?
Bugün yaban hayatı temelde sistematik kamu politikalarıyla baskı altında. Bir tarafta TVD olarak 2020–2023 yılları arasında Türkiye genelinde açtığımız ve büyük bölümünü kazandığımız davalarda da gördüğümüz gibi, “yasal avcılık” politikaları hayvanları kota, popülasyon ve ekonomik değere indirgeyen ticari bir yaklaşımı kurumsallaştırıyor.
Mecliste oylanan Milli Parklar Kanun Teklifi’nde kaçak avcılığın adeta teşvik edilmesi de bunun bir parçası. Çünkü bu düzenlemede kaçak avcılık yapanların avcılık belgelerinin artık kalıcı olarak iptal edilmemesi yer alıyor ve iki yıl sonra bu şahısların yeniden hayvan öldürebilmesine izin veriliyor. Yani yasal olarak izin verilen avcılık ve av turizmi halihazırda etik ve ekolojik olarak sorunluyken, ilgili maddeyle kaçak avcılığın devlet eliyle daha fazla teşvik edileceğini görüyoruz.
Diğer tarafta ise süregelen madencilik, enerji projeleri, büyük altyapı yatırımları ve turizm baskısı nedeniyle hızla parçalanan habitatlar var.
Bu iki süreç aslında aynı politik-ekonomik paradigmanın ürünü: Doğanın metalaştırılması. “Kota”, “popülasyon yönetimi”, “stok” veya “av turizmi” gibi kavramlar sömürmeyi ve öldürmeyi teknik bir meseleye indirgeyip meşrulaştırıyor, normalleştiriyor. Oysa etik ve ekolojik açıdan bakıldığında eğlence, spor ya da turizm geliri gerekçesiyle hayvanların ve yaşam alanlarının katliamını hedefleyen hiçbir politika “kamu yararı” ve “doğa koruma” iddiasıyla savunulamaz, savunulmamalıdır.
Madencilik ve enerji projeleri de yalnızca alan kaybı yaratmıyor. Habitat parçalanması, su kaynaklarının kirlenmesi, ağır metal kirliliği ve gürültü kirliliği gibi etkiler hayvanların üreme ve göç davranışlarını doğrudan etkiliyor. Bilimsel çalışmalar madencilik faaliyetlerinin ağır metaller yoluyla besin zincirine girerek yaban hayvanlarının bağışıklık sistemi ve üreme sağlığını ciddi biçimde etkileyebildiğini gösteriyor.
Ayrıca küresel ölçekte yapılan çalışmalar, madencilik faaliyetlerinin dünya çapında yaklaşık 50 milyon km² doğal habitatı “etki halkalarıyla” doğrudan etkileyebildiğini ortaya koyuyor. Türkiye’de bu tabloyu ardı ardına ve çok açık biçimde görüyoruz.
Akbelen Ormanı’ndan Kaz Dağları’na kadar Türkiye’nin dört bir yanına yayılan altın/kömür madenciliği faaliyetleri ve HES ile inşaat projeleri, mahkemelerin yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarına, “ÇED gereklidir” raporlarına rağmen, doğanın sermaye çıkarları uğruna nasıl sistematik biçimde tahrip edildiğini gösteriyor. Bu yalnızca ekosistemleri değil, bölge halklarını doğrudan etkileyerek yerlerinden ediyor, daha büyük bir yokluğa sürüklüyor.
“Doğa koruma yalnızca türleri değil, ekosistemlerin bütününü, hayvanların yaşam hakkı için topyekûn bir kamu politikası gerektirir”
Bu nedenle yapılması gerekenler çok açık: Avcılık politikalarının “yasal” ve “yasadışı” ayrımı olmaksızın tamamen terk edilmesi, özellikle korunan alanlarda madencilik ve enerji yatırımlarının yasaklanması, habitat bütünlüğünü esas alan ekolojik planlama yapılması ve düşük emisyonlu etik ve adil bitki bazlı gıda sistemlerine geçilerek, hayvanların, doğanın ve dezavantajlı toplulukların sömürülmesini temel alan hayvan kaynaklı gıda sistemlerinden vazgeçilmesi şart. Çünkü doğa koruma yalnızca türleri değil, ekosistemlerin bütününü, hayvanların yaşam hakkını ve toplulukların ekolojik adaletini esas alan topyekün bir kamu politikası gerektirir.
- Ülkeler hayvanları ve doğayı “güvenlik” gerekçesi ile katletmekte, sürdürülen savaşlarla bu süreç daha da derinleşmektedir. ABD-İsrail’in İran saldırı ile savaş daha geniş bir bölgeye yayıldı. Bu yaban hayatı ve yaşadığımız ekolojik sistem için ne anlama geliyor?
Savaş yalnızca insanlar için değil, doğa için de büyük bir yıkım meydana getiriyor. Bu nedenle ekoloji literatüründe giderek daha fazla kullanılan bir kavram var: ekokırım (ecocide). Bombardımanlar, askeri hareketlilik, altyapı yıkımı ve kimyasal kirlilik yalnızca şehirleri değil, ekosistemleri de yok ediyor ve ekosistemin kendini yenileyemeyecek kadar ağır darbe almasına sebep oluyor. Patlamaların yarattığı gürültü ve titreşimler birçok hayvan türünün ses ve ısı stresiyle karada ve denizlerde yaşam alanlarını terk etmesine yol açtığı gibi, hayvanların göç yolları ve üreme davranışlarının bozulmasına sebep oluyor, hatta toplu ölümlerine yol açıyor.
Habitatların bombalanması ve tahribi ile mayınlar ve askeri altyapı nedeniyle türlerin göç yolları parçalanıyor, bu süreçte kaçak avcılık arttığı gibi denetimlere de tabi olamıyor; yangınlar, petrol sızıntıları ve kimyasal kirlilik yine habitatları, içinde yaşayan irili ufaklı tüm canlıları ve insanları zehirleyerek kısa ve uzun vadeli ölüm ve hastalıklara yol açıyor.
BM Çevre Programı (UNEP) verilerine göre, dünyadaki biyoçeşitlilik açısından en zengin bölgelerin yaklaşık 2/3’ü son 60 yılda en az bir kez çatışmaya sahne olmuş durumda. Dünya çapındaki ordular ve askeri faaliyetlerin de, dünyadaki toplam sera gazı emisyonlarının yaklaşık %5,5’inden sorumlu olduğu rapor ediliyor.
Araştırmalar savaş bölgelerinde yaban hayvanı popülasyonlarının bazı türlerde %90’a varan oranlarda azalabildiğini gösteriyor. Ayrıca askeri faaliyetler habitat parçalanmasını hızlandırarak kaçak avcılığı ve insan – hayvan karşılaşmalarını artırıyor.
“Doğa savaşın tarafı değildir ama savaşın ilk kurbanlarından biridir”
Örneğin; Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana yapılan araştırmalar, yaklaşık 3 milyon hektar doğal alanın zarar gördüğünü ve ülkenin korunan alanlarının yaklaşık üçte birinin savaş etkisi altında kaldığını ortaya koydu. Aynı şekilde Filistin’de özellikle Gazze’de yoğun bombardıman nedeniyle tarım alanlarının ve bitki örtüsünün büyük bölümü yok edilmiş durumda, su kaynakları ve toprak ciddi kimyasal kirlilikle karşı karşıya. Bugün saldırıların hedefindeki İran ise biyolojik çeşitlilik açısından kritik bir ülke.
Örneğin dünyanın son Asya çitası (Asiatic cheetah) popülasyonu büyük ölçüde İran’da bulunuyor ve sayılarının 20’den az bireye kadar düştüğü tahmin ediliyor. Aynı şekilde Persian leopard, Persian onager ve Asiatic black bear gibi birçok nadir tür de bu coğrafyada yaşıyor. Süregelen çatışmalar sadece kara ve su canlılarını değil, hava koridorlarını da etkiliyor.
Örneğin; göç eden kuş türleri için önemli bir rotada bulunan Afganistan güzergahında, göç eden kuş sayısının %85 oranında düştüğü bildirilmiş durumda. Nesli tehlike altındaki Sibirya turnalarının göç yollarının bozulduğu ve bölgedeki bazı kuş popülasyonlarının tamamen kaybolduğu biliniyor. 1991 Körfez Savaşı’nı hatrlarsak; yaklaşık 11 milyon varil (yaklaşık 1,5 milyon ton) ham petrol denize boşalmış, tarihin en büyük çevresel felaketlerinden biri yaşanmıştı. Sızıntının ilk aylarında sadece Suudi Arabistan kıyılarında 30 binden fazla deniz kuşunun doğrudan petrolle temas ederek öldüğü tahmin edilmiş, bazı yerel deniz kuşu türlerinin popülasyonlarının %22 ile %50 arasında azaldığı görülmüştü. Aynı şekilde mangrov ormanlarının ve tuzcul bataklıkların yaklaşık %50’si yok olmuş, kıyıdaki küçük organizmaların ölüm oranı bazı bölgelerde %90’ı aşmıştı. Bölgeye üremeye gelen deniz kaplumbağaları petrol tabakalarıyla kaplanmış, bu durum yüksek mortaliteye ve üreme başarısızlığına yol açmıştı. Bölgeye özgü ve nesli tehlike altında olan dugonglar, petrolün ana besin kaynakları olan deniz çayırlarını kirletmesi ve zehirlemesi nedeniyle ciddi risk altına girmişti. Körfez’deki mercanların yaklaşık %50’si ise sızıntıdan etkilenerek mercanların toplu ölümlerine yol açmıştı.
Bölgedeki balık popülasyon yoğunluklarının da, sızıntıdan iki yıl sonra en düşük seviyelerine gerilediği kaydedilmişti. Yani savaşlardan kaynaklanan ekolojik felaketin etkileri on yıllar boyunca sürüyor ve zincirleme bir şekilde tüm yaşamı, canlılığı etkiliyor.
Doğa savaşın tarafı değildir ama savaşın ilk kurbanlarından biridir. Bu nedenle TVD olarak şunu vurguluyoruz: Doğa koruma, aynı zamanda barış politikalarını teşvik edici bir işlev, gereklilik olarak görülmeli. Ekosistemlerin korunması, hayvanların yaşam hakkı ve türler arası adalet; militarizmden, sömürüden ve ekokırımdan bağımsız düşünülemez. Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey yeni savaşlar değil, yaşamı savunan ekolojik ve bütüncül bir siyaset anlayışıdır.



