
Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, 15 Ocak 1919’da Berlin’de yalnızca iki komünist olarak değil, bir tarihsel kopuşun sembolleri olarak katledildiler. Onları öldürenler birkaç subay ya da Freikorps çeteleri değildi yalnızca; Alman emperyalizminin yenilgi sonrası korkusu, burjuva düzenin devrim ihtimaline duyduğu panik ve sosyal demokrasinin karşı-devrimci teslimiyetiydi. Bugün onların ölüm yıldönümünü anmak, nostaljik bir yas değil; emperyalist dünyanın yeniden hızlanan çelişki ve çürümesini, savaş eğilimlerini ve devrimci sorumlulukları yeniden düşünmek için bir imkândır.
Rosa Luxemburg, Marksizm’i dogmatik bir reçete olarak değil, devrim teorisi olarak ele alan bir komünistti. Kitle grevi üzerine çalışmaları, devrimin yalnızca “doğru anda” ilan edilen bir eylem değil, sınıfın tarihsel hareketi olduğunu gösterir.
Enternasyonalizmi ise soyut bir ahlaki tutum değil, somut bir siyasal zorunluluk olarak kavrar. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na karşı tutumu bu nedenle nettir: “Savaş, ulusların değil sermayenin savaşıdır ve işçi sınıfının bu boğazlaşmada tarafı olamaz.”
“Ya sosyalizm ya barbarlık” sözü, bir kehanet değil, kapitalizmin kriz anlarındaki mantığını tarif eden soğukkanlı bir saptamadır.
Diğer yandan Rosa Luxemburg’un devrim teorisi sadece bir eylem programı da değil, aynı zamanda sınıf hareketinin dinamiğini kavrama çabasıydı. Bu çabada Lenin’le bazı teorik noktalarda ayrıştığı bilinmektedir. Özellikle Demokratik Merkeziyetçilik ve öncü parti kavramı üzerine Luxemburg, Lenin’in 1904 tarihli “Organizational Questions of the Russian Social Democracy- Rus Sosyal Demokrasisinin Örgütsel Sorunları) çalışmasını eleştirerek, sınıfın kendi kendine eylem kapasitesini ve “spontane” ayaklanma dinamiklerini önemsemiş; Lenin’in merkezi disiplin vurgusunun partiyi aşırı hiyerarşik hâle getirebileceğini savunmuş, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı gibi konularda da farklı perspektifler sunmuştur.
Buna rağmen Lenin, Luxemburg’la ideolojik tartışmalarını onun değerini küçültmek için kullanmamış; aksine mücadele tarihimizde kalplerimizde yer eden bir ifâdeye başvurmuştur. Lenin’in sözleriyle: “o bir kartaldı ve kartal olarak kalacak…” Bu metaforla Lenin, Luxemburg’un bazı teorik hatalarını belirtse bile -hatta işaret ettiği eksikleri eleştirmiş olsa bile- onun devrimci vizyonunu, enternasyonalizmini ve proletarya mücadelesine adanmışlığını yüceltti ve Rosa ile Karl için aynı zamanda yüksek bir devrimci saygı ifadesi oldu.
Karl Liebknecht da “Ya sosyalizm ya barbarlık” saptamasının pratik karşılığıdır. Alman Reichstag’ında savaş kredilerine “hayır” oyu veren tek milletvekili olarak, emperyalist savaşa karşı yalnız kalmayı göze almıştır. “Asıl düşman içeridedir” derken, Alman işçisinin karşısındaki temel engelin İngiliz ya da Fransız işçileri değil, kendi burjuvazisi olduğunu ilan ediyordu. Hapis, baskı, tecrit… Hiçbiri onu bu çizgiden döndüremedi. Liebknecht’in cesareti, bireysel kahramanlıkla değil, sınıfsal netlikle ilgilidir.
Rosa ve Karl’ın ortak noktası, emperyalist savaşı bir “yanlış politika” olarak değil, kapitalizmin zorunlu ürünü olarak görmeleriydi. Bu nedenle savaş karşıtlıkları pasifist bir temenni de değil, devrimci bir kopuşta anlam kazanıyordu. Tam da bu nedenle, Alman burjuvazisi için asıl tehlike yenilgi değil, devrim ihtimaliydi; onları öldürten şey de bu korkuydu.
Bugün, bir asır sonra, emperyalist sistem çok daha derin bir krizin içinden geçiyor. Pazarların daralması, hegemonya krizleri, enerji ve tedarik zinciri savaşları, vekâlet çatışmalarından açık cepheleşmelere doğru ilerliyor. Ukrayna’dan Gazze’ye, Kızıldeniz’den Tayvan’a, Venezuela’dan Suriye hattına uzanan gerilim, “istikrarsızlık” değil, sistemin normalidir. Emperyalistler arası çelişkiler artık eski denge mekanizmalarıyla yönetilemiyor; diplomasi, askeri yığınakların ardından gelen bir formaliteye dönüşüyor.
Bu tablo, “3. emperyalist paylaşım savaşı” tehlikesini abartılı bir slogan olmaktan çıkarıp maddi bir olasılık haline getiriyor. Rosa’nın barbarlık vurgusu burada yeniden güncellik kazanıyor: Kapitalizm krizlerini aşamadıkça, onları silah zoruyla ertelemeye çalışır.
Savaş, sistemin irrasyonel bir sapması değil, onun kriz yönetim biçimidir.
Tam da bu noktada Rosa ve Karl’ı anmak, onların yöntemini bugüne taşımayı gerektirir. Bu yöntem, ne taraf seçmeci kampçılıktır ne de “barış” adına düzen içi hayallere sığınmaktır. Emperyalist bloklar arasında “daha az saldırgan” olanı aramak, Rosa’nın deyimiyle, tarihsel hareketi yanlış yerden kavramaktır. Sorun, hangi emperyalistin kazanacağı değil; bu düzenin sürüp sürmeyeceğidir.
Komünistlerin ve devrimcilerin görevi bugün, savaş karşıtlığını soyut bir ahlak çağrısı olarak değil, sınıf mücadelesinin bir parçası olarak ele almaktır. Emperyalist savaş tehlikesine karşı mücadele, işçi sınıfının kendi burjuvazisine karşı mücadelesinden ayrılmaz. Gerçek enternasyonalizm de burada yaşam bulur.
Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in onurlu yaşamları bize şunu hatırlatır: Tarih, “daha iyi bir kapitalizm” arayanları değil, onu aşmaya cesaret edenleri ciddiye alır. Onları anmak, mezar başında susmak değil; barbarlığa karşı sosyalizmi yeniden tarih sahnesine çağırmaktır. Ve bu çağrı, her yeni emperyalist çatlakta, biraz daha yakıcı hale geliyor.



