
“Ve son olarak, Prusya-Almanya’nın yürüteceği tek savaş, bir dünya savaşı olacak, üstelik şimdiye kadar hayal bile edilemeyecek boyutlarda bir dünya savaşı. Sekiz ila on milyon asker birbirlerinin boğazına sarılacak ve bu süreçte Avrupa’yı çekirge sürüsünden daha da çıplak bırakacaklar. Otuz Yıl Savaşları’nın yıkımları üç ila dört yıla sıkıştırılacak ve tüm kıtaya yayılacak; kıtlık, hastalık, orduların ve halkın barbarlığa sürüklenmesi…
Akut sefaletin ardından yapay ticaret, sanayi ve kredi sistemimizin geri dönüşü olmayan çöküşü, eski devletlerin ve geleneksel siyasi bilgeliğin evrensel iflasıyla sonuçlanacak ve taçlar düzinelerce çukura yuvarlanacak ve onları alacak kimse kalmayacak. Tüm bunların nasıl sona ereceğini ve savaştan kimin galip çıkacağını öngörmek kesinlikle imkansız. Tek bir sonuç mutlaka kesindir: evrensel yorgunluk ve işçi sınıfının nihai zaferi için koşulların yaratılması.” (Friedrich Engels, Borkheim’a Giriş, 1887)
Engels bunları yazarken Avrupa’da gerçekten de bir hayalet dolaşıyordu. Gittikçe palazlanan burjuva toplum, kendi mezar kazıcılarını da bağrında yaratmaktaydı. Dönemin dünyasına uygun bir şekilde enternasyonal bir ruhtan ödün vermeyerek hareket eden komünistler, askeri deneyimlerini geliştirmeye ve iktidar perspektiflerini sağlamlaştırmaya da başlamıştı. Paris Komünü ile birlikte proletarya diktatörlüğü somut nitelikler kazanmıştı.
Engels’in alıntıdaki öngörüsünün gerçekleşmesi 1914 yılında Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın patlak vermesine dek sürdü. Ancak bu geçen zamanda da militarizm, toprakların paylaşımı, sömürgelerin el değiştirmesi, bölgesel savaşlar, sömürge halkların imhası ve bastırılması gibi olgular durmaksızın yükselmiştir. Yükselen bu dalga karşısında Lenin, emperyalizmin, kapitalizmin en yüksek ve çürümekte olan aşaması olduğunu ortaya koymuştur. Dünyanın paylaşımı tamamlanmış, yeryüzünde tek bir toprak parçası dahi emperyalizmden bağımsız kalmamıştır. Artık sıra emperyalistlerin birbirlerinin boğazına sarılmasına gelmiştir.
Tarih, Engels’i haklı çıkardı. Gerçekten bu büyük savaşın ardından dünya büyük bir yorgunluk dönemine girmiştir. Aynı zamanda da sınıf mücadelesinin genişlediği, kitlelerin gittikçe radikalleştiği bir dönemin kapıları açılmıştır. 1914’te başlayan savaşın ardından “taçlar çukurlara yuvarlanmış”, Osmanlı, Rus, Alman ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları tarihe gömülmüştür.
Rusya’da komünistler yılmaz bir mücadeleyle geniş halk kitlelerini harekete geçirmiş, Lenin önderliğinde yeni tipte bir parti yaratılmış ve bu savaşın içerisinde Bolşevikler 1917 yılında iktidara yürümüştür. Çarlığın yıkılmasıyla devrimci iç savaş yıllarca sürmüş ve tüm gerici güçler devrimi boğmak için saldırıya geçse de Kızıl Ordu zafer kazanmıştır. Öte yandan Almanya’da savaşın bitmesine yakın, 1918’de ülke çapında başlayan ayaklanma, neredeyse bir yıl sürmüştür.
Ayaklanmanın başlangıcında ilan edilen cumhuriyet, bir iç savaşı doğurmuş ve sosyal-demokratların ihanetleriyle komünist hareket yenilgiye uğramıştır. Gücünü gösteren komünist harekete karşı gerici ve şovenist hareketler, Almanya’yı bitmek bilmeyen ekonomik zorlukların ve politik çalkantıların içerisine sürüklemiştir. Neticesinde Nazizm ortaya çıkmış ve bir diğer paylaşım savaşının tohumları kaçınılmaz olarak ekilmiştir.
Aynı şekilde İtalya’da 1919’da başlayan devrimci dönem de bu dalganın bir parçasıdır. Yükselen bu devrimci dalgaya karşı faşist çeteler, sanayicilerin ve toprak ağalarının da desteğiyle harekete geçmiş ve devrimci dönemi sönümlendirmiştir.
Bunun sonucunda Mussolini iktidara yürümüş ve İtalya’da yıllarca sürecek faşist iktidar dönemi başlamıştır. Avusturya-Macaristan’ın külleri arasından ayrı bir Avusturya cumhuriyeti ve Macaristan cumhuriyeti kurulmuştur. 1918’de kurulan Macaristan Cumhuriyeti, 1919’da komünistlerin kontrolüne geçerek kısa ömürlü Macar Sovyet Cumhuriyeti’ne dönüşmüştür. Ancak İtilaf Devletleri yoğun bir şekilde politik ve ekonomik izolasyon dayatmıştır. Sürmekte olan Bolşevik ihtilalinin korkusuyla Macaristan’daki süreç, karşı devrimci güçlerin askeri müdahalesiyle sona ermiştir.
Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın yarattığı tahribat ve Ekim Devrimi’nin yarattığı deprem, tüm Avrupa’yı etkisi altına almıştı. Savaşın, salgınların ve ekonomik bunalımların bağrında büyüyen komünist hareketin karşısında karşı devrimci güçler de dolayısıyla en gerici yüzlerini göstermeye başlamıştı. Emperyalizm çağında faşizm, kapitalizmin bir biçimi olarak kavramsallaştı ve hem kendisini sınıf hareketinin karşısına konumlandırdı hem de sınıfı bölecek ajitasyonlara girişti. Şovenizm, burjuva siyasette en önemli faktörlerden biri haline geldi.
“… Bu [savaş], silahlanmada karşılıklı üstünlük mücadelesinin gelişiminin bize ulaştığı, doruğa çıktığı ve nihayet kaçınılmaz sonuçlarını ortaya çıkardığı anın ihtimali. Bu, siz değerli prensler ve devlet adamları, bilgelikle eski Avrupa’mızı getirdiğiniz noktadır.
Ve size savaşın son dansını başlatmaktan başka bir seçenek kalmadığında, bu bizim için hiç de önemli olmayacaktır. Savaş bizi bir süreliğine arka plana itebilir, elimizden birçok kazanılmış üssü alabilir. Ama bir kez kontrol edemeyeceğiniz güçleri serbest bıraktığınızda, işler kendi seyrini izleyecektir: trajedinin sonunda yıkılmış olacaksınız ve proletaryanın zaferi ya gerçekleşmiş ya da kaçınılmaz hale gelmiş olacaktır.” (F.Engels, age)
Bu öngörüye dönüp baktığımızda Engels pek de yanılmış gözükmüyor. Birinci Paylaşım Savaşı’nda dahi ele aldığımız örnekler bir ispat niteliğindedir. Tüm bu toplumsal çalkantıların neticesinde patlak veren İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ise yine benzer şekilde proletaryanın zaferleriyle ya da kalkışmalarıyla sonuçlanmıştır; Çin’de devrim, Doğu Avrupa’nın faşizmden kurtuluşu vb.
Engels’in işaret etmeye çalıştığı şey emperyalistler arasında gelişen savaşların, bu devletlerin kırılgan yapılarının en belirgin olduğu dönemleri yaratmasıdır. Savaş makinelerini beslemek için inşa ettikleri silah sanayi, emekçilerden oluşan ordular, statükonun bozulmasının kitlelerde yarattığı çalkantı, açlık, hastalıklar…
Komünistler güçlerini hayatın kendisinde bulmalıdır. Bu sistemin herkese dayattığı rezalet yaşam, içindeki tüm çelişkiler, yani gerçeklerin ta kendisi en büyük dayanağımızdır. Hayatın doğal akışı bizden yanadır. Makineyi inşa eden, kullanan ve ölen burjuvazi değildir. İşte proletaryanın gücü buradan gelmektedir.
Elbette savaşlar işçi sınıfının mutlak zaferini garanti etmez. Çelişkileri derinleştirerek burjuva devletin kırılgan yapısını ortaya çıkarır. Engels’in işaret ettiği durum, Lenin’in önderliğinde vücut bulmuştur. Lenin’in emperyalist savaşı devrimci bir iç savaşa dönüştürme programı enternasyonalist komünizmin en önemli niteliğidir. Bu yaklaşım, günümüzde de hala belirleyici bir noktadadır. Aynı perspektiften hareket eden Mao ise uzun süreli halk savaşını kavramsallaştırmış ve askeri strateji yaklaşımlarıyla hem Kızıl Ordunun hem de devrimci iç savaş olgusunun biçimlerini geliştirmiştir.
Savaş elbette arzulanacak bir şey değildir. Ancak bilmek gerekir ki; burjuvazi halihazırda milyarlarca insanı onursuzca yaşamaya mahkûm etmektedir. Onların aşılmaz ve yenilmez sanılan güçleri aslında birer kâğıttan kaplandır! Yaklaşan kara bulutlar bizi korkutmamalıdır.
Kitlelere ve devrimci iyimserliğe yönelik saldırıların ortak noktası, hepsinin ölmekte olan sınıfın ideolojisine, yani metafiziğe, eski burjuva fikirlerine dayanmasıdır. Nihilizm, varoluşçuluk, revizyonizm, sağ oportünizm vb. felsefi açıdan çökmüş, kitlelere karşı güvensizlik ve korku duyan çarpık düşüncelere yönlendiren akımlardır.
Komünistlerin, bu olumsuzluk ve sinizm karşısında tek bir silahı vardır: Marksizm-Leninizm-Maoizm’de ifade edilen hakikat. Düşman ölüm için parazit gibi yaşarken, komünistler ölümle mücadele etmek için ayağa kalkmalıdır.



