
Yaşanan derin yoksullukla beraber faşizm, kitleler içinde de yoğun bir yozlaşmayı örgütlemeye çalışmaktadır.
Özellikle emekçi ve yoksul mahallelerde yoğunlaşan çeteleşme, ana akım medyada sürekli pohpohlanan mafya dizileri/filmleri, siyasilerin çeteci jargonu kürsülerde kullanması ve buna eklenebilecek sayısız örnekte karşımıza çıkan gerçek; bu yaklaşımın, iktidarlarını sürdürebilmek ve kalıcı hale getirmek için yaşama geçirildiğidir.
Yoksulluğun ve lümpen şiddetin hiç olmadığı kadar yükseldiği günümüzde, şiddet yalnızca çete hesaplaşmalarında gerçekleşmemektedir. Kadın, LGBTİ+ ve yabancı düşmanlığı da hiç olmadığı kadar yükselmiş ve siyasallaşmıştır. Tüm bunlar, egemenlerin işçi sınıfı siyasetini, bütünüyle devrimci siyaseti izole etme çabasının biçimleridir.
Burjuva kültür, açık bir şekilde topluma yalnızca çürüme getirmektedir. Bu kültür daha önceleri “delikanlı” kabadayılar, “ahlaklı” çete üyeleri, “içinden çıktığı semte karşı vefalı” gangsterler gibi figürleri pohpohlamaktaydı. Bu tiplemeler yer yer halkın özlem ve ihtiyaçlarına hitap etse de nihayetinde bir çeşit lümpenliği ve çarpık adalet duygusunu ortaya koymaktaydı.
Dönemin koşulları göz önüne alındığında (’60’lar sonrası köyden kente göç, devrimci hareketin gücü) bu çalkantının içerisinde halk bu kişiliklere öykünmektense taleplerini toplumcu bağlamlar içerisinde ifade ediyordu. Geniş halk kitleleri bunların tam karşısındaki devrimci figürleri bağrına basmış ve hafızasına kazımıştı. Zamanla ilk başta ifade edilen tiplemeler, açıkça halk düşmanı figürlere dönüştü.
İlkesiz, pragmatist, içinde yaşadığı veya içerisinden çıktığı topluluğa ya da kimliğe karşı ilgisiz bir kent yoksulu inşa edildi.
Bu anti-kahraman özellikle medya eliyle sürekli pohpohlandı. Bu kişiliklerin arkasına resmi ideolojinin “derin devlet” anlatıları yerleştirildi ve böylece devlet açıkça “biz bu kişiliklere sahip çıkıyoruz” mesajı verdi. Devamında “parayı vuran”, “köşeyi kolay yoldan dönen” bir lümpen kişilik daha ortaya çıktı. 2000’ler sonrası dünyada, finans, borsa, kripto para, kumar, dolandırıcılık gibi vurgun yöntemleri başarı öyküleri haline getirildi ve toplumun önüne bir ekonomik kurtuluş yolu olarak konuldu.
Burjuva kültür, neden bu tür kişilikleri yüceltmektedir?
Çünkü bu kişiler, burjuva toplumun yasalarıyla sınırlanmamış çıplak kapitalist hırsı temsil ederler. Bu insanlar etrafından yaratılan tipoloji, bir tür fetiş haline getirilir, ortaya çıkan kapitalizmin karanlık ama baştan çıkarıcı bir sonucudur.
Burjuva bakış açısına göre, suç ve karaborsa doğaldır ve her zaman var olacaktır. Burjuva kültür, ticari nedenlerle de bu tür bir romantizmi teşvik eder.
Bu da topluma yönelik operasyonların yürütülmesine (“huzur” operasyonları, uyuşturucu ile mücadele vb.), halkın baskı altına alınmasının bir parçası olarak hapishanelerin doldurulmasına, toplumsal uyumun engellenmesine (olağan şüpheli profillerinin oluşturulması; Kürt, Alevi, Suriyeli, Afgan) ve işçilerin daha düşük ücretler için daha acımasızca rekabet etmelerine vb. yardımcı olur.
Kısacası, bu anlatılar, burjuva ideolojisinin ve dolayısıyla devletin hizmetindedir. Bu çürüme, bu tür tiplemelerin yüceltilmesinde kesin bir şekilde ifade edilir. Üretimdeki rollerinden kaynaklanan bilinç konusunda ise parazite benzer burjuva dünyasının küçük prototipleri olarak ortaya çıkan bu unsurlar, ne kadar küçük ve dağınık olurlarsa olsunlar, gelir elde etmek için başkalarını istismar etmeye dayanan veya bu istismara kök salmış bir bilinç geliştirir ve böylece dünya görüşlerini şekillendirirler. Hayatta kalmak için yapmak zorunda oldukları şeylerden dolayı korku ve pişmanlık duymaya başlayabilirler ancak bu, sürdürülebilir bir durum değildir; bu, bir yönünün baskın olduğu ve bireyin kimliğini belirleyen diğer tüm çelişkiler gibi bir çelişkidir. Çıkarcı kişiliğin, toplumsal kişiliğe karşı çelişkisi. Yani yalnızlık, yabancılaşma ve yozlaşma.
Devletin saldırı biçimlerinden itirafçılık ve iftiracılık
Yalnızca devrimci siyaseti değil, burjuva muhalefeti ve bütünüyle kitleleri saran bir siyasi kıyım politikası normalleştirilmiş durumda. Yıllar içerisinde sistemleştirilen Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) aracılığıyla kitleler, itirafçılığa ve iftiracılığa yani basitçe jurnalciliğe itildi. Yaşamın içinde en basit olaylar dahi devlete taşındı ve şikâyet kültürü, güvensizlik topluma yerleşti.
Sayısız kişiye cumhurbaşkanına hakaret davası açıldı. Bunlar, her an olan ve toplumu bir ahtapot gibi saran en geniş jurnalcilik biçimleridir.
Devlet bu şekilde kişilerin siyasi öznelere dönüşmesini engellemenin ve toplumsal meselelerin üzerini örtmenin yollarını aramaktadır. Kendi yasalarına dahi uymayan faşizm, burjuva muhalefete dahi açıktan saldırıya geçmiştir.
Burjuva seçim modelinin altını Kürdistan’da çoktan oyan iktidar, sırayı burjuva muhalefete getirmiş ve CHP’nin (ve Kent Uzlaşısı’nın) seçilmişlerine saldırmıştır. Bunu yaparken yoğun bir itirafçı ağı ve anlatısı yaratarak hem topluma çürümeyi dayatmış hem de CHP içerisinde korku dalgası yaratarak çürükleri tarafına çekmek istemiştir. Nitekim kısmi de olsa başarılı olmuştur. Benzer şekilde ünlülere ve medya yüzlerine dönük operasyonları yine itirafçı ağı ile gerçekleştirmiş ve etkin pişmanlık gibi “hukuki” fırsatlarla bu operasyonlar genişletilmiştir.
Açıktır ki, kitlelerin içerisinden geçtiği yalnızlık, yabancılaşma ve yozlaşma, devletin karşısında itirafçılık ve iftiracılık şeklinde kendisini göstermektedir. Devlet de bunu överek kendi suretini halkta aramaktadır. Bu nitelikler, Türk egemen sınıflarının pragmatizminde zaten bulunmaktadır. Günümüzde tüm çıplaklığıyla ortaya saçılan bu durum aynı zamanda devletin ne denli çürümüş bir yapı olduğunu göstermektedir.
Altı çizilen üçüncü paylaşım savaşı tehlikesi, derinleşen yoksulluk, Kürt ulusal hareketinin süreci, Suriye’de gelişen durum devlet nezdinde yaşanan bir teyakkuzun ifadesidir. Bu bağlamda devrimci politika özelinde toplumun siyasallaşmasına dönük operasyonlar gerçekleşmektedir ve büyük olasılıkla gerçekleşmeye de devam edecektir.
Bir süredir devrimci güçlere yönelik gözaltı ve tutuklama saldırılarının itirafçılık ve iftiracılık üzerinden yürütülmesini de bu kapsamda ele almak gerekir. Düzen, itirafçılık ve iftiracılığı, güvensizlik yaymak, devrimci ideolojinin altını-içini ve kitle temelini boşaltmak için sistematik bir şekilde kullanmaktadır. Bu düzlemde, hem toplumsal yapının içinde bulunduğu durumdan hem de devrimci güçlerin/ideolojinin zayıflığından hareketle önemli bir mesafe kat ettiğini de kabul etmeliyiz.
Geldiğimiz aşama, sermaye düzeninin bilinçli bir şekilde emek rejiminden başlamak üzere toplumsal dokuyu tepeden tırnağa yeniden dönüştürme yöneliminin bir sonucudur. Kısa sürede bu hattın terk edilmeyeceği de açıktır.
Burjuvazinin bu yöneliminin ancak bilinçli bir politik mücadele ile kırılabileceği açıktır. İşçi sınıfı ve geniş emekçi sınıfların yaşadığı derin yoksulluk ve yoksunluk etrafından gelişen ve derinleşen çelişkilere devrimci müdahalelerde bulunmak ve örgütlenmek, devrimci, alternatif bir ideoloji temelinde başka bir dünya ve insanın mümkün olduğunu göstermek ve burjuva karargahları sarsmak mümkün ve bu görev devrimci/komünistlerin omuzlarındadır.
Yaklaşan 8 Mart, 1 Mayıs ve Ankara’da yapılacağı duyurulan NATO zirvesi vesilesiyle devrimci muhalefetin hareketliliği yükselecektir. Devletin itirafçılar eliyle yaratmaya çalıştığı güvensizliğe ve çürümeye dur demenin yolu, sistemin tüm kurumlarıyla kıyasıya hesaplaşmaktan geçmektedir. Açık ki devrimci-demokratik mücadelemiz de meşruluğumuz da sorgulanamaz.
Kitlelere dayatılan lümpen, yozlaşmış ve bireyci tutumlara karşı toplumsallığı, kolektif deneyimlerimizi ve birikimlerimizi hatırlamak, hatırlatmak gerekir. İtiraf ve iftira insanı tüketen pratiklerdir.
Kolaycılık, vurgunculuk, bencillik, ilkesizlik sistemin bize dayatmalarıdır. Kendi yarattığı umutsuzluğun ve geleceksizliğin içerisinde bunu bizlere çıkış yolu olarak sunmaktadır. Ancak en nihayetinde milyarlarca insan için bu köhne yaşam sürüp gitmektedir. Bu nedenle tüm bu yozlaşmanın karşısında emeği, kolektif ve örgütlü yaşamı, devrimci ilkeleri benimsemeliyiz.
Şüphesiz, yaşam koşullarımız gün geçtikçe kötüleşmektedir. Savaş tehlikesi, yoksulluk, insanlık dışı yaşam koşulları… Buna karşı devletin ve emperyalizmin gücü yenilmez ya da aşılmaz gibi gözükebilir.
Ancak gerçekte onlar bir avuç, biz ise milyonlarız. Onuruyla yaşayan her insan kitleler içinde parlayacaktır. Oysa bir itirafçı ya da iftiracı, güvenilmez, onursuz biri olarak lanetle anılacaktır. Bize dayattıkları onursuz yaşamı kabul etmeyelim. Onurlu ve insanca bir yaşam için mücadele edelim!



