
Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletinde 8 Mart 2026 Pazar günü yapılan parlamento seçimleri, yalnızca eyalet düzeyinde bir iktidar değişimi tartışması değildir; aynı zamanda Almanya’nın ekonomik ve siyasal krizleri yönetme biçiminin, merkez partilerin sağa kayışının ve faşist partilerin yükselişinin somut bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.
Resmi olmayan sonuçlara göre Yeşiller Partisi oyların yüzde 30,2’ünü alarak seçimi kazanırken, Hristiyan Demokratlar (CDU) yüzde 29,7 ile ikinci sırada kaldı. Yeşiller Partisi’nin başbakan adayı Cem Özdemir seçim zaferini ilan ederken CDU’nun adayı Manuel Hagel sonuçları kabul etti ve hükümeti kurma görevinin Yeşiller Partisin’de olduğunu ifade etti.
Ancak bu sonuçlar, yüzeyde görülen “merkez siyasetin başarısı” anlatısının ötesinde daha derin bir politik tabloya işaret ediyor. Özellikle faşist AfD partisinin oylarını neredeyse ikiye katlayarak yüzde 18,8’ye yükseltmesi, Almanya’da siyasal sistemin geçirdiği dönüşümün kritik bir göstergesi durumunda.
Yeşiller Partisi’in “sol” imajı ve sermaye siyaseti
Yeşiller Partisi’nin siyasal yükselişi çoğu zaman “solun yeni yüzü” ya da “ilerici bir alternatif” olarak sunulsa da partinin tarihsel gelişimine bakıldığında bu tanımlamanın büyük ölçüde yanıltıcı olduğu görülür. Yeşiller, kuruluş döneminde çevre hareketleri, barış hareketi ve nükleer karşıtı mobilizasyonların yarattığı toplumsal dinamizmden beslenmiş olsa da hiçbir dönemde tutarlı bir sol siyasal hat izlememiştir. Parti, çevre sorunlarına yönelik toplumsal duyarlılığın yarattığı politik boşluğu değerlendirerek hızla kurumsallaşmış; zaman içinde liberal, piyasa dostu ve sermaye ile uyumlu bir çizgiye yerleşmiştir.
Bu nedenle Yeşiller’in çevre politikaları çoğu zaman sistem karşıtı bir dönüşüm perspektifi yerine kapitalist üretim ilişkileriyle uyumlu bir “ekolojik modernizasyon” programına dayanır.
Parti, çevre ve iklim krizini kapitalist üretim biçiminin yarattığı yapısal bir sorun olarak ele almak yerine, teknolojik yenilikler ve piyasa mekanizmaları üzerinden çözülebilecek bir mesele olarak sunmaktadır. Böylece “yeşil dönüşüm” söylemi, büyük sermaye grupları için yeni yatırım alanları yaratmanın ve sanayi üretimini yeni teknolojiler üzerinden yeniden örgütlemenin politik çerçevesine dönüşmektedir.
Bu çizgi, partinin hükümet deneyimlerinde de açık biçimde görülmüştür. Özellikle 1998–2005 yılları arasında Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ile kurulan hükümet döneminde Yeşiller Partisi, neoliberal reformların önemli ortaklarından biri olmuştur.
Bu süreçte sosyal hakların daraltılması, işgücü piyasasının esnekleştirilmesi ve sosyal devletinin geriletilmesi gibi politikalar hayata geçirilirken parti bu yönelime ciddi bir itiraz geliştirmemiştir. Aksine bu politikalar, Almanya kapitalizminin küresel rekabet gücünü artırma stratejisinin bir parçası olarak savunulmuştur.
Öte yandan Yeşiller’in tarihsel olarak kendisini tanımladığı barış ve anti militarizm söylemi de son yıllarda önemli ölçüde aşınmıştır. Özellikle son dönemde parti, Almanya’nın askeri kapasitesinin güçlendirilmesi, savunma harcamalarının artırılması ve uluslararası askeri operasyonlara verilen desteğin genişletilmesi gibi politikalara açık destek veren bir çizgiye yönelmiştir.
Bu durum, Yeşiller’in başlangıçta temsil ettiği sözde de olsa barış hareketi geleneğinden giderek uzaklaştığını göstermektedir. Militarizmin ve güvenlik politikalarının normalleştirildiği bir dönemde partinin bu yönelimi benimsemesi, Almanya’da egemen siyasal blok içinde konumlandığının bir başka göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Bugün Yeşiller’in savunduğu “yeşil dönüşüm” politikaları da benzer bir çerçevede ilerlemektedir. Enerji dönüşümü, dijitalleşme ve sanayi politikaları çoğu zaman büyük şirketlerin yeni kâr alanları yaratmasına hizmet eden bir model üzerinden tasarlanmaktadır. Bu durum çevre ve iklim politikalarının toplumsal eşitlik ve kamusal yarar perspektifinden uzaklaşmasına, kapitalist üretimin yeni teknolojiler aracılığıyla yeniden yapılandırılmasının aracı haline gelmesine yol açmaktadır.
Baden-Württemberg gibi Almanya’nın en güçlü sanayi merkezlerinden birinde Yeşiller Partisi’nin güçlü bir konum elde etmesi de bu nedenle şaşırtıcı değildir. Otomotiv ve yüksek teknoloji sektörlerinin yoğun olduğu bu eyalette parti, sanayi sermayesinin çıkarlarıyla uyumlu bir dönüşüm programı sunarak, burjuva siyasetinin merkez aktörlerinden biri haline gelmiştir.
Ekolojik dönüşüm söylemi burada çoğu zaman otomotiv ve sanayi sektörünün yeni üretim modellerine uyum sağlamasının politik çerçevesi olarak işlev görmektedir.
Bu bağlamda Cem Özdemir’in seçim sonrası yaptığı açıklamalarda Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) ile koalisyona açık kapı bırakması da şaşırtıcı değildir. Zaten eyalette mevcut hükümet Yeşiller ve CDU ortaklığından oluşmaktadır ve seçim sonrası benzer bir koalisyonun yeniden kurulmasına güçlü bir olasılık olarak bakılmaktadır. Bu tablo, Almanya’da merkez partiler arasındaki ideolojik sınırların giderek silikleştiğini ve sistem partilerinin sermaye düzeninin sürekliliği etrafında birleştiğini gösteren tipik bir örnek oluşturmaktadır.
Kriz yönetimi ve otoriterleşme eğilimi
Almanya son yıllarda ekonomik gerileme, enerji krizi, savaş politikaları ve toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesi gibi çok katmanlı krizlerle karşı karşıya bulunuyor. Bu krizlerin yönetimi ise giderek daha otoriter bir siyasal çerçevede gerçekleşiyor.
Devlet aygıtının güvenlikçi politikaları genişlerken, göçmenlere yönelik sert uygulamalar ve toplumsal muhalefeti sınırlandıran politikalar ana akım partilerin ortak çizgisi haline geliyor. Bu süreçte “liberal” ya da “yeşil” olarak tanımlanan partiler de dahil olmak üzere sistem partileri, krizleri yönetmek adına daha merkeziyetçi ve otoriter araçlara yöneliyor.
Bu durum Almanya’da giderek daha açık bir faşistleşme eğiliminin tartışılmasına yol açıyor. Elbette bu süreç klasik anlamda bir faşist rejimin kurulması anlamına gelmiyor; ancak devletin krizleri yönetme biçimi, demokratik hakların daraltılması ve güvenlikçi siyasetin normalleşmesi gibi gelişmeler bu eğilimi güçlendiriyor.
AfD’nin yükselişi yalnızca bir sonuç değil
Bu siyasal atmosferin en dikkat çekici sonucu ise faşist AfD’nin yükselişi oldu. Parti Baden-Württemberg seçimlerinde oylarını yaklaşık iki kat artırarak yüzde 18,8’ye ulaştı.
AfD’nin adayı Markus Frohnmaier sonuçlardan memnun olduklarını açıkça dile getirerek partinin artık “gerçek bir muhalefet gücü” olarak kabul edildiğini söyledi. Önceki seçimde yüzde 9,7 oy alan partinin bu sıçraması, Almanya’daki sağ radikalleşmenin ciddiyetini ortaya koyuyor.
Ancak AfD’nin yükselişi yalnızca toplumsal hoşnutsuzluğun kendiliğinden bir ürünü olarak görülemez. Almanya’da göçmen karşıtı söylemlerin normalleşmesi, sınır politikalarının sertleşmesi ve güvenlikçi söylemin ana akım partiler tarafından da benimsenmesi, aşırı sağın ideolojik alanını genişletmektedir.
Bu anlamda AfD, yalnızca sistem krizinin bir sonucu değil; aynı zamanda egemen sınıfların kriz yönetiminde dolaylı biçimde işlevsel hale gelen bir araç olarak da değerlendirilebilir. Faşist partilerin varlığı, merkez partilerin kendi politikalarını meşrulaştırmak için kullandıkları bir karşıtlık üretirken, aynı zamanda toplumun sağa doğru kaymasına da zemin hazırlamaktadır.
SPD’nin çöküşü ve sol boşluk
Seçimlerin bir diğer dikkat çekici sonucu ise SPD’nin tarihi bir yenilgi yaşaması oldu. Parti yüzde 5 barajını ancak aşabildi ve eyaletteki en zayıf sonuçlarından birini aldı.
Buna karşılık Sol Parti ve FDP barajın altında kaldı. Bu tablo Almanya’da sosyal demokrat siyasetin ciddi bir temsil krizine girdiğini ve solun geniş kesimleri kapsayan bir alternatif oluşturmakta zorlandığını gösteriyor.
Sol siyasetin zayıflaması ise çoğu zaman iki yönlü bir sonuç doğurmaktadır. Bir yandan toplumsal hoşnutsuzluk ve krizden kaynaklanan öfke sistem içi merkez partiler tarafından soğurulamamakta; diğer yandan bu siyasal boşluk giderek faşist güçler tarafından doldurulmaktadır. Böylece ekonomik ve sosyal krizlerin yarattığı tepki, sınıfsal ve demokratik bir dönüşüm talebi etrafında örgütlenmek yerine milliyetçi, göçmen karşıtı ve otoriter bir siyasetin büyümesine zemin hazırlamaktadır. AfD’nin yükselişi büyük ölçüde bu siyasal boşlukla da bağlantılı.
Sonuç olarak
Genel tabloya bakıldığında, Almanya’da siyasal sistemin krizlere verdiği yanıtın giderek daha otoriter ve sağa kaymış bir karakter kazandığı görülmektedir. Bu nedenle Baden-Württemberg seçimleri yalnızca bir eyaletteki siyasi dengeleri belirleyen bir seçim olarak görülmemelidir. Ortaya çıkan tablo, Almanya’da kriz yönetiminin hangi siyasal yönelimlere doğru ilerlediğini ve bunun faşist partilerin güçlenmesine nasıl zemin hazırladığını açık biçimde göstermektedir.
Bu tablo karşısında başta göçmen emekçiler olmak üzere Almanya işçi sınıfının daha güçlü ve geniş örgütlenmeler yaratması kritik bir önem taşımaktadır. İşçi sınıfının farklı kesimlerini bir araya getiren, sermaye düzeninin yarattığı eşitsizlikleri ve kriz politikalarını teşhir eden somut politikaların geliştirilmesi; sosyal hakları, demokratik özgürlükleri savunan ortak mücadele zeminlerinin güçlendirilmesi gerekmektedir. Ancak bu tür bir sınıfsal ve toplumsal örgütlenme hattı hem sermaye merkezli kriz politikalarına hem de faşistleşmenin yarattığı bölünme ve düşmanlık siyasetine karşı gerçek bir alternatif yaratabilir.
Kaynak: ATİK



