DünyaGüncel

ÇEVİRİ | İsrail’in ABD’nin Venezuela Hükümetini Devirmesiyle Ne İlgisi Var?*

[Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ABD emperyalizmi tarafından bir saldırıyla kaçırmasına yönelik tartışmalar gündemdeki yerini koruyor. ABD’nin söz konusu askeri saldırısına, Siyonist İsrail devletinin çıkarlarıyla ilişkisi üzerinden gören bir perspektifle Robert Inlakesh’ten tarafından kaleme alınan bir makaleyi Özgür Gelecek okurları için çevirdik.]

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun devrilmesi, ilk bakışta İsrail ile hiçbir ilgisi olmayan bir gelişme gibi görünebilir, özellikle de Karakas, Tel Aviv’den ve onun etki alanından çok uzak göründüğü için.

Ancak bu hamle, göründüğünden çok daha fazlasıyla İsrail’in çıkarlarını güvence altına almakla ilgilidir.

ABD’nin Venezuela’yı işgal etmesi ve görevdeki cumhurbaşkanını kaçırmasının ardından, Trump yönetiminin yetkilileri böyle bir anda İsrail için duydukları sevinci ifade etmek için sabırsızlanıyorlardı.

Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 2. maddesinin 4. fıkrasının açıkça ihlali, uluslararası sahnede neredeyse hiç tepki görmedi, ancak bu pek de şaşırtıcı olmamalı.

Yaklaşık 40 Venezuelalı ve 32 Kübalı askerin ölümüne yol açan Başkan Maduro’yu kaçırma operasyonundan 24 saat sonra, ABD Başkanı Donald Trump çoktan sırrı açığa çıkarmıştı: Petrolü ele geçirmek için işgal etmişti.

Ancak ardından, Karakas’a yapılan bu saldırının İsrail’in yararına olduğu gerçeğine takıntılı bir dizi başka yorum geldi.

Başkan Trump’ın petrol girişimlerini itiraf etmesinin yanı sıra, az önce yaşananları haklı çıkarmak için kullanılan iki temel propaganda argümanı var. En öne çıkan iddia, Başkan Maduro’nun bir narko-terörist” imparatorluğun başı olduğu ve Kuzey Amerika’da devam eden fentanil krizinden sorumlu olduğu yönünde. New York Times’a göre, ABD’li yetkililer ve narkotik uzmanları bu mazereti mantıksız bulmakla kalmayıp, Venezuela’nın fentanil üretmediğine bile karar verdiler.

Bunun arkasındaki ikinci en önemli argüman, Venezuela’nın Rusya, Çin ve daha da önemlisi İran ile ittifak halinde olduğu iddiasıdır. Washington merkezli İsrail yanlısı düşünce kuruluşları, Demokrasileri Savunma Vakfı’ndan Atlantik Konseyi’ne kadar, Hizbullah ve Hamas’ın Karakas ile ittifakları hakkında, ABD’ye doğrudan bir tehdit oluşturduğunu iddia ettikleri, gerçeklere dayanmayan bir dizi komplo teorisi ortaya attılar.

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Newsmax ile yaptığı son röportajda Maduro’nun kaçırılmasıyla ilgili yorum yaparken, rejim değişikliği operasyonunun İran üzerindeki etkisi nedeniyle Tel Aviv için büyük bir zafer olduğunu açıkça ifade etti.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da diğerleri gibi İran açısını vurguladı.

İsrail Ne Kazanıyor?

Venezuela liderliğinin devrilmesinde üç temel hedef vardır: Latin Amerika’da ABD’nin hakimiyetini sağlamak, petrol ve diğer kaynaklar üzerinde kontrol sağlamak, İsrail’in hakimiyetini desteklemek.

İsrail’in bu denklemdeki rolünü görmezden gelmek, çoğu analistin ABD’nin Venezuela’yı işgalinden önceki aylarda karar verdiği bir şeydi ve bu da izleyicilerine/okuyucularına bu hamlenin etkilerini anlamak için hayati önem taşıyan bağlamı mahrum bıraktı.

ABD’nin Trump yönetimi, ulusal egemenlik ve uluslararası hukuk kavramlarını ortadan kaldırarak “bizim yarımküremizi” açıkça yönetmeye çalışırken, İsrailli ortakları da dünyanın başka bir bölgesinde aynı şeyi yaparak sözde “Büyük İsrail Projesi”ni gerçekleştirmeye çalışıyor. Büyük Amerikan imparatorluk hakimiyeti bu projeyi destekliyor ve meşrulaştırıyor, Washington’un Venezuela’nın petrolü üzerindeki kontrolü de öyle.

Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülke ve bu rezervleri kontrol etmek, Batı Asya’da, özellikle de Körfez Arap Devletleri üzerinde daha fazla etki sahibi olmak anlamına geliyor.

İran’ın elindeki en tehditkâr araçlardan biri, ABD ile savaş durumunda Hürmüz Boğazı’nı kapatmak ve böylece tüm Basra Körfezi bölgesinden petrol akışını durdurmak.

Buna ek olarak, ABD, varsayımsal olarak, Körfez ülkeleri, özellikle de Suudi Arabistan üzerinde baskı kurmak için Venezuela’nın devasa petrol yatakları üzerindeki kontrolünü kullanabilir. Riyad, uzun süredir ABD’nin sözde “İbrahim Anlaşmaları” normalleşme gündeminin en değerli parçası olmuştur, ancak Suudi liderlik henüz böyle bir anlaşmaya doğru adım atmayı reddetmiştir. Küresel petrol rezervleri üzerinde daha fazla kontrol, bu hayati kaynağı silah olarak kullanma potansiyelinin daha fazla olduğu anlamına gelir.

Ayrıca İsrailliler, diplomatik cephede Karakas’ta ABD’nin kukla rejiminin varlığından da faydalanacaktır. Tel Aviv, Gazze’deki soykırım nedeniyle küresel bir parya konumuna düşmüştür, bu nedenle küresel konumunu düzeltmenin bir parçası, kendisine destek verecek daha fazla hükümetin iktidara gelmesidir. ABD’nin tüm müşteri rejimleri, İsrail’e destek vermek zorunda kalmaktadır.

Sözde İbrahim Anlaşmalarına geri dönersek, İsrailliler bu projeye katılacak kimseyi bulmakta zorlanıyorlardı ve Suudi Arabistan’ın yokluğunda proje tamamen durma noktasına gelmişti. Normalleşme anlaşmasına katılan son üye Kazakistan oldu, ancak bu gelişme, özellikle Astana’nın Tel Aviv ile ilişkilerini 1992 yılında normalleştirmiş olduğu düşünüldüğünde, tamamen önemsiz bir gelişmeydi.

Bu nedenle İsrail hükümeti yön değiştirdi ve ilk olarak ABD’nin Arjantin’deki kukla Cumhurbaşkanı Javier Milei tarafından kamuoyuna duyurulan “İshak Anlaşmaları” adlı yeni bir girişim başlatmaya karar verdi. Buradaki amaç, İsraillilerin yeni fırsatlar yaratmak için sağcı hareketlerin başarısı ve ABD destekli darbelerle ilgili fırsatları kullanarak Latin Amerika’da güçlü bağlar kurmasıydı.

İsraillilerin tarihsel olarak Latin Amerika’daki çeşitli ABD destekli milis ve rejimlere silah sattığını ve askeri eğitim verdiğini unutmayın. Bunlar arasında eski Şili lideri Augusto Pinochet’in rejimi de bulunmaktadır.

7 Ekim 2023’ten sonra, İsrail’i soykırım suçlamasıyla Uluslararası Adalet Divanı’na (ICJ) dava açan ülke Güney Afrika oldu. Davayı desteklemek için müdahale eden ilk 15 ülkeden 7’sinin Küba, Meksika, Belize, Nikaragua, Kolombiya, Bolivya ve Şili olduğunu ve bunların hepsinin İsrail’in şu anda “İshak Anlaşmaları” ittifakını kurmaya çalıştığı bölgeden olduğunu unutmayın.

ABD’nin Venezuela’ya saldırısının hemen ardından, Trump yönetimi Küba ve Kolombiya’yı hedef almakta hiç vakit kaybetmedi, hatta askeri harekatla tehdit etti; Meksika ve Nikaragua’ya da tehditler savruldu. Bolivya ve Şili de geçen yılki seçimlerde sol kanat liderliğini kaybetmişti. Filistinlilerin yanında duran her ülkenin ABD’nin hedefi haline geldiği açıktır ve İsrailliler de Latin Amerika’yı yeniden şekillendirmenin faydalarını anladıkları için bu konuda lobi faaliyetleri yürütüyorlar.

Marco Rubio (ABD Dışişleri Bakanı), Küba diasporasının bir üyesi ve Havana’da rejim değişikliği için kişisel bir motivasyonu da var.

Havana, Washington’un bölgedeki hedef listesinde bir sonraki sırada yer alıyor gibi görünüyor. Rubio’nun İsrail lobisinden en az 1.013.563 dolar fon aldığı da belirtilmelidir.

Venezuela’daki rejim değişikliği, bölgesel ittifakların yeniden şekillendirilmesinden daha fazla şekilde İsrail’in gündemine hizmet ediyor; İran’a yönelik bir başka saldırı için zemin hazırlamaya yardımcı oluyor.

Tel Aviv’de bunu, Tahran’ın zırhında bir başka çatlak olarak görüyorlar, çünkü Suriye’deki müttefikini kaybettiği gibi, Venezuela’daki müttefikini de kaybediyor. Bu nedenle İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Venezuela’ya yönelik bu yasadışı saldırının başlıca destekçilerinden biri oldu ve medyadaki önde gelen İsrail yanlısı sesler de bunu destekledi.

Kaynak: https://www.palestinechronicle.com/what-israel-has-to-do-with-the-us-overthrow-of-venezuelas-government/

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu