GüncelMakaleler

ANI-ANLATI | “Karanlığı Aydınlığa Çevirenler: Beşler”

"Gösterdikleri hedefe doğru söz ve eylemlerimizi değiştirmeli, geliştirmeliyiz. İşte böyle tekrardan hayat bulur beş kızıl karanfil. Ateşi karanlığın üstüne sürenleri ancak böyle layığıyla anabiliriz"

Bugün 2 Şubat yoldaşlar. Kin ve öfkenin hüzün ve göz yaşıyla harmanlandığı bir gün. Beş kızıl karanfili kaybettiğimiz gün. Derya, Fatma, Gülizar, Nurşen, Sefagül… Beş kadın önderi, savaşçıyı kaybettiğimiz gün. Onlar zafere mahkumdular. Bedel ödemekten çekinmediler. Ne için bedel ödediklerinin bilincindeydiler. Dolayısıyla ölümlerini de küçülterek yendiler. Onlar sırtlarına yüklenmek istenen rolleri kabul etmediler.

Önce zihinlerini özgürleştirdiler, sonra mücadele ederek bulundukları alanlarda ön yargıyı ve ataerkiyi parçaladılar. Bizler onların yaşamından olduğu kadar ölümlerinden de öğrenmeliyiz. Hayatlarıyla, bizlere miras bıraktıkları izleriyle, yürüdükleri yolda benimsedikleri ilkelere sahip çıkmalıyız. Bugün matem günü değildir yoldaşlar. Neden mücadele ettiğimizi hatırlama, sorumluluk bilincimizi pekiştirerek basit kaygılarımızdan sıyrılma günüdür.

Özgür eşit dünyayı yaratabilmek için halkımızla el ele verme günüdür. Kitlelerden öğrenip kitlelere götürme günüdür. Bu amaçla yola çıkarken onları tanımak, yaşamlarını anlamak bizim için bir ihtiyaçtır.

Derya’yı anlatmak için önce anlamak gerekirdi. Devrimci olanda ısrarın, inadın vücut bulmuş haliydi. O kusursuz olan değildi. Kusurlarını gören onları düzelterek ilerleyendi. Yılgınlık lafının hayatında yeri yoktu. Yapılacak çok şey vardı. Sınıf mücadelesi kaynarken, çelişkiler derinleşirken yılgınlık da neydi? Halkının ona en çok ihtiyacı olduğu anda o nasıl basit kaygılara kapılabilirdi ki? En çok şimdi çalışmak lazımdı, en çok şimdi ilkelere bağlı kalmak lazımdı. İşte Derya bunu en iyi anlayanlardandı. Düşlediği özgür eşit dünya için en kıymetlilerini feda etmeye hazırdı. Öyle de yaptı. Gözünü kırpmadan canını dahi inandığı davasına feda etti. Yaşama bağlılığını ölümü kucaklayışıyla göstermişti. O yaşamak için ölümü hiçe sayanlardandı.

Yoldaşları onu türküler, şarkılar söylemeye çağırdığında dayanamaz hemen dahil olurdu çembere. Öyle severdi ki onları, öyle inanırdı ki onlara, dünyanın geri kalanının sesi ulaşmazdı Derya’ya. Sarsılmaz inancı öyle kuvvetliydi ki düşmanın zehirli yalanlarının bedenine tesir etmesi imkansızdı. Sevgiyle, inatla, inançla yaşadı. Zafere olan mahkumiyetinden dolayı ölümünü de küçülterek yendi. Yaşamaya ‘sevda’lı yoldaşı ancak hayatını şekillendiren ilkeleri benimseyerek anabiliriz.

Fatma gülümseyişiyle selamlardı insanları. Neşesi bir meşale olur umutsuzluğu, karanlığı siler geçerdi. Pamuk tarlalarında çalışırken bilenmişti düşmana olan kini. Yorulan bedeninde, akan damla damla terinde vücut buldu sarsılmaz iradesi. Anadilinde eğitim alamayan milyonlar için başladı mücadelesine. Bu sebeple okulundan atıldı. Şimdi onun yürüdüğü sokaklardan, onun oturduğu banklardan geçiyoruz belki de bilmeden. Dönüp bir bakın, Fatma’dan kalan anılardır onlar. Ezilenlerin safında bizlere miras bıraktığı mücadelenin izleri vardır oralarda.

Tahakkümü önce zihninden sonra yaşamından silmişti yoldaş. Onun için özel bir şey kalmamıştı. Artık biz olmuştu ve biz için mücadele edecekti. Ailesi onu vazgeçirmek için kardeşlerini okuldan almakla tehdit ettiğinde cevabı da bu durumun kanıtı niteliğinde olmuştu.

“Ben okuyamayan binlerce kız çocuğu için mücadele ediyorum. Okuldan alırsan onlar da yalnızca okuyamayan binlerin arasında olurlar.” demişti. Bu bilinçle örgütledi yaşamı. Vakti geldiğinde ise tarihsel misyonunu sıkı sıkıya kavradı. Biz yaşayalım diye feda etti canını. Biz mücadele ettikçe, onun değerlerini ve bağlandığı ilkeleri yaşattıkça Fatma da yaşayacaktı çünkü. Artık ölümsüzdü. Yoldaşın bizden ‘dilek’i de var gücümüzle ezilenden yana mücadele etmek oldu.

Gülizar yaşamıyla ve kararlı duruşuyla bugünümüzü aydınlatmaya devam ediyor. Ailesinin, çevresinin, toplumun ona yüklemeye çalıştığı rolleri reddedip özgürleşti. Üzerindeki hükümleri bir bir parçaladı. Kavgasında bir dönem geri düştü. Çocuğu vardı artık. Ona bakması gerekiyordu değil mi? Artık bir anne olarak evinde oturması, emeğinin görünmez kılındığı yere hapsedilmesi gerekiyordu. Yoldaş kabul etmedi bu yaşamı. Öfkesini yeniden biledi ve teker teker yüzleşti çelişkileriyle.

Hasret kaldığı kavgaya atılmak istiyordu yeniden. Düşman ise durmadan saldırmaya devam ediyordu. Gülizar tutuklanmıştı. Gerici zihniyet yine onu tahakküm altına almaya çalışmıştı. Fakat bu sefer yoldaş kararlıydı. Artık zihni zincirlerinden arınmıştı, özgür bir partizan olmuştu. Tekrar atıldı mücadeleye. Çocuklarını geride bırakmadı. Asıl çocukları için ilerledi. Onlar özgür bir yaşama sahip olabilsin, sömürü ve tahakküm bitsin diye atıldı kavgaya.

Yoldaş yaşamı kendi haline bırakmayıp müdahale etmeyi öğretti bize. Bize sunulan imkanları, reva görülen şartları kabul etmeyip nasıl mücadele etmemiz gerektiği konusunda bir pusula oldu. Hayatını bu davaya adadı ve bu uğurda feda etti. Özgür geleceğe olan ‘özlem’ini bıraktı bizlere de.

Nurşen bir komutandı. Kültürel feodalizmin, ataerkinin kendini var ettiği topraklarda duruşuyla eski olana meydan okuyor yeniyi yaratıyordu. Kadının özgürleşmesi için önderleşmesi gerektiğini anlamış ve o bilinçle hareket etmişti. Bizlere de bu özgürleşmenin reçetesini verdi. Girdiği ortamdaki erkek iktidarını yıkıyor lakin bunu kavga gürültüyle değil, ideolojik mücadelesi ve pratikte tavrıyla yapıyordu. Bu yanıyla ezilen cinsten tüm yoldaşlarına da ilham oluyordu. Ciddiyet ve disiplin, halkına karşı sevgi ve inançla harmanlanmıştı bedeninde. O yüzden girdiği her köyde yaş fark etmeksizin herkesin ama özellikle kadınların dikkatini çekerdi. Ona gıptayla bakardı çevresindekiler.

Nurşen mücadelenin gerektirdiklerini anlamıştı. Kaybettiği bütün yoldaşlarını mücadelede yaşatmaya yeminliydi. Özgür Kemal’in annesinin sözünü hatırlatıyordu kendisine: “Bizim ağlama damarımız yok, kin ve öfke damarımız var”. O da kin ve öfkesini kusuyordu düşmana. Yoldaşlarına ve halkına sıcak bir gülümsemesi, halk düşmanlarına ise sorulacak kanlı bir hesabı vardı. 31 Ocak günü devrim ve komünizm şehitlerini anma vesilesiyle şunları söylemişti: “Onları anmak, onları yaşamak, onlara layık olmak; andaki görevlerimize sıkı sıkıya sarılarak güçlü, yılmaz, yıkılmaz bir savaş örgütü yaratmaktır.” İşte yoldaş bu ‘emel’le yaşadı ve bu uğurda ölümsüzleşti gözünü kırpmadan.

Sefagül’ü anlamak belki de bir ihtiyaçtır bizim için. Mücadeleye yaklaşımı, politik bilinci, hayatını nasıl örgütlediği, görev ve sorumluluk bilinci bizler için bir kutup yıldızı niteliğindedir. Önemli, önemsiz ayırt etmeden anın ihtiyacına göre hayatını şekillendirmiştir. Bu yaklaşımla yapılması gerekeni anlamış faaliyet yürüttüğü her alanda bu disiplinle hareket etmiştir. Görevlerini ele alırken benimsediği yaklaşım daha önderleşmeden önce kendisini göstermiştir.

Yoldaşları gelip onu alsın diye beklediği köy evinde orta yaşlı bir kadın ona takılmak için şöyle demişti: “kızım sen çok zayıfsın, bu silahlar, çantalar çok ağır. Sen nasıl gerilla olasın? Sen gel bizim yanımızda kal.” Sefagül ise gülümseyerek yanıtladı: “merak etme şimdi zayıfım ama güçlenirim, önemli olan istektir. İstek olursa her şeyin üstesinden gelebilir insan.” Sahi istekti önemli olan. İsteyince cesaret edebilirdi insan. Tıpkı Mao yoldaşın söylediği gibi: “Hiçbir şey zor değildir, enginleri fethetme cesaretin varsa.” İşte Sefagül enginleri fethetme davasında bu benimseyişle belirlemişti rotasını. Artık düşmanın saldırıları işkenceleri de boşunaydı. O davasını sarsılmaz bir inançla sahiplenmişti çoktan. Yaşamını da bu inançla değiştirdi. Çünkü biliyordu değişmeyen değiştirmez, değiştirmeyen değişmezdi.

Her türden gericiliğe karşı mücadelenin bayrağını yükseltiyordu artık. O komünist bir kadın önder olmuştu. Toplumun ona biçtiği rolleri parçalamış ve özgür bir yaşamı tercih etmişti. Onu gören kadınlar şaşırıyordu. Nasıl oluyordu da bunca erkek bir kadının sözünü dinliyordu. Bu hayranlıkla karışık şaşkınlık, halkının Sefagül’e olan sevgisini hayli artırmıştı. Ciddiyeti ve disipliniyle de yoldaşları için de bir örnek teşkil ediyordu.

Sert ve politik eleştirileri yapıyor, kolektif olarak var olan eksikliklerin bir an önce giderilmesi için canla başla çalışıyordu. Lakin bu tutum yoldaşlarıyla arasında bir mesafe oluşturmuyordu. Aksine birinin konuşmaya ihtiyacı olduğunda daha ağzını açmadan Sefagül yanına gelip halini hatırını soruyordu. Onun söylediklerini konumundan dolayı değil niteliğinden dolayı benimsiyordu çevresindeki insanlar.

Zaten bu niteliğinden dolayı belki de hala bize yoldaşlaşma ile ilgili yaşamıyla ders veriyordu. Yine sözleriyle ışık oluyordu bizlere: “Hiçbir kurtarıcı bizi kurtaramazdı yoldaş. Biz kendimiz yapacaktık bu işi. Ben hiç kendimi kurtarıcı olarak görmedim. Birlikte yapacaktık ve bak öyle de oldu. Birlikte yüklenmeseydik, ben tek başıma yapamazdım. Bu kadar görev tek bir yoldaşın yapabileceği kadar basit değildir…”

Sefagül içinde bulunduğumuz vahim karanlığın farkındaydı. Nasıl aydınlığa çıkılacağını da biliyordu. Teorik donanımımızı pratikte var edebilmeli, sonrasında öğrendiklerimizle eksiklerimizi gidererek yolumuza devam etmeliydik. Hatasız olmayı değil hatalardan öğrenmek gerektiğini dile getirirdi sürekli. Yalnız yaşamıyla değil, ölümüyle de harekete geçiriyordu yoldaşlarını. Bizler de artık biliyorduk değişmek ve değiştirmek için bir ‘eylem’ gerektiğini.

Üzülmeye, yakınmaya vaktimiz yok yoldaşlar. Beşleri yaşatmak istiyorsak bizlere bıraktıkları değerleri mücadelemizde yaşatmalıyız. Ancak böyle ölümsüzleştirebiliriz ardından göz yaşı döktüklerimizi. Sefagül’ün dediği gibi:

“Düşmana olan kinimiz herhangi bir kin değil, sınıfsal bir kindir. İçinde tarihi, bugünü ve yarını görebildiğimiz oranda kudreti yarının teminatı, irade ve erdemimizin mayası haline gelir.” Onlardan aldığımız bayrakları sevdalandığımız geleceklere emin şekilde taşımalıyız. Herkesin, her şeyin özgür olduğu, tahakkümün olmadığı dünyayı yaratma emeliyle yürümeliyiz. Onların bizden dileği de budur. Gösterdikleri hedefe doğru söz ve eylemlerimizi değiştirmeli, geliştirmeliyiz. İşte böyle tekrardan hayat bulur beş kızıl karanfil. Ateşi karanlığın üstüne sürenleri ancak böyle layığıyla anabiliriz.

 

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu