
Bilindiği gibi 2025 yılı, iktidar tarafından “Aile Yılı” ilan edilmişti. Bu ilan, devletin uzun süredir inşa ettiği ideolojik hattın yeni ve daha yoğun bir evresine işaret ediyordu. Bir yıl boyunca Cumhurbaşkanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve iktidar blokunun sözcüleri tarafından yapılan açıklamalarda “ailenin korunması”, “milli ve manevi değerlerin güçlendirilmesi”, “doğurganlık oranlarındaki düşüş”, “gençliğin yozlaşması” ve “küresel sapkın akımlar” gibi başlıklar ısrarla vurgulandı. Aile, bir kez daha toplumun “temel taşı” olarak kutsanırken, bu taşın çatladığı iddiası üzerinden topyekûn bir seferberlik çağrısı yapıldı.
İktidarın dilinde aile yalnızca bir sosyal birliktelik değil; aynı zamanda bir güvenlik meselesi, bir beka unsuru ve ideolojik bir mevzi olarak tarif edildi. 2025 “Aile Yılı” ilanı da tam olarak bu çerçevede, ekonomik krizden toplumsal çözülmeye, genç işsizliğinden kadınlara yönelik artan cinayetlere ve emek sömürüsüne kadar pek çok yapısal sorunun üstünü örten bir üst anlatı işlevi gördü.
Bu çerçevede yapılan açıklamalarda dikkat çeken bir başka unsur da, ailenin açıkça heteroseksüel, evlilik temelli ve cinsiyetçi bir hiyerarşi üzerine kurulu olarak tanımlanmasıydı. Kadın, bu anlatıda esas olarak annelikle özdeşleştiriliyor; erkek, ailenin “koruyucusu” ve “reisi” olarak konumlandırılıyordu. Çocuk ise hak öznesi bir bireyden çok, korunması ve yönlendirilmesi gereken bir “gelecek yatırımı”ydı. Böylece aile, eşitsizlikleri yeniden üreten ama sorgulanamaz bir kutsallıkla çevrelenen kapalı bir yapı olarak idealize edildi.
İktidar cephesinden gelen açıklamalarda sıkça tekrarlanan “aileyi tehdit eden unsurlar” vurgusu ise bu ilanı yalnızca bir tematik yıl olmaktan çıkarıp açık bir siyasal müdahaleye dönüştürdü. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı hedefe konuldu, LGBTİ+’ların varlığı “aile karşıtı ideolojiler” başlığı altında kriminalize edildi, kadınların yaşam tercihleri –çalışma, boşanma, çocuk yapmama hakkı– dolaylı ya da doğrudan sorgulandı. Böylece “Aile Yılı”, bir koruma vaadinden çok, kimin makbul, kimin tehdit olarak görüldüğünün ilan edildiği bir siyasal çerçeveye dönüştü.
Bu ilan, aynı zamanda iktidarın uzun süredir sürdürdüğü kültürel hegemonya arayışının da güncel bir hamlesiydi. Ekonomik rızanın üretilemediği bir dönemde, ahlaki ve ideolojik rıza mekanizmaları devreye sokuldu; aile, bu mekanizmanın merkezine yerleştirildi. Devlet, aileyi koruma iddiasıyla konuşurken, aslında kadınların, çocukların ve LGBTİ+’ların yaşamları üzerinde daha fazla denetim kurmanın meşruiyet zeminini örmeye çalıştı.
“Aile Yılı”, bu anlamıyla, yalnızca bir takvim düzenlemesi değil; toplumu yeniden hizaya sokma girişiminin sembolik başlıklarından biri olarak karşımıza çıktı.
Aileyi Kutsayıp Yoksulluğa Terk Etmek: “Aile Yılı” Söyleminin İkiyüzlülüğü
İktidarın 2025’i “Aile Yılı” ilan ederken kurduğu söylem, aileyi toplumun merkezine yerleştiren yüksek perdeden bir ahlaki çağrıya dayanıyordu. Ancak bu çağrının altı, ailelerin gündelik yaşamını belirleyen maddi koşullar söz konusu olduğunda hızla boşaldı.
Aile, söylem düzeyinde korunması gereken kutsal bir yapı olarak yüceltilirken; pratikte barınma, sağlık, eğitim ve geçim gibi en temel ihtiyaçlar piyasanın insafına bırakılıyordu. Bu çelişki, “Aile Yılı”nın bir sosyal destek programından çok, ideolojik bir örtü işlevi gördüğünü açığa çıkardı.
Bugün milyonlarca aile için barınma, başlı başına bir kriz alanı. Kira artışları, ücretlerin çok üzerinde seyrediyor; özellikle büyük kentlerde tek gelirli bir ailenin insanca bir konutta yaşaması neredeyse imkânsız. Devletin aileyi koruma iddiasına rağmen, sosyal konut politikaları diye bir gündemi bulunmuyor; aileler ya borçlanmaya ya da güvencesiz yaşam koşullarına mahkûm ediliyor.
Sağlık alanında da benzer bir tablo söz konusu. Kamusal sağlık hizmetlerinin aşındırılmasıyla birlikte, özel hastaneler ve katkı payları aile bütçeleri için ciddi bir yük oluşturuyor. Çocukların, yaşlıların ve kronik hastaların bakım masrafları giderek artarken, bu yük çoğu zaman aile içindeki kadınların ücretsiz emeğiyle telafi edilmeye çalışılıyor.
İktidarın aileyi yücelten dili, bakım emeğinin cinsiyetçi biçimde aile içine hapsedilmesini normalleştirirken, devletin sorumluluğu görünmez kılıyor.
Gençler açısından tablo daha da çarpıcı. İktidar temsilcileri bir yandan evliliği ve çocuk sahibi olmayı teşvik ederken, diğer yandan gençlerin güvenceli bir işe, düzenli bir gelire ve bağımsız bir yaşama ulaşmasının önündeki yapısal engelleri ortadan kaldırmaya yönelik ciddi bir adım atmıyor.
Tam da bu noktalarda “Aile Yılı”nın ikiyüzlülüğü belirginleşiyor: Aile, söylemde kutsanıyor; ancak yaşamı sürdürülebilir kılacak koşullardan yoksun bırakılıyor. Bu çelişkili zemin üzerinde yükselen “aileyi koruma” politikaları ise kısa sürede kadınların, çocukların ve LGBTİ+’ların haklarına yönelik yeni müdahalelerin meşruiyet aracına dönüşüyor.
Söylemden Müdahaleye: “Aile Yılı”nın Şiddet, Nefret ve Yasayla Kurulan Rejimi
“Aile Yılı” ilanıyla birlikte kurulan ideolojik çerçeve, 2025 boyunca yalnızca sembolik açıklamalarla sınırlı kalmadı; kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarına doğrudan müdahale eden somut politikalara, uygulamalara ve saldırılara dönüştü.
Kadına yönelik şiddetle mücadele alanında bu dönüşüm özellikle çarpıcıydı. 2025 boyunca kadın cinayetleri ve “şüpheli” kadın ölümleri artarken, iktidar cephesinden gelen açıklamalarda şiddetin yapısal nedenleri yerine “aile içi sorunlar”, “iletişim eksikliği” ya da “ahlaki çözülme” vurguları öne çıkarıldı. Kadınların yaşam hakkı, bir kez daha “aile bütünlüğü” söyleminin gölgesine itildi. Şiddeti önlemekle yükümlü devlet mekanizmaları ortada görünmezken, kadınlara yönelik politikalar daha çok “sabır”, “uzlaşma” ve “ailenin korunması” ekseninde şekillendi.
“Aile Yılı” söylemi, LGBTİ+’lara yönelik nefret dilinin kurumsallaşması açısından da bir eşik işlevi gördü. İktidar temsilcilerinin konuşmalarında LGBTİ+ varoluşu giderek daha açık biçimde “tehdit”, “sapkınlık” ve “toplumsal bozulma” ile eş anlamlı hale getirildi. Bu dil, yalnızca söylemsel bir saldırı olarak kalmadı; kamu kurumlarına gönderilen yazılar, eğitim ve sosyal hizmet alanında kullanılan kavramların tasfiyesi, etkinlik yasakları ve polis saldırılarıyla somutlaştı. LGBTİ+’ların kamusal alandaki görünürlüğü daraltıldı; varoluşları bir hak meselesi olmaktan çıkarılıp güvenlik sorunu olarak ele alındı.
Kadının şiddet karşısındaki korunması, ekonomik bağımsızlığı ya da yaşam tercihleri değil; ailenin devamlılığı öne çıkarıldı. Çocuklar üzerinden kurulan söylem ise bu saldırıların en güçlü meşrulaştırma araçlarından biri oldu. “Çocukları koruma” iddiası, hem LGBTİ+’lara yönelik nefretin hem de kadınların yaşam alanlarını daraltan politikaların gerekçesi haline getirildi. Oysa çocuk yoksulluğu, eğitimde eşitsizlik ve çocuk işçiliği gibi yakıcı sorunlar karşısında aynı “hassasiyet” gösterilmedi.
Bu tabloyu bütün çıplaklığıyla görünür kılan örneklerden biri, 2025 yılında Dilovası’nda kadın işçilerin yoğunlukla çalıştığı Ravive Kozmetik fabrikasında çıkan yangın oldu. Yangında kadın ve çocuk işçilerin yaşamını yitirmesi, erkek egemen kapitalist sistemin söylemlerinin, emeğin gerçek koşulları karşısında nasıl çöktüğünü bir kez daha gözler önüne serdi. Dilovası, Antep, Çorlu gibi sanayi havzalarında kozmetik, temizlik, tekstil, gıda vb. sektörlerinde çalışan kadınlar; düşük ücret, uzun mesai, kayıt dışılık ve iş güvenliği önlemlerinden yoksunlukla kuşatılmış durumda. “Aile Yılı” ilan edilirken bu kadınlar, ailelerini geçindirebilmek için ölüm riskini göze almak zorunda bırakılıyor; çocuk işçiliği ise bu düzenin “istisnası” değil, süreklileşmiş bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Raviva Kozmetik yangınının ardından gelişen protestolar ise kadın emeğinin görünmezliğine karşı yükselen sınıfsal bir itirazı da açığa çıkardı. Kadın işçilerin ve örgütlerinin sokağa taşan tepkisi, iş cinayetlerinin kader değil, politik tercihlerin sonucu olduğunu bir kez daha hatırlattı. 2025 boyunca farklı sektörlerde yaşanan grevler, direnişler ve yerel işçi eylemleri; kadınların yalnızca şiddete değil, güvencesiz çalışmaya, yoksulluğa ve yaşamı tehdit eden üretim rejimine karşı da söz ürettiğini gösterdi. Böylece kadın mücadelesi, “aileyi koruma” söylemiyle perdelenmek istenen sınıfsal sömürüye karşı, yaşamı ve emeği savunan daha geniş bir politik hatta bağlandı.
Hukukun Yeniden Çerçevelenmesi: 11. Yargı Paketi ve “Aile” Merkezli Adalet
Yıl boyunca gündeme gelen yasa ve tasarı tartışmalarında “aileyi güçlendirme” başlığı altında, boşanmayı zorlaştıran düzenlemeler, nafaka hakkını tartışmaya açan öneriler ve toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını dışlayan metinler öne çıktı. Bu düzenlemeler, kadınların birey olarak haklarını değil, aile içindeki rollerini esas aldı.
2025’te gündeme gelen 11. Yargı Paketi, iktidarın “Aile Yılı” ilanıyla kurduğu ideolojik çerçevenin hukuk alanındaki karşılığını görünür kıldı.
Paket, resmi söylemde “yargının etkinliğini artırma”, “toplumsal barışı güçlendirme” ve “mağduriyetleri azaltma” gibi başlıklarla sunulsa da, içerdiği düzenlemeler özellikle kadın ve LGBTİ+lar açısından ciddi bir saldırıya işaret ediyor. Kadın örgütleri ve hukukçular, paketin bazı maddelerinin şiddetle mücadelede yıllar içinde elde edilen sınırlı kazanımları dahi geriye götürme riski taşıdığına dikkat çekti. Buna rağmen Paket yürürlüğe girdi, tepkiler üzerine yeni infaz düzenlemesinde “kadın ve çocuklara karşı işlenen suçlar” muaf tutuldu.
Baskıya Karşı Israr: 2025’te Kadın Mücadelesi ve LGBTİ+ Direnişinin Yeniden Kuruluşu
2025, aynı zamanda mücadelenin biçim değiştirdiği, yeni araçlar geliştirdiği ve siyasal olarak keskinleştiği bir dönem olarak da öne çıktı. “Aile Yılı” söylemi etrafında örülen kuşatmaya rağmen, kadın hareketi ve LGBTİ+ mücadelesi, belirli oranda gerileme yaşasa, daha çok savunma pozisyonuna geçse de alanlardan çekilmedi. Kadın mücadelesi, 2025 boyunca en çok şiddetsizleştirme ve depolitizasyon çabalarına karşı kendini savundu.
Kadın cinayetleri ve “şüpheli” ölümler karşısında sokaklara çıkan kadınlar, devletin “aileyi koruma” adı altında şiddeti görünmez kılan diline karşı, yaşam hakkını merkeze alan bir karşı söylem üretti. 8 Mart ve 25 Kasım gibi tarihsel eşiklerin yanı sıra, yerel ve anlık eylemlerle de şiddetin münferit değil sistematik olduğuna dair ısrar sürdürüldü.
LGBTİ+ mücadelesi açısından 2025, kamusal alandan silme politikalarına karşı varoluşsal bir direnç yılıydı. Onur Haftası etkinliklerinin yasaklanmasına, basın açıklamalarının engellenmesine ve nefret dilinin kurumsallaşmasına rağmen, LGBTİ+’lar görünürlüğü tamamen kaybetmedi. Küçük, yerel, dağınık ama ısrarlı buluşmalar; dijital mecralar üzerinden kurulan dayanışma ağları ve hukuki mücadele biçimleri, baskının tek sesli bir sessizlik yaratmasına izin vermedi.
Bu dönemde öne çıkan bir diğer unsur, bakım emeği, yoksulluk ve şiddet arasındaki bağın daha açık biçimde politikleştirilmesiydi. Kadınlar, yalnızca şiddete karşı değil; aynı zamanda kendilerine yüklenen ücretsiz emek, güvencesiz çalışma ve sosyal desteklerin tasfiyesine karşı da söz üretti. Böylece mücadele, yalnızca kimlik temelli değil; sınıfsal ve toplumsal boyutları olan bir hatta genişledi.
2026’ya Giderken: Riskler, Olanaklar ve Mücadelenin Açık Uçları
2026’yla birlikte kadınların ve LGBTİ+’ların mücadelesi, iki yönlü bir basınç altında ilerliyor.
Bir yanda “Aile Yılı” ile kurumsallaşan ideolojik hat, hukuki düzenlemeler, idari yasaklar ve nefret dili aracılığıyla kalıcı hale getirilmeye çalışılıyor. Diğer yanda ise bu baskının yarattığı tahribat, aynı zamanda yeni dayanışma biçimlerini, yeni siyasal dilleri ve beklenmedik karşılaşmaları mümkün kılıyor.
En büyük risk, baskının olağanlaşması.
Şiddetin, ayrımcılığın ve hak gasplarının “normal” kabul edildiği; kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarının sürekli olarak savunma pozisyonuna iten ataerkil sistem, mücadeleyi yıpratmayı hedefliyor. Hukuki alandaki geri gidişler, cezasızlık pratiğinin derinleşmesi ve kamusal alanın daraltılması, 2026’ya taşınan en ciddi tehditler arasında duruyor. Özellikle aile merkezli politikaların kalıcı mevzuata dönüşmesi, hak mücadeleleri açısından uzun vadeli sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyor.
Ancak aynı süreç, olanakları da içinde barındırıyor. 2025 boyunca yaşananlar, kadın ve LGBTİ+ mücadelesinin yalnızca tepki veren değil; bilgi üreten, hukuku izleyen ve alternatif toplumsal ilişkiler kuran bir hat geliştirdiğini gösterdi.
Yerel dayanışma ağları, kadın örgütlenmelerinin birlikte hareket etme deneyimleri, sınıf, bakım emeği ve yoksulluk gibi başlıkların daha açık biçimde politikleştirilmesi, 2026’ya taşınabilecek güçlü bir birikim oluşturuyor.
Bir diğer önemli olanak, iktidarın aile merkezli söyleminin toplumsal gerçeklikle giderek daha fazla çatışması. Ekonomik kriz derinleşirken, aileyi kutsayan ama onu ayakta tutacak kamusal desteği sunmayan politikalar, geniş kesimler nezdinde ikna edici olmaktan uzaklaşıyor.
Bu çatlak, kadın ve LGBTİ+ mücadelesinin yalnızca “hak talebi” değil; yaşamı yeniden kurma iddiasıyla söz üretmesine alan açıyor.



