
Her yıl bu ülkenin meydanları bayraklarla, marşlarla, çocuk şenlikleriyle dolar. 23 Nisan’da “ulusal egemenlik”, 19 Mayıs’ta “gençlik ve özgürlük”, 30 Ağustos’ta “Zafer Bayramı”, 29 Ekim’de ise “Cumhuriyet” coşkusu kutlanır. Ama ertesi gün, o gürültünün gölgesinde başka tarihler sessizliğe gömülür: 24 Nisan’da Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin yok edilen hayatları anılmaz. Pontus halkının sürgünü, kırılmış haçların ve yıkılmış kiliselerin izi Cumhuriyet marşlarının ritminde kaybolur.
Bu unutma yalnızca devletin resmi politikası değildir; solun büyük bir kısmı da aynı sessizliği paylaşır. Halkı savunduğunu söyleyen sol partiler, örgütler ve gazeteler, “halk” derken aslında yalnızca Müslüman Türkleri kasteder. Ermeniler, Süryaniler, Rumlar — bu topraklarda doğmuş, emeğiyle yaşam kurmuş halklar — o “biz” tanımına hiç dâhil edilmez.
Solun dilinde en çok yankılanan kelimeler — eşitlik, özgürlük, adalet — bu toprakların susturulmuş halklarına hiç ulaşmamıştır. Sanki bu coğrafyada yalnızca Türk ve Müslüman emekçiler yaşamış; sanki bu ülkenin hafızası tek sesli, tek renkliymiş gibi anlatılmıştır. Oysa şu sorular hâlâ önümüzde duruyor: Bu ülkenin işçileri yalnızca Türk ve Müslüman mıydı? Hiç mi Ermeni bir demirci bu atölyelerde körüğünü yakmadı; hiç mi Süryani bir taş ustası bu topraklarda evler, kiliseler, köprüler inşa etmedi; hiç mi Rum bir balıkçı ağını bu denizlere sermedi; hiç mi Ermeni bir ipekçi tezgâhını kurmadı; hiç mi Süryani bir çiftçi bu bağlarda üzüm toplamadı? Bu emeklerin tümü, bu toprakların gerçek hafızasını taşıyordu; ama solun ‘halk’ dediği tanımda bu emekçiler hiçbir zaman olmadı.
Solun hafızasında bu sorulara yer verilmedi; cevaplar bilinçli olarak susturuldu. Çünkü onların ‘birlik’ dediği, kapısından haç taşıyan halkların dışlandığı eksik bir birlikti; ‘vatan’ dedikleri ise mezar taşında haç olan evlatların yok sayıldığı bir vatandı.
Bu yazı, solun görmezden gelmeyi tercih ettiği bu hafızayla yüzleşmenin artık ertelenemez olduğunu hatırlatmak için kaleme alındı.
Suskunluğun ideolojisi
Hafıza, yalnızca hatırlananların toplamı değildir; aynı zamanda neyin unutulacağına dair kurumsal ve kültürel tercihlerden oluşur. Ricoeur, hatırlama ile unutma arasındaki karşılıklı ilişkiyi açarken, seçici hatırlamanın tarih anlatısının bizzat dokusuna işlendiğini; kimi olayların “aşırı hatırlanırken” kimilerinin kamusal bilinçten dışlandığını belirtir [1]. Bu dışlama, bireysel bir dalgınlık değil, siyasal-toplumsal bir mekanizmadır: hatırlamanın siyasetidir.
Trouillot, “tarihin üretimi”nin her aşamasında sessizlikler yaratıldığını; arşivde, anlatıda ve yorumda açılan bu boşlukların iktidar ilişkilerinden beslendiğini belirtir. Suskunluk bu nedenle masum bir eksiklik değil, iktidarın biçimidir: Kimi sesler kayda geçirilir, kimileri dışarıda bırakılır. Böylece “hafıza boşluğu” sistematikleşir [2].
Ulus kurucu tahayyüllerin merkezinde de bu mühendislik vardır. Renan’ın ifadesiyle, ulus büyük ölçüde ortak unutma ve “tarihsel yanılgılar” üzerine inşa edilir: Uygun görülen geçmişler parlatılırken, “rahatsız edici” hatıralar susturulur [3].
Assmann ve Connerton bu kurumsallaşmayı iki düzeyde tarif eder: Pasif unutma değil, aktif ve amaçlı silme (adlandırmama, görmezden gelme); ve bunu taşıyan ritüeller ile anmalar. Ne hatırlanacağı, kimin anılacağı, hangi mekânların kutsanacağı bu yolla belirlenir. Unutma, takvimler ve semboller üzerinden bedenselleştiğinde, hafıza siyaseti bir inkâr rejimine dönüşür [4,5].
Burada sorumuz netleşir: Bir hafıza ne zaman inkâra dönüşür?
- Seçici unutma kalıcı bir norma dönüştüğünde (örneğin belirli toplulukların adının sistematik olarak anılmaması),
- Resmî anlatı ile siyasal ritüeller (bayram/anı, mekân/abide) kör nokta etrafında kilitlendiğinde,
- Bu kör nokta hukuk, müfredat, medya ve hatta muhalif söylem tarafından yeniden üretildiğinde.
O andan itibaren unutma artık bir “ihmal” değil, yapısal inkârdır.
Türkiye bağlamında 1915’e dair seçici hatırlama/unutma tam da böyle işler: Öldürme ve sürgünün ötesinde, mülksüzleştirme ve kamusal yok sayma bugünün siyaset dilinde de normalleştirilmiştir. Akçam, Osmanlı iç yazışmalarına dayalı çalışmasında imha ve tenkilin devletsel rasyonaliteyle nasıl iç içe geçtiğini; Üngör ise “iktisadî milliyetçiliğin” parçası olarak mülke el koymayı nasıl kurumsallaştırdığını ortaya koyar [6-8]. Unutma, burada yalnızca geçmişe ait değildir; bugünün iktisadî ve sembolik düzenini taşıyan süreklilik mekanizmasıdır.
Göçek, inkârın toplumsal-psikolojik mimarisini çözümlerken, kuşaklar boyunca devlet-toplum ilişkilerinde yeniden üretilen inkârın repertuarlarını (dilsizleştirme, tersine çevirme, nedensizleştirme) detaylandırır. Bu repertuar, yalnızca “resmî” söylemi değil; muhalefetin büyük bir bölümünü de içerir. Böylece inkâr, siyasal yelpazenin farklı uçlarında dil değiştirerek varlığını sürdürür [9].
Tam bu noktada, “eşitlik ve özgürlük”ü renk-körü bir soyutlama olarak kuran söylemler görünüşte evrensel, fiiliyatta dışlayıcıdır. Fraser’ın tanımladığı tanınma/yeniden-dağıtım gerilimi ile Bonilla-Silva’nın renk-körü ırkçılık kavramsallaştırması birlikte okunduğunda şu açığa çıkar: kimliksel ve tarihsel ezilmişliği “ikincil” sayan eşitlikçilik, eşitliğin kendisini sabote eder. “Sınıf” adına kimliksel yarayı görünmez kılan bir dil ise, hafızayı adalet yerine inkâra dönüştürür [10-12].
Sonuç olarak, hafıza üç durumda inkâra dönüşür:
- Sistematik suskunluk (adı konmuş bir “kime seslenmiyoruz?” listesi),
- Ritüelleşmiş seçicilik (takvimler, anmalar, semboller hep aynı dışlamayı yineler),
- Evrenselcilik kisvesi altında renk-körü eşitlik (tarihsel farklılığı “böldüğü” gerekçesiyle dışlayan normatif dil).
Bu suskunluk, yalnızca devletin resmî anlatısına özgü değildir; Türkiye solunun en çok sahiplendiği kavramlar — eşitlik, özgürlük, adalet — bu toprakların susturulmuş halklarına hiçbir zaman ulaşmamıştır. Kimin hatırlanacağına, kimin unutulacağına bayramlar, anmalar ve semboller üzerinden çoktan karar verilmiştir. Bu seçici hafıza, solun “evrensel” iddiasını fiiliyatta içeriden boşaltır; eşitlik çoğunluğun ayrıcalığına indirgenmiş, özgürlük ise yalnızca belirli kimliklere içkin kılınmıştır. İşte bu noktada sormak gerekir: Türkiye solu gerçekten kimin eşitliğini ve kimin özgürlüğünü savunmaktadır?
Bu makalenin geri kalanı, işte bu eşiği —hafızadan inkâra geçişi— Türkiye solunun tarihsel ve güncel pratikleri üzerinden tartışacak; “eşitlik, özgürlük, adalet”in gerçekten kimin adına söylendiğini sorgulayacaktır.
Tek millet, tek sınıf, tek sol
Türkiye’de sol, uzun yıllar boyunca kendisini “ahlaki üstünlük” söylemi üzerinden tanımladı: Eşitlikçi, halkçı, özgürlükçü. Ancak bu evrensellik iddiasının zemini, tarihsel olarak Hıristiyan halkların sistematik dışlanması üzerine inşa edildi. Solun bu kör noktası, yalnızca devletin resmi ideolojisinin gölgesinde değil; solun bizzat kendi kurucu paradigmasının içindeydi. İşçiyi sadece “sınıfıyla” tanımlayan bu yaklaşım, işçinin annesinin dili, babası için dikilen mezar taşını ve halkının yaslarını tarihin dışına itti.
Peki bir işçi yalnızca işçi midir? Onu yalnızca sınıfıyla tanımlamak yeter mi? Onun da bir tarihi, annesinden miras kalan dili, babasının toprağa düştüğü mezar, halkının taşımaya devam ettiği yas yok mudur? Hafızasının yükü, yaşadığı emeğin bir parçası değil midir? Dili, hafızası, yası yok sayıldığında emek gerçekten bütüncül kavranabilir mi?
Süryani işçiyi görmedi örneğin. Zanaatkârdı, taş ustasıydı, fırıncıydı, mevsimlik işçiydi. Ama görünmezdi. Çünkü onun dili Süryaniceydi. Çünkü onun mezar taşında haç vardı. Çünkü onun hikâyesi, “proleter anlatıya” uymuyordu. Sanki bu topraklarda hiç emek vermemişlerdi. Sanki hiçbir fabrikada çalışmamış, hiçbir taş ocağında ter dökmemişlerdi. Terk edilmiş kiliseleri, gasp edilmiş bağları ve susturulmuş şehirleri devrim literatürüne dahil etmedi. Çünkü onlar Müslüman değildi. Çünkü onlar “bizden” sayılmadı. Sol söylemde, sınıfın kimliğin üstünde tutulduğu iddia edildi. Oysa kimliksiz bir sınıf tasavvur edilebilir mi? Soykırımdan sağ kurtulmuş bir halkın torunu ile bir Türk işçisi aynı tarihsel hafızayı, aynı toplumsal yükü mü taşır? Ermeni, Süryani ve Rum işçilerin deneyimi, mezarlıklardan ve yaslardan geçerek taşınmıştı. Peki, evrenselliği sahte, eşitliği seçici, suskunluğu programlı olan bir söylem, gerçekten sol olabilir mi?
Bir ‘biz’ ne zaman gerçekten ‘biz’ olur? Soru, yalnızca solun kendisine değil; Süryani, Ermeni ve Rum halklarını dışarıda bırakarak kurulmuş olan kolektif özne anlayışına da yöneliktir. Çünkü mesele açıktır: Tarihsel olarak susturulmuş halkların hiç yer almadığı bir ‘biz’, gerçekten bir ‘biz’ midir; yoksa çoğulculuk maskesi altında gizlenmiş bir tekillik midir?
Bu dışlama, “tek millet” söyleminin sol içindeki izdüşümüdür. Sol, “tek sınıf” adına işçiyi homojen bir özne olarak kurdu; fakat bu homojenlik, fiilen Türk ve Müslüman işçiye indirgenmişti. Oysa Fraser’ın adalet anlayışı, iki boyutun birlikte varlığını zorunlu kılar: yeniden dağıtım (gelir ve kaynakların adil paylaşımı) ve tanınma (ezilen kimliklerin tarihsel ve kültürel yaralarının kabulü) [11]. Türkiye solunun eşitlik anlayışı ise genellikle yalnızca yeniden dağıtıma odaklandı; tanınmayı —Ermeni’nin, Süryani’nin, Rum’un yasını ve hafızasını— bilinçli olarak dışarıda bıraktı. Çünkü bu hafızanın kabulü, yalnızca bir adalet meselesi değil; aynı zamanda ulusal tahayyülün yarılmasıydı. Sonuç olarak, Türkiye solunun “ahlaki üstünlük” perdesinin arkasında, kimlikleri dışlayan, hafızaları susturan ve Hıristiyan halkları görünmez kılan bir siyasal tercih yatmaktadır.
Unutulan başlangıç: Paramaz ve sessiz tarih
Türkiye solunun tarih anlatısı, daima “biz nerede başladık?” sorusuna verdiği yanıtla başlar. Ve çoğu zaman bu yanıt, 1920 Bakü’sünde verilir: Mustafa Suphi’yle, 15’lerle, TKP’yle…
Ama o anlatının ilk cümlesinde bir sessizlik ve bir eksiklik vardır. Adı anılmayan biri. Yok sayılan bir başlangıç. Bir suskunluğun üzerine inşa edilmiş bir tarihin dışlanan sesi.
Paramaz.
Paramaz yalnızca bir isim değildir. Bir Ermeni devrimci, bir sosyalist, bir Marksist’tir. Fakat aynı zamanda, Türkiye solunun hafıza rejiminde bilinçli bir tercihle bastırılan; görünmez kılınan; hatırlanması tehlikeli bulunduğu için dışlanan bir figürdür. Bu unutma, basit bir dalgınlık değil; ideolojik bir inşadır: “biz”in sınırlarını belirleyen programlı bir tercihtir.
Paramaz, bu topraklarda sosyalizmin en erken taşıyıcılarından biridir. Fakat onun adı, solun kolektif hafızasında sistematik olarak silinmiştir. Çünkü kimliği, ulusalcı paradigmanın dışında kalıyordu; varlığı, bastırılmış başka hakikatleri de hatırlatıyordu. Onu anmak, yalnızca bir devrimciyi değil; “biz”den dışlanmış bir halkı yeniden “biz”in içine dâhil etmeyi gerektiriyordu.
Türkiye solu, tarih boyunca bu yüzleşmeye hazır olmadığını gösterdi. Çünkü Paramaz’ı hatırlamak, yalnızca bir bireyi değil; bir halkı, bir hafızayı, bir suçu ve ertelenmiş bir adalet talebini hatırlamak demekti. Bu ise solun kendi sessizlikleriyle hesaplaşmasını zorunlu kılacaktı. Paramaz’ı hatırlamak, 1915’i hatırlamaktır; sınıfı yalnızca ekmekle değil, üzerinde haç olan mezar taşıyla, diliyle, yasıyla ve inkâr edilmiş hafızasıyla birlikte tanımlamaktır.
Peki, bir işçinin kimliği yalnızca üretim ilişkileri içinde mi anlaşılabilir; yoksa bu ilişkiler, soykırımdan kurtulmuş bir torunun belleğinde taşınan tarihsel yükle birlikte mi kavranmalıdır?
‘Sınıf’ kavramı bu yüzden güvenli bir çerçeveye çekildi. Ermeni, Süryani ve Rum işçiler “sınıf dışı” sayıldı; bilinçli biçimde görünmez kılındı. Bu basit bir unutma değil; ideolojik bir dışlama, sistematik bir silme pratiğiydi. Çünkü tahayyül edilen sınıf, çoğunlukla Türk’tü, Müslüman’dı; “biz” adı verilen dar kimliğin sınırlarından ibaretti.
Paramaz’ın sesi ise bu tanımın dışından geliyordu. Onun devrim anlayışı yalnızca iktidarı devirmeyi değil; unutmanın, dışlamanın ve sahte evrenselliğin kurduğu hafıza rejimini de yıkmayı hedefliyordu. İşte bu yüzden hafızaya alınmadı. Çünkü hatırlansaydı, bugünkü solun tarihi bambaşka yazılacaktı: Sınıfın sınırları yeniden çizilecek, soykırıma sessiz kalanların adı teşhir edilecekti. Bu yüzleşme, solun ideolojik temellerini sarsma potansiyeli taşıyordu; bu nedenle hakikatin ağırlığı değil, sessizliğin güvenliği ve unutmanın konforu tercih edildi.
Oysa hatırlamak yalnızca kim olduğumuzu bilmek değil; kimleri dışladığımızı, kimleri susturduğumuzu, kimlerin yokluğunu normalleştirdiğimizi görmekle başlar. O hâlde sormak gerekir: Hangi halkların mezarlarını görmezden gelerek eşitlik düşledik? Hangi dillerin susturulması pahasına özgürlük talep ettik? Ve işte tam da bu nedenle, Paramaz’ı unutan bir sol yalnızca bir ismi değil; bir ilkeyi, bir yüzleşmeyi ve adaletin imkânını kaybetmiştir.
Trouillot’nun gösterdiği gibi, tarihte sessizlikler kendiliğinden oluşmaz; iktidar tarafından üretilir [2]. Ancak Türkiye solu da, devletin inkâr dilini kelimesi kelimesine tekrar etmese de, onu kendi ideolojik kalıplarına tercüme ederek aynı sessizliği yeniden üretti. 1915 söz konusu olduğunda, sol literatürde ‘soykırım’ yerine ‘emperyalizmin oyunu’, ‘komprador burjuvazi’ ya da ‘milliyetçi kışkırtmalar’ gibi kavramların öne çıkması tesadüf değildi. Böylece katliam, sürgün ve el koymalar fail odaklı bir tarih anlatısından çıkarıldı; sorumluluk muğlaklaştırıldı, şiddetin siyasal faili görünmez kılındı.
Bu tür söylemler, devletin inkâr rejimini doğrudan sahiplenmeden; fakat onun kör noktalarını yeniden üreterek işlev gördü. Böylece sol, iktidarın sessizliklerini farklı kavramlarla ve farklı ezberlerle sürdürdü. Ricoeur’ün ifadesiyle bu, basit bir unutma değil; ‘hafızanın bastırılması’dır [1]. Türkiye solu bu noktada iki katmanlı bir başarısızlık sergiledi: Bir yandan kendi suskunluğuyla hafızayı bastırdı; öte yandan Ermeni, Süryani ve Rum halklarının tanınmasını reddederek adaletin kurucu unsuru olan eşitliği daraltıp, onu yalnızca çoğunluğun ayrıcalığına indirgedi.
İki darağacı ama bir hafıza
Kimi zaman iki tarih arasındaki sessizlik, bir halkın mezarına dönüşür. Kimi zaman iki darağacı arasındaki ayrım, yalnızca idam edilenlerin adlarında değil; kimin hatırlanıp kimin unutturulduğunda saklıdır. Ve o ayrım, çoğu kez bir halkın adının sessizlikle silinmesidir. Birinin adı sloganlara, marşlara kazınırken; ötekinin adı taşsız, yazısız mezarlıklara gömülür.
15 Haziran 1915… Paramaz, İstanbul’da darağacına götürülürken, son sözleri duyuldu: “Siz yalnız bizim vücudumuzu ortadan kaldırabilirsiniz, bizim ideallerimizi asla, bu ideallerimiz yakın gelecekte gerçekleşecek ve bütün dünya bunu görecek, ideallerimiz sosyalizmdir…”
Ve asıldı. Ermeni olduğu için öldürüldü. Ama asıl olarak: Hatırlanmasın diye susturuldu.
6 Mayıs 1972… Deniz Gezmiş, Ulucanlar’da darağacına yürüdü. Son sözleri sokaklara yazıldı: “Yaşasın Marksizm-Leninizm!” “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği!”
Ve asıldı. Ama ardından adı marşlara girdi, bayraklara işlendi, sokaklara verildi. Çünkü o Türk’tü; çünkü o sahiplenilebilir olandı.
Peki şimdi sorulmalı, değil mi? Aynı topraklarda, aynı idealler uğruna, aynı cellatların ipinde can veren iki devrimciden neden biri kuşaktan kuşağa anılırken, diğeri hafızadan kazındı? Neden birinin adı özgürlüğün simgesi oldu da, ötekininki sessizliğin mezarına gömüldü?
Paramaz ile Deniz’in arasında geçen 57 yıl, yalnızca zamanın mesafesi değil; solun vicdanıyla arasına koyduğu mesafedir. Birinin sözleri tarih kitaplarında altı çizildi, marşlara dönüştü. Diğerinin sözleri ise hiç yazılmadı, sanki hiç söylenmemiş gibi silindi. Biri ‘bizim çocuğumuz’ ilan edildi; diğeri ‘adı anılmaması gereken öteki’ne dönüştürüldü.
O hâlde sorulmalı: Devrim söylemi, yalnızca Türklüğün ve Müslümanlığın hanesine yazılmış bir ayrıcalık mıdır; yoksa susturulmuş halkların da adını taşıyan gerçek bir özgürlük ve eşitlik iddiası mı? Aynı söz Türk’ün ağzından çıktığında kahramanlık olarak yüceltilirken, Ermeni’nin ağzından çıktığında neden hafızadan silinmesi gereken ‘tehlikeli bir hakikat’e dönüşür? Bir halkın adını bilinçli olarak dışlayan bir söylem, hâlâ evrensellik iddiasında bulunabilir mi? Yoksa bu evrensellik, gerçekte milliyetçi ayrıcalığın inkârla parlatılmış bir maskesinden ibaret midir?
Hafızasız bir devrimci mücadele olamaz. Çünkü gerçek adalet, kimliğe göre seçerek hatırlayan değil; kimliği bastırılanı da görünür kılan, onu olduğu yerden çıkarıp adını geri veren bir adalettir.
‘Halk’ dediler; fakat o halkın kimlerden oluştuğunu hiç sormadılar. Sanki halk, yalnızca tek bir dilin, tek bir inancın, tek bir soyadının sınırları içinde kurgulanmıştı. ‘İşçi’ dediler… Ama o işçinin hangi köyden sürüldüğünü, hangi kilisenin avlusunda dua ettiğini, hangi alfabenin harfleriyle çocukluğunu yazdığını hiç merak etmediler. Böylece devrim dili, özgürlüğün değil; seçici bir körlüğün dili oldu.
Onlar — yani bu ülkenin sol diye anılan büyük gövdesi — ‘ezilen’ derken hep kendine benzeyeni kastetti; ‘yoksul’ derken yalnızca Müslüman olanı tahayyül etti; ‘proletarya’ dediklerinde ise gözlerinin önünde hep bir Türk işçisi belirdi. Çünkü onların devrim tahayyülü, aslında aynı aynada kendi suretini yeniden üretmekten ibaretti.
Bu yüzden Paramaz dışarıda bırakıldı. Bu yüzden Surp Giragos’un çanı sustuğunda kimse işitmedi. Çünkü onların ‘biz’i baştan eksikti. O ‘biz’, biz değildik.
İlk cümlede eksik olanlar
Türkiye solunun kurucu anlatısı, genellikle Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de öldürülmeleri üzerinden şekillenen dramatik bir hafıza sahnesiyle başlatılır. Bu olay, kolektif bellekte bir kahramanlık hikâyesi olarak konumlandırılmıştır. Ancak kurucu öykü yalnızca bu trajik final üzerinden değil, aynı zamanda dönemin entelektüel ve ideolojik bağlamı üzerinden değerlendirilmelidir. Çünkü her ölümün politik anlamı masum değildir; her başlangıç devrimci bir nitelik taşımadığı gibi, kurucu anlatılar sonraki ideolojik yönelimleri belirleyen bir çerçeve işlevi görür.
Mustafa Suphi’nin biyografisi bu açıdan çarpıcıdır. Marksist bir entelektüel olarak anılsa da, II. Meşrutiyet yıllarında Türkçülük fikrini savunan Osmanlı aydınları arasında yer almıştır. 1908’de Türk Derneği’nin kurucuları arasındadır; erken dönem yazılarında ise ‘Türklüğün varlığını koruma’ düşüncesi belirgindir [23]. Dolayısıyla Suphi’nin ideolojik serüveni, yalnızca bireysel bir dönüşüm değil; Türkiye solunun kuruluşuna sinmiş ikili yönelimin de ifadesidir: Sınıf siyasetini savunma iddiası ile Türklük fikrinden kopamama hali. Bu ikili yönelim, Türkiye solunun mayasına daha başından yerleşmiş ilk ideolojik çatallaşmayı temsil eder.
1920’de Bakü’de gerçekleştirilen Türkiye Komünist Partisi (TKP) kongresinde sınıf mücadelesi ön planda görünmekle birlikte, bu mücadelenin kapsayıcılığı sorunludur. 1915 soykırımının üzerinden yalnızca beş yıl geçmiş, yüz binlerce Ermeni, Süryani ve Rum sürgün edilmiştir. Kaldı ki, o dönemde Anadolu’da “Ermeni meselesi” değil, hâlâ bir Ermeni halkı vardı. Süryani halkı vardı. Rum halkı vardı. Buna rağmen Suphi ve çevresi bu tarihsel şiddetle yüzleşmemiş, “emekçi” tanımını esasen Türk ve Müslüman halklar üzerinden kurmuştur. Bu suskunluk, solun kurucu diline sirayet etmiş ve sonraki kuşaklara aktarılmıştır. Çünkü orada eşitlik değil, seçilmiş bir hafıza vardır.
Bu noktada kritik soru şudur: Hıristiyan halkların sınıf tahayyülünün dışında bırakılması, gerçekten nesnel bir sınıf analizinin ürünü müydü; yoksa Müslüman-Türk solcuların vicdanını rahatlatmaya yarayan ideolojik bir inkâr stratejisi miydi? TKP’nin programında ‘milliyetler’den söz edilmesi, esasen Sovyet terminolojisinin bir yansımasından ibaretti. Pratikte ise parti, Müslüman halkların temsilcisi gibi davranmış, Hıristiyan toplulukları görmezden gelmiştir[24].
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Türkiye solunun kuruluşunda Türklük tanımının belirleyici olduğu görülmektedir. Bu durum, sol hareketin ‘ezilenlerin’ değil, egemen ulusun çıkarlarını yeniden üretmeye hizmet eden bir ideolojik formasyona dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla kurucu hafızanın sorgulanması, yalnızca geçmişin muhasebesi amacıyla değil; bugünkü sol siyasetin meşruiyeti açısından da ertelenemez bir zorunluluktur. Bu bağlamda, Türkiye solunun erken dönem anlatıları, eksik ve seçilmiş bir hafıza üzerine kuruludur. Bu hafızanın akademik ve politik olarak yeniden değerlendirilmesi, hem tarihsel adalet hem de gelecekteki eşitlik iddiaları açısından hayati bir öneme sahiptir.
İnkârın kurucu taşı: Salih Zeki ve solun bellek krizi
Ama yalnızca Suphi değil, çevresindeki isimler de bu sessizliğin taşıyıcılarıydı. Suskunluk, sadece bir kişinin değil, bir kadronun karakteriydi. Ve bu kadronun içindeki en karanlık gölgelerden biri de Salih Zeki Kuşarkov’du.
Salih Zeki, Türkiye Komünist Partisi’nin kurucu kadrolarından biriydi; Sovyetler ile ilişkilerde önemli bir figür olarak öne çıkıyordu. Fakat aynı zamanda, 1915-16 yıllarında Kayseri Everek’te kaymakam, ardından Deyr-ül Zor’da mutasarrıf olarak görev yapmış; bu süreçte işkenceler, cinayetler ve zulümlerle anılmıştı. 1915 Soykırımı tarihinde ‘Canavar Zeki’ [25] olarak kayda geçen bu isim, birkaç yıl sonra TKP’nin kurucu ‘komünistlerinden’ biri olarak sahneye çıkmıştı.
Devlet adına katliam kararları vermiş bir bürokratın, birkaç yıl sonra ‘halk’ adına devrimi temsil etmeye soyunması, Türkiye solunun kuruluşundaki en çarpıcı çelişkidir. Daha düne kadar bir halkın ölüm fermanını imzalayan eller, kısa süre sonra işçi sınıfı bildirilerine imza atabilmiştir. Bir toplumun mallarına el koymayı devlet görevi sayan bir zihniyet, birkaç yıl içinde ‘burjuvaziyi yıkmak’ sloganını dillendirmiştir. Burada söz konusu olan, yalnızca kişisel bir çelişki ya da ikiyüzlülük değil; devrim adına kurulan söylemin, devlet şiddetinin tarihsel sürekliliğini örtbas ederek onu devrimci dilin parçası haline getirmesidir.
Foucault’nun analizinde iktidar, kurumlarla sınırlı olmayan; pratikler, süreklilikler ve söylemler üzerinden işleyen bir ilişkidir [26]. Bu bağlamda karşımıza çıkan çelişki açıktır: Devlet adına bir halkın ölümünü organize etmiş bürokratik pratikler, birkaç yıl sonra ‘ezilenlerin kurtuluşu’ söylemi içinde yeniden dolaşıma girebilmiş ve meşruiyet kazanabilmiştir. O halde sormak gerekir: Soykırımı organize eden eller, gerçekten proleter adaletin taşıyıcıları olabilir mi?
Karşımızda duran, yalnızca bir ideolojik çelişki değil; tarihsel ve ahlaki bir sürekliliktir. Eski şiddet, yeni söylemler içinde meşruiyet kazanmış; devrim, egemenin suçlarını örten bir perdeye dönüşmüştür. Bu, ne basit bir unutma ne de bireysel bir tercihtir; iktidar şiddetinin sürekliliğiyle birlikte, sessizliğin bilinçli bir stratejiye dönüştürülerek solun kurucu öğesi haline gelmesidir.
Türkiye solunun tarihindeki en sarsıcı eşik, bir soykırım failinin devrimci belleğe dâhil edilmesidir. 1915’in mutasarrıfı ve kitlesel şiddetin faili ‘Canavar Zeki’, yalnızca birkaç yıl sonra 1920’de ‘yoldaş’ olarak yüceltilmiştir. Bu, kurucu hafızada adalet ile suçun yan yana konduğu; sınırların silindiği ve inkârın kurumsallaştığı bir tercihin ifadesidir.
O andan itibaren sol hareket, bir ayağını soykırımın inkârına, diğer ayağını ise ‘sınıf’ adına hafızadan kazınan Hıristiyan halkların üzerine basarak ilerleyen bir harekete dönüştü. Bu yüzden ortada yalnızca ‘kirli bir cümle’ değil; temeli kemiklerle, duvarları kanla örülmüş bir inkar ve hafıza mezarlığı vardır. Bu, ‘devrim’ adıyla kutsanmış bir inkâr anıtıdır. Ve o anıt yıkılmadıkça, bu topraklarda gerçek bir adalet ya da gerçek bir sol, hep yarım kalmış bir umut olarak kalacaktır. İşte tam da bu nedenle, bugün o cümle yeniden kurulmak zorundadır. Çünkü görünmez kılınan halkların mezar taşları üzerine inşa edilen her söz, basit bir siyasal hata değildir; tarihin bizzat suç ortaklığına, adaletin ise inkârın diliyle yozlaştırılmasına dönüştürülmüştür.
Sessizliğin kuşakları ve inkârın sürekliliği
1960’ların umut dolu sokaklarında, kimsenin adını koymaya cesaret edemediği bir karanlık da büyüyordu. Türkiye İşçi Partisi’nin önderi Mehmet Ali Aybar, dünya savaş suçlarını yargılamak için kurulan Russell Mahkemesi’nde yerini aldı. Sartre, Vietnam’daki bombaların çığlığını insanlığın yüzüne haykırırken, aynı bildirinin satırlarına 1915 Soykırımı’nın adı da yazılmıştı. O satır, insanlığın ortak hafızasında açılmış bir gedikti. Mehmet Ali Aybar, Russell Mahkemesi’nde Ermeni Soykırımı tartışılmasın diye çıkış yaptı ve ifade metninden bu ibareyi çıkarttırarak, devlet inkârı adına bir müdahale gerçekleştirdi. Bir halkın tarifsiz acısını bir anda hükümsüz kıldı. Mezarların üzerini örttü, annelerin ağıtlarını susturdu. Bir kelimeyi değil, yüz binlerce kaybın adını, yüzünü, yasını birden yok etti.
Ve bunu, bilinçli bir tercihle yaptı. Kalemiyle sildi, raporuyla unutturdu, imzasıyla inkâr etti. Bu sıradan bir vaka değil; soğukkanlı, hesaplı, ideolojik bir cinayetti. Bir halkın mezarsız bırakılmış çocuklarının adını, uluslararası bir bildiriden tek hamlede kazıdı. Susturmakla kalmadı; suçun üzerine teorik bir kılıf örttü. O gün Aybar’ın eli artık yalnızca bir entelektüelin değil, inkârın kâtibinin eliydi. Çünkü biliyordu: ‘Soykırım’ derse, düşmanı sadece emperyalizmde değil, bizzat kendi devletinde de araması gerekecekti. ‘İlerici’ olarak kutsadığı geçmişin mezar taşlarına eğilmesi gerekecekti; fakat bu, yalnızca bireysel bir cesaret meselesi değil, Kemalizm’in kurucu mitine gölge düşürmek anlamına gelecekti. Çünkü Atatürkçü geleneğin ‘ilericilik’ ve ‘devrimcilik’ sıfatları, soykırımın ve inkârın mirasıyla yüzleştiğinde lekelenmiş olacaktı. Aybar bu yüzden sustu: Dışarıda emperyalizme karşı haykırırken, içeride Kemalist ilericilik imgesini korumak adına soykırımın izlerini örtmeyi seçti. Devrimci görünmenin konforunu, yüzleşmenin çıplak gerçeğine tercih etti. Böylece Russell Mahkemesi’nden Ermenilerin (dolayısıyla 1915 soykırımının) adı düşürüldü. Bir hakikatin ses bulma ihtimali kaybedildi. Aybar’ın kalemiyle bir daha gömüldü; kemiklerin üzerine bu kez kanlı mürekkep döküldü.
Aybar’ın kaleminden başlayan bu inkâr, 1978 kuşağının teorik sessizliklerinde devam etti. Böylece sol hareketin söylemsel evreninde, 1915 yalnızca unutulmadı; bilinçli bir şekilde dışarıda bırakıldı. Bu durum, artık bireysel suskunluklarla açıklanamayacak kadar kurumsal bir nitelik taşıyordu. Solun ‘halk’ kavramı, Ermeni, Süryani ve Rumları sistematik biçimde dışlayan bir söylemsel inşa haline geldi. Dolayısıyla mesele, yalnızca bir dönemin politik tercihleri değil, solun kendi kurucu hafızasını şekillendiren bir dilsel dışlama rejimi ve bunu yeniden üreten bir ideolojik inkâr stratejisidir. Bu hafıza rejimi sorgulanmadan, Türkiye’deki solun adalet söylemi, ne tarihsel ne de ahlaki bir bütünlüğe kavuşabilecektir.
İnkârın kırıldığı yerden başlamak
Bugün devrimci olduğunu söyleyen herkesin dönüp bakması gereken ilk yer, sustuğu yerdir. İnkâr, sadece devletin diliyle yapılmadı; solun içinde, “strateji”, “öncelik”, “zamansızlık” gibi kavramlarla meşrulaştırıldı. Ermenilerin, Süryanilerin, Rumların hafızaları, bilerek ve isteyerek dışarıda bırakıldı. Bu sadece bir eksiklik değildi. Bu, sistematik bir tercihti. Ve her tercih, tarihsel bir bedel üretir: mezarsız bırakılanların, dili susturulanların, hafızası silinenlerin üzerine kurulu bir siyasal düzen. Dolayısıyla devrimci mücadele, artık bu tercihle hesaplaşmadan başlayamaz.
Hıristiyan halkların adını anmadığın bir geçmişe sırtını dayayarak mücadele edemezsin. Bir halkın acısını görmezden geliyorsan, hangi sınıftan yana olduğunu söylemenin anlamı kalmaz. Katledilmiş insanların varlığını yok sayarak devrimcilik inşa edilemez. Adalet istiyorsan, önce kimlere adalet getirmediğini hatırlamak zorundasın.
Bir halkın yasıyla yüzleşmeye cesaret edemeyen her hareket, hangi gelecek adına konuşursa konuşsun, eksiktir. İnkâr sürdükçe geçmişin sahipleri yeniden öldürülür; her suskun cümle bu inkârın parçasına dönüşür. Devrimci mücadele, sadece sistemi değil; onunla birlikte içimize yerleşmiş suskunluk düzenini de bu nedenle yıkmak zorundadır. Bu yüzden yüzleşmek, yalnızca devleti değil; geçmişin içimizde bıraktığı korkuyu, konformizmi ve ikiyüzlülüğü de hedef almak zorundadır.
Bugün sorulması gereken, yalnızca hangi tarafta konumlandığımız değil, aynı zamanda hangi sessizlikleri ve hangi dışlamaları üstlendiğimizdir. Zira devrimci bir siyasetin anlamı, yalnızca ezilenlerden yana tavır almakla sınırlı değildir; daha önce ezilmiş, görünmez kılınmış ve unutulmuş olanı hatırlama cesaretini de içerir. Bu cesaret gösterilmeden kurulan her söylem, mevcut sessizlik rejiminin yeniden üretimine hizmet eder. Dolayısıyla tercih ertelenemez: ya geçmişin inkârını sürdürerek unutuşun mirasçısı olunacak ya da yüzleşmeyi göze alarak adalet siyasetinin safına geçilecektir. Arada bir konum yoktur; tarafsızlık bir seçenek değildir; inkârın yeniden üretildiği bir zeminde ‘devrimcilik’ mümkün değildir.
Kaypakkaya’nın açtığı yarık
Türkiye solunun belleğinde görmezden gelinen halklar kadar, karartılmış sorular da vardır. Ve o soruları yüksek sesle dile getirenlerden biri, İbrahim Kaypakkaya’dır. O, sadece düzenin duvarlarına değil, solun kendi duvarlarına da taş attı. Marksizm’i ezber gibi değil, bir yüzleşme yöntemi olarak kullandı. ‘Ne pahasına olursa olsun görmezden gelmeyi tercih eden’ solculardan değil; üstü örtülmüş, hafızadan kazınmış, tarihten silinmiş ne varsa onu soranlardan oldu. 1915’te yaşananları soykırım olarak tanımlayan ilk ve neredeyse tek sol önderdir Kaypakkaya. Daha 1972’de, “Kemalist hareketin kuruluşu, Ermeni ve Rum halklarının yok edilmesiyle, Kürt halkının bastırılmasıyla mümkün oldu” diyerek, Cumhuriyet’in kuruluşunu bir inkâr sistematiği olarak teşhir etti [27].
Kaypakkaya’nın müdahalesi yalnızca devlete değil, devletin tarih anlatısını benimseyen sol çevrelere de yönelmişti. Onun için sınıf, yalnızca ekonomik konumla değil; tarihsel deneyim, kimlik ve kolektif hafıza ile birlikte kavranmalıydı. Kaypakkaya’ya göre Türk devleti, burjuva iktidarının ötesinde, aynı zamanda bir halklar hiyerarşisini kurumsallaştırıyordu. Bu tespiti dile getirmek, yalnızca resmî ideolojiyle değil, sol içindeki inkârcı dil ile de çatışmak anlamına geliyordu.
Kaypakkaya, bugün hâlâ birçok sol hafızada ‘radikal’ ya da ‘çizgi dışı’ olarak etiketlense de, gerçekte farklı bir yönelimin imkânını temsil etmektedir. Onun yaklaşımı, sınıfı yalnızca üretim ilişkileri çerçevesinde değil, ezilen halkların tarihsel hafızası ve kimliksel deneyimleriyle birlikte kavrayan bir perspektif sunar. Dolayısıyla Kaypakkaya’nın bu konudaki mirası, bir eleştiri olmanın ötesinde, sol siyasetin yönelmesi gereken istikametlerden biri olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye solunun hiçbir dönemde tam anlamıyla yüzleşmeye cesaret edemediği en karanlık eşik, 1915’tir. Bu bağlamda İbrahim Kaypakkaya’nın müdahalesi, bu çöküşe karşı atılmış ilk açık kopuş olarak değerlendirilebilir. Kaypakkaya, devletin resmî tarih anlatısına doğrudan dokunmuş; ulusal meseleleri, Dersim katliamını, Kürt halkının ulus olma hakkını ve 1915’teki kitlesel imhayı ‘soykırım’ olarak tanımlayarak, hem devlet ideolojisinden hem de bu inkârı paylaşan sol çevrelerden ayrışmıştır. Bu radikal kopuş, Türkiye sol tarihinde bir yarık açmış; fakat bu yarık bugüne kadar kuramsal ve politik düzeyde doldurulamamıştır. Solun büyük kısmı hâlâ bu yarığın kenarında dolanmakta, yüzleşmenin doğrudan dilini kurmaktan kaçınmaktadır.
Bu eksiklik yalnızca tarihsel bir ihmale değil, aynı zamanda kuramsal bir yetersizliğe işaret eder. Türkiye solunda ‘renk körlüğü’ söyleminin, ‘ulus körlüğü’ biçiminde yeniden tezahür ettiği görülmektedir. Ermenilerin, Süryanilerin ve Rumların yok sayıldığı her teorik pozisyon, yalnızca eksik bir analiz değildir; aynı zamanda baskı ve inkâr rejiminin sürekliliğini sağlayan bir konumdur. Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey, bu yarığı dolduracak yeni bir kuramsal çerçeve, etik bir yönelim ve kapsamlı bir hatırlama politikasıdır.
Yeni bir başlangıç için yüzleşme
Her şeyden önce kabul edilmesi gereken temel gerçek şudur: Bu topraklarda inkâr üzerine inşa edilmiş bir devlet vardır. Ve bu devletin inkâr rejimi yalnızca resmî ideolojiyi değil, onun içinde büyüyen sol geleneği de şekillendirmiştir. Dolayısıyla gerçek bir yeniden başlangıç, yalnızca sisteme karşı konumlanmakla değil, aynı zamanda bu sistemin izlerini taşıyan kendi dilimizi, kavramsal körlüklerimizi ve sessizliklerimizi sorgulamakla mümkündür. Bugün Türkiye solunun önünde ertelenemez bir görev vardır: Yüzleşerek yeniden kurmak. Bu, suskunlukla değil hatırlamayla; unutturulmuşların adını anarak, sessizlik üzerine değil hakikat üzerine bir mücadele inşa ederek gerçekleşebilir.
Gerçek bir başlangıç, önce nerede durduğumuzu, sonra da nerede sustuğumuzu söyleyerek başlar. Ve Türkiye solunun en uzun sustuğu yer, 1915’tir. Yüz binlerce insanın sürülmesi, öldürülmesi, mülksüzleştirilmesi ve mezarsız bırakılması, tarihsel bir yok oluş sürecini ifade eder. Ancak bu sürece ‘trajedi’, ‘çatışma’ ya da ‘karşılıklı acı’ gibi kavramlarla atıf yapılması, soykırımın fail merkezli niteliğini görünmez kılmakta; böylece kurucu iktidarın meşruiyet kurgusuna sol içinde de dolaylı bir ortaklık üretilmektedir.
Artık dolaylı ifadelerle konuşma dönemi sona ermelidir. ‘Duyarlıyız’ diyerek geçiştirmek ya da ‘sol içinde tartışılıyor’ diyerek ertelemek, hakikatin üstünü örten stratejilerdir. Her bildiride, her toplantıda, her programatik metinde açıkça dile getirilmesi gereken temel gerçek şudur: 1915, planlı ve sistematik bir imha süreci, yani soykırımdır. Ermenilere, Süryanilere ve Rumlara yönelik bu kitlesel yok etme eyleminin ardından kurulan rejim, doğrudan bu suçun temeli üzerine inşa edilmiştir.
Bugün sol içerisinde hâlâ ‘soykırım’ kavramını telaffuz etmekten imtina edenler varsa, bu artık yalnızca ‘korku’ ile açıklanamaz. Bu durum, konformizmin ve politik sessizliğin bilinçli bir tercihi olmanın ötesinde; solun belirli kesimlerinde tarihsel olarak içselleştirilmiş ittihatçı-Kemalist ve beyaz Türkçü perspektifin sürmekte olduğunun göstergesidir. ‘Soykırım’ dememek için öne sürülen ‘zamansızlık’, ‘stratejik öncelik’ ya da ‘emperyalizm söylemine eklemlenme’ gibi gerekçeler, aslında bu kurucu ideolojik çerçevenin farklı biçimlerde yeniden dolaşıma sokulmasıdır.
Oysa İbrahim Kaypakkaya’nın 1972’de dile getirdiği “1915 Ermeni katliamı burjuvazinin çıkarına yapılan bir soykırımdır” tespiti [27] ortadayken, bu ifadeyi hâlâ dillendiremeyen her yapı, devrimci söylemin tutarlılığını kayda değer ölçüde sorunlu hâle getirmektedir. Böyle bir dilsel ve politik dışlama, solun kendi iddia ettiği evrensel eşitlik ve özgürlük söylemiyle arasındaki uçurumu derinleştirmekte; dolayısıyla devrimci perspektifin teorik ve ahlaki zeminini sorgulanabilir kılmaktadır.
Robinson’un [28] vurguladığı üzere, kapitalist modernleşme salt ekonomik sömürü mekanizmalarıyla değil; aynı zamanda etnik, kültürel ve tarihsel bastırma süreçleriyle de işler. Egemen sistem, yalnızca artı-değerin gaspı üzerinden değil, aynı zamanda belirli toplulukların görünmez kılınması, kimliklerinin bastırılması ve tarihlerinin sistematik olarak silinmesi yoluyla süreklilik kazanır. Dolayısıyla bu sistemin karşısında konumlandığını iddia eden her siyasal hareket, eğer bu bastırma mekanizmalarını analiz etmiyor ya da bilinçli olarak göz ardı ediyorsa; aslında onun dışında değil, tam tersine onun ideolojik çerçevesi içinde kalmaktadır. Bu durumda yapılmış olan, karşı çıkmak değil, egemen söylemin başka kavramlar üzerinden yeniden dolaşıma sokulmasıdır.
Türkiye solunun önemli bir kesimi, tarih boyunca resmî hafızanın sınırları içinde kalmıştır. 1915’ten 1938’e, Varlık Vergisi’nden 6-7 Eylül’e, 1990’ların faili meçhullerine kadar, bu ülkenin resmi hafızası Müslüman ve Türk olanı merkez aldı. Ve solun büyük bölümü de bu merkezin dışına çıkmadı. Kendisini ‘laik’ ya da ‘anti-emperyalist’ olarak tanımlasa da; esas sınıf olarak Müslüman Türk işçiyi merkeze almış; siyasal çağrılarını, örgütlenme dilini ve stratejik hesaplarını bu kitleye göre kurmuştur. Bunun sonucu olarak Ermeniler ‘emperyalizmin maşası’ olarak kodlanmış, Süryaniler görünmezleştirilmiş, Rumlar düşmanlaştırılmış, Kürtler ise ancak belirli koşullarda sınıfın parçası olarak tanınmıştır.
Bu yaklaşım, solun kamusal görünürlüğünde de somut biçimde izlenebilir. Yürüyüşlerin en önünde taşınan Türk bayrakları, kolektif özneyi ulusal kimliğin sınırları içinde yeniden tanımlarken; pankartlarda 1915’e, 1938’e ya da 1955’e dair tek bir ifadenin yer almaması, bu hafızasal boşluğu görünür kılmaktadır. Böylece kamusal alanda sergilenen sembolik repertuar, yalnızca sınıfsal aidiyetleri değil, aynı zamanda Müslüman-Türk kimliğinin sınırlarını da yeniden tesis eder. Bu seçici temsil, solun evrensel eşitlik iddiasının pratik düzlemde nasıl sınırlı bir kapsama indirgenerek işlediğini ve hangi tarihsel kırılmalar ile toplulukların sistematik biçimde dışarıda bırakıldığını görünür kılmaktadır.
Öte yandan, 1915’in görmezden gelinmesi kadar belirleyici olan bir diğer suskunluk, Paramaz’ın hafızadan silinmesidir. Türkiye solunun kurucu cümlesi daima Mustafa Suphi ve TKP ile başlatılsa da, bu başlangıç aslında eksiktir. Çünkü Suphi’nin adıyla açılan tarih, soykırımı ve onun bastırdığı hafızayı dışarıda bırakır. Oysa Paramaz, bu coğrafyada sosyalizmin en erken taşıyıcılarından biri olarak, yalnızca bir Ermeni devrimcinin değil; aynı zamanda 1915’in ve onun unutuluşunun da simgesidir.
Paramaz’ın hatırlanması, bireysel bir anımsamanın ötesinde, solun kendi kurucu hafızasını yeniden tanımlaması anlamına gelir. Bu tanıma, devrimci siyaseti yalnızca sınıfsal eşitsizlikler üzerinden değil, aynı zamanda tarihsel şiddetin ve kimliksel bastırmanın sürekliliği üzerinden kurmayı gerektirir. Türkiye’de yeni bir sol tahayyül inşa edilecekse, onun başlangıç noktası TKP’nin 1920 kongresi değil; Paramaz’ın darağacı ve 1915’in soykırım hafızası olmalıdır.
Dolayısıyla mesele, yalnızca Suphi’nin ideolojik mirasıyla değil, Paramaz’ın ve 1915’in bastırılmış sesiyle de yüzleşmektir. Yeni bir kurucu cümle, bu topraklarda solun tarihini inkâr ve sessizlik üzerine değil; hatırlama, yüzleşme ve bastırılmış halkların adını yeniden dile getirme üzerine kurmak zorundadır.
Kaypakkaya’nın açtığı kırılmayı derinleştirmek
Türkiye solunun bugün önünde duran temel mesele, yalnızca mevcut düzene karşı bir mücadele geliştirmek değil; aynı zamanda kendi tarihsel körlükleriyle yüzleşmektir. Kaypakkaya’nın açtığı yarık tam da buradadır: Sınıf siyasetini ulusalcı mitlerden ayırmak, resmi tarihin suskunluklarını kırmak ve 1915’i adını koyarak tartışmaya açmak. Bu, bir “teorik tavır” değil, kurucu sessizliğe karşı bir siyasal kopuşun zorunlu başlangıcıdır.
Bu nedenle, Paramaz’ın darağacından Kaypakkaya’nın işkencehanesine uzanan çizgi, solun gerçek başlangıç hattıdır. Bu hattın dışında kalan her kurucu anlatı, TKP ile Suphi’de olduğu gibi, Türklük merkezli bir yeniden kuruluşu tekrar eder.
Hafızayla siyaset kurmak, kolay bir yol değildir. Çünkü bu, ulus-devletin kurucu mitlerini sarsmayı, resmi ideolojinin kutsallarına dokunmayı ve solun kendi içindeki beyaz-Türkçü gelenekle hesaplaşmayı gerektirir. Ama tam da bu yüzden ertelenemezdir. Zira yüzleşilmeyen her geçmiş, bugünün bastırılmasını normalleştirir: 1915’in inkârı Dersim’in unutulmasına, 6-7 Eylül’ün görmezden gelinmesi 1990’lardaki faili meçhullere sessiz kalınmasına yol açar.
Eğer yeni bir sol mümkün olacaksa, onun dili artık yalnızca “sınıf”ı değil; aynı zamanda soykırımdan sağ kurtulmuş bir halkın torununu, sürgünden dönen bir köylünün yasını, haçlı bir mezar taşını, kaybolmuş bir kilisenin çanını da kapsamalıdır. Çünkü adalet, yalnızca eşitsizliğe değil, aynı zamanda unutmaya ve inkâra karşı verilen mücadeleyle mümkündür.
Yeni bir sol hareket, öncelikle kendi içsel sınırlarını sorgulayarak başlamalıdır: milliyetçi tortularından arınarak, inkârla kurduğu muğlak mesafeyi netleştirerek ve ‘sınıf’ kavramını yeniden tanımlayarak. Bu yeniden tanım, yalnızca emeği değil; aynı zamanda emeği gasp edilenin adını, dilini ve hafızasını tanımayı da içermelidir. Halkları araçsallaştırmadan, onların tarihsel deneyimlerini, kolektif kayıplarını ve bastırılmış hafızalarını merkeze almak, bu sürecin kurucu adımıdır. Türkiye’de gerçek bir devrimci hareket, ancak egemen kimliğin konforundan değil; bastırılanın, ezilenin, inkâr edilenin ve unutulanın yanında konumlanarak inşa edilebilir.
Gerçek bir gelecek, ancak unutturulanların isminin en başa yazılmasıyla kurulabilir. Ve o ilk cümlede Paramaz’ın adı yoksa, o metin eksiktir; o siyaset, adaletsizdir. 1915’in hakikatiyle yüzleşilmeden kurulacak her yol, sadece eski inkârların başka kelimelerle tekrarından ibarettir. Bu yüzden, Türkiye’de gerçekten yeni ve özgürleştirici bir sol hareket, ancak geçmişin üzerini örten o sessizliğin bizzat üzerine basarak yükselebilir. Ve o sessizlik, ancak Paramaz’la ve 1915’le başlayan bir ilk cümleyle bozulabilir.
Kaynakça
- Ricoeur Memory, History, Forgetting. Chicago: University of Chicago Press; 2004.
- Trouillot Silencing the Past: Power and the Production of History. Boston: Beacon Press; 1995.
- Renan What is a Nation? Paris: Sorbonne; 1882.
- Assmann Erinnerungsräume: Formen und Wandlungen des kulturellen Gedächtnisses. München: C.H. Beck; 1999.
- Connerton How Societies Remember. Cambridge: Cambridge University Press; 1989.
- Akçam A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility. New York: Metropolitan Books; 2006.
- Üngör The Making of Modern Turkey: Nation and State in Eastern Anatolia, 1913– 1950. Oxford: Oxford University Press; 2011.
- Üngör UU, Polatel Confiscation and Destruction: The Young Turk Seizure of Armenian Property. London: Bloomsbury; 2011.
- Göçek FM. Denial of Violence: Ottoman Past, Turkish Present and Collective Violence against the Armenians, 1789–2009. Oxford: Oxford University Press; 2015.
- Fraser N. Justice Interruptus: Critical Reflections on the “Postsocialist” Condition. New York: Routledge; 1997.
- Fraser N, Honneth Redistribution or Recognition? A Political-Philosophical Exchange. London: Verso; 2003.
- Bonilla-Silva Racism without Racists: Color-Blind Racism and the Persistence of Racial Inequality in America. Lanham: Rowman & Littlefield; 2006.
- T24 (2022) TKP’den 30 Ağustos paylaşımı: “100 yıl önce bu coğrafyada emperyalizme ve saraya karşı büyük bir destan yazıldı.” 30 Ağustos. Available at: https://t24.com.tr/video/tkp-den-30-agustos-paylasimi-100-yil-once-bu-cografyada- emperyalizme-ve-saraya-karsi-buyuk-bir-destan-yazildi,49675 (Accessed: 27 August 2025).
- Türkiye İşçi Partisi (2023) 30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun! 30 Ağustos. Available at: https://tip.org.tr/basin-aciklamalari/30-agustos-zafer-bayrami-kutlu-olsun/ (Accessed: 27 August 2025).
- SOL Parti: https://solparti.org/
- Alexandris The Greek Minority of Istanbul and Greek-Turkish Relations 1918–1974. Athens: Center for Asia Minor Studies; 1992.
- Deringil Conversion and Apostasy in the Late Ottoman Empire. Cambridge: Cambridge University Press; 2009.
- Gaunt Massacres, Resistance, Protectors: Muslim-Christian Relations in Eastern Anatolia during World War I. Piscataway: Gorgias Press; 2006.
- Üstel Makbul Vatandaş’ın Peşinde: II. Meşrutiyet’ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi. İstanbul: İletişim Yayınları; 2014.
- Türkiye İşçi Partisi. 30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun! [Internet]. 2023 Aug 30. Available from: https://tip.org.tr/basin-aciklamalari/30-agustos-zafer-bayrami-kutlu- olsun
- T24. TKP’den 30 Ağustos paylaşımı: “100 yıl önce bu coğrafyada emperyalizme ve saraya karşı büyük bir destan yazıldı.” [Internet]. 2022 Aug 30. Available from: https://t24.com.tr/video/tkp-den-30-agustos-paylasimi-100-yil-once-bu-cografyada- emperyalizme-ve-saraya-karsi-buyuk-bir-destan-yazildi
- Bora Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Sol. İstanbul: İletişim Yayınları; 2002.
- Çetinkaya, Doğan. The Young Turks and the Boycott Movement: Nationalism, Protest and the Working Classes in the Formation of the Turkish Republic. London: I.B. Tauris; 2014.
- Tuncay Türkiye’de Sol Akımlar (1908–1925). 2. baskı. İstanbul: BDS Yayınları; 1988.
- https://www.agos.com.tr/tr/yazi/23578/ittihatciliktan-komunizme-deyr-i-zordan-moskovaya- salih-zekinin-bilinmeyen-hikayesi
- Foucault Discipline and Punish: The Birth of the Prison. New York: Pantheon Books; 1977.
- Kaypakkaya, İ. (1979). Seçme Yazılar. İstanbul: Ocak Yayınları.
- Robinson CJ. Black Marxism: The Making of the Black Radical Tradition. London: Zed Books; 1983.
(Kaynak: Sendeika.org)