
Emperyalistler ve suç ortaklarının, dünya halklarına ve ezilen uluslara karşı her türlü baskı araçlarını devreye koydukları, gelişmiş silahlarla vahşice kanlarını akıttıkları bir dönemden geçiyoruz. Bu haydutlar, ezilen halklara-ilerici ve devrimci güçlere karşı mücadelede hiçbir kural tanımıyorlar; sömürü ve soygun düzenlerine itaat etmeyen herkese modern köleliği dayatıyorlar.
Kısacası egemen burjuva sistemi, geniş halk yığınlarını sömürme ve onlar üzerinde tahakküm kurma özgürlüğünün selameti için, diğer tüm özgürlük alanlarını daraltmayı, yok etmeyi-yok saymayı varlığını sürdürmenin bir gerekçesi olarak görüyor. Burjuva egemenlik sisteminin tüm militarist, yargısal kurumları bu karşı-devrimci politikayı uygulamakla meşgul. Bu nedenle halktan topladıkları vergilerle her geçen gün daha fazla silahlanıp, militarist kurumlarını güçlendiriyorlar; işçilerin-emekçilerin, ezilen ulus ve baskı altında olan inanç gruplarının demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi karşısına dikiliyorlar.
Tarihi tecrübelerle bilinir ki, zor ancak zorla alt edilir. Bu nedenle karşı-devrimci zorun olduğu her yerde devrimci zor kaçınılmazdır. Karşı-devrimci zorun boyutu, kullanılan silahların öldürücü-yıkıcı gücü nasıl olursa olsun, tarihin itici ve yaratıcı gücü olan halkların örgütlü mücadelesi karşısında yenilmeye mahkumlar. Dün olduğu gibi, bugün de asıl olan, tarihin bu itici gücünü harekete geçirmektir. Keza, an itibariyle sömürücü egemen güçlerin sürmekte olan bu sınıf savaşımında geçici başarılar elde ettikleri doğrudur. Bu başarılarda sahip oldukları tekniğin rolü de inkâr edilemez. Dahası tekniğin, tarihin her döneminde savaş meydanlarında sonuç üzerinde etki edecek bir rolü olmuştur. Ama sonuç itibariyle tayin edici olan silah değil, insan öğesidir.
V.İ.Lenin,1919’da Doğu Halkları komünist örgütlerinin İkinci Tüm Rusya Kongresinde iç savaş deneylerinden söz ederken şunları ifade etmiştir: “Onlar (Doğu Halkları) ne kadar güçsüz olurlarsa olsunlar, mücadelede teknolojinin bütün harikalarını ve bütün savaş sanatını kullanan Avrupalı zalimler ne kadar kudretli görünürlerse görünsünler, ezilen halkların giriştiği bir devrimci savaş, milyonlarca emekçiyi ve sömürülen insanı ayaklandırmayı gerçekten başarabilirse, kendi içinde büyük imkanlar ve mucizeler taşır.”
İşte sınıf düşmanlarımızın sahip olduğu üstün teknolojiye karşı asıl odaklanılması gereken ana nokta, on binleri, milyonları kucaklayan devrimci bir savaşın örgütlenmesi ve geliştirilmesidir. Devrimci savaş, kalabalıklara yaslandıkça SİHA’ların, İHA’ların hiçbir hükmü kalmaz. Çünkü sınıf kavgasında harekete geçirilen kalabalıklar bir orman gibidir; örgütlenen bu kalabalıkların yaşadığı her ev bir sığınaktır. Bu orman ve sığınak deryasında hiçbir silah, devrimci savaşı durduramaz.
Açık ki, güncel bağlamda asıl sorunumuz geniş halk yığınlarını yürüttüğümüz haklı ve meşru mücadelenin bir parçası haline getirememekten kaynaklanmaktadır. Kitlelerden kopuk, kalabalıklarla birleşmeyen devrimci bir hareketin özneleri, ideolojik olarak yozlaşırlar, fiziki olarak düşmanın saldırılarına karşısında açık hedef haline gelir.
Dolayısıyla bugün devrim ve sosyalizm mücadelesinde sınıf düşmanlarımızın geçici de olsa elde ettikleri başarıların nedenlerini sorgularken, ideolojik temelli sorgulamayı, kitle çizgisi vb. sorunlar üzerinde durmayı daha çok önemsemeliyiz. Bu konuda hatalarımızı düzeltme, eksikliklerimizi giderme bakımında ileriye doğru atacağımız her adım, bizi çelikleştirir. Sorgulama, yeni doğru bilgilere ulaşmayı-yetkinleşmeyi de içerir. Bilgi birikimi, canlı fikirlerle iç içe olma gerçeği, yaratıcı politikaların geliştirilmesine kapı aralar. Bu durum, askeri meseleler için de geçerlidir. Dolayısıyla devrimci savaşta insan unsurunun önceliği, siyasetin silahlara yön vermesi temel bir sorundur.
Zaferi getiren nedir?
Hiç kuşkusuz, tüm bu nesnel gerçekliğe rağmen, taktik olarak bir savaşın gidişatı üzerinde silahlar önemli bir etkide bulunur. Silahların gelişim düzeyi beraberinde taktiksel anlamda savaş cephesinde bir dizi değişikliği getirebilir. Ama son tahlilde, savaşın kaderini insan unsuru belirler. Burada kilit sorun, savaş sanatını gelişen teknolojiye uygun olarak yeniden yaratıcı bir tarzda icra etmeyi başarabilmektir.
Tekniğin gelişimi ile taktik olarak yürütülen savaş biçimleri arasındaki ilişki üzerine yürütülen tartışmalar, bugünün sorunu değildir. 19. yüzyıldan beri benzer tartışmalar yürütülmektedir. Sözgelimi, yeni icat edilen her tüfekle birlikte insan unsuru hiçe sayılarak, zafer ilan eden anlayışlar olmuştur. Ama savaş meydanlarında çoğu zaman durum tam tersi istikamette cereyan etmiştir. Bundan hareketle Engels, şu gerçeğe işaret eder: “Askeri düşüncenin akışı tersine döndü. İnsanlar, savaşı kazanacak olanın tüfekler değil, insanlar olduğunu yeniden görmeye başladılar.”
Mao, “Silah, savaşta önemli bir unsurdur ama tayin edici bir unsur değildir; tayin edici olan eşyalar değil, insandır. Güç denemesi, yalnız bir askeri ve iktisadi mücadele değil, aynı zamanda insan gücünün ve moralinin mücadelesidir.” (Seçme Eserler, 2. Cilt, s. 141)
Devamla, “Bilinçli bir dinamik rol oynamak insanlara has bir özelliktir. İnsan savaş sırasında bu özelliğini kuvvetli bir şekilde ortaya koyar. Savaşta zafer ya da yenilgiyi, her iki tarafın askeri, siyasi, iktisadi ve coğrafi şartlarının, her iki tarafın yürüttüğü savaşın niteliğinin ve her birinin sahip olduğu uluslararası desteğin tayin ettiği doğrudur, ama zaferi yalnız bunlar tayin etmez; bütün bunlar kendi başlarına ancak zafer ya da yenilgi ihtimalini sağlar, ama tayin edici değiller. Tayin edici olabilmeleri için sübjektif çaba, yani savaşın yönetilmesi ve sürdürülmesi, insanın savaştaki dinamik rolü gereklidir.” (age, s. 150)
Nitekim yirminci yüzyılda nükleer silahlar dahil, teknolojik anlamda muazzam gelişmeler oldu. Buna rağmen enternasyonal proletarya, ezilen dünya halkları ve ulusları, bu silahları ellerinde bulunduran emperyalistlere, dünya gericiliğine savaş meydanlarında büyük yenilgiler yaşattılar. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra gerçekleşen demokratik halk devrimleri-sosyalist devrimler bu zorluklar içinde gelişmiştir.
Somuta uygun konumlanmak…
Bu sosyal ve ulusal kurtuluş savaşlarına öncülük eden parti ve örgütler, sınıf düşmanlarının silahlarına el koyarak, onlara karşı kullanmayı somut bir görev olarak belirlediler. Ve savaş ilerledikçe, bu görev daha geniş, daha yaygın bir şekilde yerine getirildi. Diğer bir anlatımla, düşman güçleri, gerilla cephelerine saldırırken, aynı zamanda gerillaya cephane de taşır oldular.
Devrim ile karşı-devrim arasında süren mücadelede, yalnızca devrimci güçler yeni deney ve tecrübeler elde etmeye yönelmiyor; karşı-devrimci güçler de aynı yönelim içine giriyorlar. Sahip oldukları geniş olanaklar, uluslararası planda almış oldukları çok yönlü destek, silah ve teknolojik imkanlarda yararlanma konusunda emperyalistler ve bağımlı ülkelerdeki işbirlikçi suç ortakları her zaman halk güçleri karşısında daha avantajlı bir durumdadır. Bu gerçek bir olgudur. Bugün özellikle hava sahasında düşmanın teknolojik anlamda sağlamış olduğu üstünlük, küçümsenmeyecek bir boyuttadır. Bu nedenle “artık savaşlar esas olarak karada değil, havada sürüyor, kazanılıyor” temelinde düşünceler giderek ağırlık kazanıyor. Oysa bu durum ne kadar gerçek bir olguysa, karada harekete geçilmediği sürece istenilen düzeyde sonuç alınmayacağı da bir o kadar gerçektir.
Diğer bir gerçek de şudur: teknolojik alanda yaşanan gelişmenin düşmana sunmuş olduğu avantajları asgari düzeyde boşa çıkaracak yeni mücadele biçim ve taktikleri geliştirilmediği sürece var olan zorluklar katlanarak devam eder. Devrimci hareketin bu gerçeği görerek, buna uygun yeni mücadele biçimlerine yönelmesi, somut duruma uygun olarak konumlanmanın en özlü ifadesi olacaktır.



