
Ocak 2026’da Suriye’nin geçiş hükümeti, Kürt öncülüğündeki Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne (AANES, Rojava olarak da bilinir) karşı askerî bir harekât başlattı; bu hamle, iç savaşın ortasında inşa edilmiş on yılı aşkın çoğulcu yönetişim deneyimini tasfiye etme tehdidi taşıyordu. Halep’te iki mahalleye yönelik bir saldırı olarak başlayan süreç, kısa sürede Kuzeydoğu Suriye geneline yayılan koordineli bir kampanyaya dönüştü. Türkiye tarafından desteklenen ve Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in zımni onayını alan bu kampanya, her bir aktörün Esad sonrası düzene dair kendi vizyonunu dayattığı bir güç mücadelesi niteliğindeydi.
Bu yalnızca Şam ile Kuzeydoğu Suriye arasında askerî bir çatışma değildi; merkezi devlet modelinin, adem-i merkeziyetçi bir çoğulculuk ve özerklik deneyimi üzerine dayatılmasıydı. En büyük risk altındaki topluluklardan biri, birçoğu 1915 Soykırımı sağ kalanlarının torunları olan ve AANES yönetimi altında siyasal, kültürel ve toplumsal kurumlarını yeniden inşa etmiş İslamlaştırılmış Ermenilerdir. 30 Ocak’ta imzalanan entegrasyon anlaşması, çatışmaları geçici olarak durdurdu ancak kritik bir soruyu yanıtsız bıraktı: Ermeniler, Kürtler, Süryaniler ve diğer azınlıklar dahil olmak üzere Kuzeydoğu toplulukları, son on yılda elde ettikleri siyasal özneyi ve toplumsal kazanımları ne ölçüde koruyabilecek?
STG harekâtı: Amaçlar ve aktörler
Yeni yılın hemen ardından, Suriye geçiş hükümeti (STG) güçleri, Türkiye destekli grupların desteğiyle Halep’te AANES kontrolündeki ve çoğunluğu Kürt olan Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine saldırdı. Bu saldırı, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan el-Şeybani ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan arasındaki görüşmeden yalnızca bir gün sonra gerçekleşti; zamanlama, harekâtta Ankara ile Şam arasında güçlü bir koordinasyona işaret ediyordu. Geçiş hükümeti, haftalar öncesinden bu iki mahalleye erişimi ciddi biçimde kısıtlamış, giriş çıkış noktalarını kontrol altına alarak fiilî bir abluka oluşturmuştu. Mahallelerin hükümet güçlerinin eline geçmesinin ardından AANES’in iç güvenlik gücü Asayiş, çekirdek bölgelere çekildi ve daha geniş çaplı bir taarruzun yolu açıldı.
13 Ocak’ta Şam, Halep’in doğu kırsalındaki Maskanah ve Deyr Hafir’i kapalı askerî bölge ilan ederek AANES’in silahlı gücü olan Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı koordineli bir saldırı başlattı. Günler içinde operasyonlar Rakka, Deyrizor ve Haseke vilayetlerine yayıldı. Şam’ın teşvik ettiği Arap aşiretlerinin saf değiştirmesi, SDG’nin toprak kayıplarını hızlandırdı.
IŞİD’e karşı direnişi ve AANES’in dayanıklılığıyla simgesel bir şehir olan Kobani odak noktası hâline geldi. Türkiye destekli güçlerin yoğun bombardımanı, ikmal hatlarının kesilmesi ve sert kış koşullarında kitlesel yerinden edilme, kenti insani çöküşün eşiğine getirdi. Zaman zaman ateşkes ilan edilse de kalıcı olmadı. Yazının kaleme alındığı sırada abluka sürmektedir.
18 Ocak’ta Suriye geçiş dönemi başkanı Ahmed el-Şaraa, AANES’e hiçbir özerklik alanı tanımayan tek taraflı bir “entegrasyon” çerçevesi açıkladı. Askerî kazanımları, süren saldırıya alternatif olarak boyun eğişi dayatmak için kullandı. SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi’ye, kurumsal yapının tasfiyesi karşılığında üst düzey bir görev teklif edildiği bildirildi.
Kartlar AANES aleyhine dağıtılmıştı. Türkiye uzun süredir Suriye’deki Kürt özerkliğini tasfiye etmeyi hedefliyordu ve bölgesel/uluslararası dengelerin lehine döndüğü bir anda askerî tırmanışı artırdı. Washington, Ahmed el-Şaraa’yı “terörle mücadele ortağı” olarak yeniden konumlandırmaya başlamış; IŞİD’e karşı mücadelede SDG’nin uzun soluklu rolünü geri plana itmişti. Ankara baskıyı artırırken hem ABD hem de İsrail demokratik adem-i merkeziyetçilik yerine merkezi bir Suriye otoritesini tercih ettiklerini ima ettiler. Resmî kapsayıcılık söylemine rağmen Şam, Ankara, Washington ve Tel Aviv tarafından şekillenen Esad sonrası düzen, AANES’in özerkliğini müzakere edilecek bir siyasal gerçeklik değil, ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak kodladı.
Askerî saldırı, toprak kaybı, uluslararası yalnızlaşma ve özerkliğin tasfiyesi yönünde ültimatomla karşı karşıya kalan AANES direnme kararı aldı.
Ne tehlikedeydi: On yıllık siyasal ve toplumsal dönüşüm
Suriye iç savaşının en yoğun döneminden bu yana AANES ve onun askerî kanadı SDG, kuzeydoğu Suriye’de fiilî kontrol sağladı. Meşruiyetleri IŞİD’in yenilgiye uğratılmasından ve özgün bir siyasal model inşa etmelerinden kaynaklanıyordu: adem-i merkeziyetçi meclisler, çok etnili katılım (Kürtler, Araplar, Süryaniler, Ermeniler), kadın-erkek eşbaşkanlık sistemi, ekolojik duyarlılık ve kooperatif temelli ekonomi.
Bu deneyin önemi yalnızca kurumsal yapılarla sınırlı değildir. Devlet iktidarının tarihsel olarak azınlıkların silinmesi, asimilasyonu ya da kontrollü temsili anlamına geldiği bir coğrafyada AANES, otoriter ve homojenleştirici yönetişim biçimlerine köklü bir meydan okumaydı. Tabandan demokrasi, toplumsal cinsiyet eşitliği ve tüm etnik/sosyal gruplar için özerk örgütlenmeyi vurgulayan demokratik konfederalizm modeli; hem Esad rejiminin Baasçı merkeziyetçiliğine hem de Türkiye devletinin Kürt kimliğini bastırma politikalarına karşıt bir çerçeve sundu.
Elbette sistem sorunsuz değildi. Süryani toplulukları, pratikte Kürt hegemonyası ve siyasal örgütlenmelerine getirilen sınırlamalar nedeniyle ciddi eleştiriler yöneltti. Deyrizor’daki bazı Arap aşiret liderleri, SDG kontrolüne direndi. Sahadaki gerçeklik, çoğu zaman AANES’in siyasal metinlerinde ifade edilen ideallerin gerisinde kaldı.
Buna rağmen kadınlar açısından AANES, her yönetim düzeyinde liderliği kurumsallaştırdı; özerk kadın örgütleri ve savunma güçleri kurdu. Bu, Suriye bağlamında kadınların siyasal iktidardan büyük ölçüde dışlandığı bir ortamda ve ataerkil yapıların baskın olduğu bölgesel düzlemde radikal bir kırılmaydı. Kadın Savunma Birlikleri (YPJ), hem askerî bir güç hem de kadın özneselliğinin simgesi hâline geldi.
Osmanlı ve Baas dönemlerinde sistematik olarak inkâr edilen kültürel ve dilsel haklar, bu çerçevede -tüm çelişkilerine rağmen- farklı azınlıklar için dönüştürücü oldu. Süryaniler, Ermeniler, Araplar ve diğerleri, devletin idaresine tabi nesneler olarak değil, kendi adlarına siyasal özne olarak örgütlenebildi; dinlerinden bağımsız temsil talep edebildi.
Ocak harekâtının riski bu nedenle yalnızca toprak ya da idari düzenleme değildi. Tehdit altında olan, Suriye’de otoriter merkezileşmeye karşı çoğulcu bir alternatif ve azınlık topluluklarının zorlu mücadelelerle kazanılmış siyasal öznesiydi. Bu özne, Şam merkezli ve dışlayıcı geçmişe sahip bir sistem altında yeniden hiyerarşik idareye indirgenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.
Bu kaybı yaşayabilecek topluluklar arasında, 1915 Soykırımından sağ kurtulanların torunları olan ve çocuk yaşta yetim bırakılarak Müslüman ailelere zorla evlatlık verilen, kuşaklar boyunca dil ve kimliğinden koparılan Kuzeydoğu Suriye’nin İslamlaştırılmış Ermenileri de bulunuyor. AANES altında ilk kez siyasal olarak yeniden örgütlendiler; Ermeni Toplumsal Konseyi, Şehit Nubar Ozanyan Tugayı ve kültürel kurumlar kurarak onlarca yıllık silinmeyle yüzleşmeye başladılar.
30 Ocak anlaşması: Bugünkü durum
30 Ocak’ta Suriye hükümeti ile SDG arasında ilan edilen revize anlaşma, ateşkesi resmileştirdi ve askerî/idari yapıların aşamalı entegrasyonu için çerçeve sundu. Önceki tek taraflı dayatmalardan farklı olarak bu metin, Kürt öncülüğündeki öz-yönetimin bazı çekirdek unsurlarını koruyan tavizler içerirken, Şam’ın egemenliğini yeniden tesis etti. Metin muğlak ve yoruma açık olmakla birlikte, AANES’in zorla tasfiyesini engellediği kabul edilmektedir.
SDG belirli tugayları muhafaza edebilecek; YPJ resmen korunmuştur. Petrol sahaları, sınırlar ve havaalanları devlet kontrolüne devredilmiştir; IŞİD tutuklu kampları ise SDG korumasında kalmıştır. Yerel meclisler ve eşbaşkanlık sistemi biçimsel olarak sürmekte; ancak AANES kurumları Şam’a tâbi kılınmıştır. Kürtçe anadil statüsüne ilişkin açık teyidin metinde yer almaması belirsizlik yaratmaktadır.
Anlaşma bir nihai çözüm değil, geçici bir uzlaşmadır. Acil bir felaketi önlemiş; fakat özerk yapıları merkezî otoriteye bağlamıştır. Uygulamanın seyri, kuzeydoğudaki Kürtler, Ermeniler ve diğer azınlıklar açısından belirleyici olacaktır.
AANES içinde Ermeni örneği
AANES, Suriye savaşının ürettiği en radikal siyasal alternatiflerden birini sundu. Bu özellikle az bilinen İslamlaştırılmış Ermeniler için geçerliydi. Baas döneminde ve hatta diaspora kilise ağlarında dahi görünmez kalan bu topluluk, demokratik konfederalizm sayesinde ilk kez dinlerinden bağımsız biçimde siyasal özne olarak örgütlenebildi.
2019’da Haseke’de Ermeni Toplumsal Konseyi’ni ve SDG bünyesinde Şehit Nubar Ozanyan Tugayı’nı kurdular. Ardından Ermeni Kadın Birliği, Ermeni Birlik Partisi ve YPJ bünyesinde bir Ermeni kadın taburu oluşturuldu. Batı Ermenicesi dersleri, 24 Nisan anmaları ve kültürel etkinlikler onlarca yıllık silinmeye karşı hafıza alanı açtı.
Ocak 2026 entegrasyon anlaşması bu kırılgan kazanımları riske atmaktadır. Şam’ın geri adım atması hâlinde, İslamlaştırılmış Ermeniler yeniden merkezî bir devlet altında “yönetilen görünmezliğe” itilebilir.
Bu bağlamda Ermeni örneği istisna değil, öğreticidir. Esad sonrası Suriye’de merkezileşmenin, eski tahakküm ve dışlama mantıklarını yeniden üretme potansiyelini; özerk ve çoğulcu yönetişimin tasfiyesinin, azınlıkların kendi kaderini tayin imkânını zayıflatan daha geniş emperyal ve otoriter stratejilerle nasıl örtüştüğünü göstermektedir.
*Karena Avedissian



