
Vladimir İlyiç Ulyanov (Lenin), 22 Nisan 1870’te Rusya’nın Simbirsk kentinde dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Simbirsk’te (bugünkü Ulyanovsk) klasik bir lisede tamamladı. Öğrencilik yılları son derece başarılı geçen Lenin, 1887 yılında altın madalya alarak mezun oldu. Aynı yıl Kazan Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Ancak öğrenci protestolarına katıldığı gerekçesiyle kısa süre sonra üniversiteden uzaklaştırıldı.
Üniversiteden atılmasının ardından uzun bir süre resmi ve düzenli bir eğitim olanağı bulamayan Lenin, buna rağmen çalışmalarını sürdürdü. Nihayet 1891 yılında St. Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin sınavlarını dışarıdan vererek hukuk diplomasını aldı.
Lenin, yalnızca 20. yüzyılın değil, sınıf mücadelesi tarihinin en etkili komünist önderlerinden biri olarak insanlık tarihine damgasını vurdu. Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) kuruluşunda merkezi bir rol üstlendi. 1917 Ekim Devrimi’nin önderi olan Lenin, Marksizm’i yeni tarihsel koşullar altında geliştirip güncelleyerek, onun devrimci bir eylem kılavuzu olma niteliğini pratikte bir kez daha ortaya koydu.
21 Ocak 1924’te bedenen aramızdan ayrılan Lenin, aradan geçen bir yüzyılı aşkın zamana rağmen, geliştirdiği teori ve taktiklerle dünya proletaryasına yol göstermeyi sürdürmektedir. Lenin’in tarihsel önemi, yalnızca usta bir komünist önder olmasından değil; aynı zamanda devrimci teori ile pratiği birleştiren bütünlüklü bir Marksist dünya görüşünü inşa etmiş olmasından kaynaklanır. Emperyalizm çağının tahlili, öncü parti teorisi, oportünizme karşı mücadele anlayışı ve işçi sınıfı içinde çalışma perspektifi; bugün de kapitalizmin çok yönlü krizleriyle boğuşan emekçi sınıflar açısından yaşamsal önemini korumaktadır.
Lenin ve Devrimci Partinin İnşası
Marks ve Engels, proletaryanın tarihsel kurtuluşunun ancak bağımsız bir sınıf partisi aracılığıyla mümkün olabileceğini ortaya koymuşlardı. Lenin, bu teorik mirası Rusya’nın özgün tarihsel ve toplumsal koşulları içerisinde geliştirerek, devrimci öncü parti modelini somutladı. Çarlık otokrasisinin egemen olduğu, kapitalist ilişkilerin geri ve eşitsiz biçimde geliştiği, köylülüğün toplumsal ağırlığının belirleyici olduğu Rusya’da, devrimci bir kopuş ancak ideolojik olarak net, örgütsel olarak disiplinli ve merkezi bir parti aracılığıyla mümkün olabilirdi.
Lenin’in 1890’lı yıllardan itibaren kaleme aldığı “Halkın Dostları Kimlerdir?”, “Rusya Sosyal Demokratlarının Görevleri” ve özellikle “Ne Yapmalı?” adlı eserleri, bu parti anlayışının teorik temelini oluşturdu. Lenin’e göre işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesi çoğu zaman ekonomik taleplerle sınırlı kalır; sosyalist bilinç ise devrimci teoriyle donanmış bir öncü aracılığıyla sınıfa taşınmak zorundadır. Bu yaklaşım, işçi sınıfını küçümseyen bir tutum değil; tam tersine, onun tarihsel rolünü bilince çıkarma çabasının ifadesiydi.
1903 yılında toplanan RSDİP II. Kongresi’nde yaşanan Bolşevik–Menşevik ayrımı, parti anlayışına dair bu temel farklılığın siyasal düzeydeki ifadesi oldu. Lenin’in “Bir Adım İleri, İki Adım Geri” adlı eseri, Menşevizm’in uzlaşmacı, liberal ve oportünist karakterini kapsamlı biçimde teşhir etti. Lenin’e göre devrimci bir parti, niceliksel genişlikten ziyade ideolojik netliğe, örgütsel kararlılığa ve sınıf mücadelesine adanmışlığa dayanmalıydı.
Lenin önderliğindeki Bolşevik Parti, Rusya’yı üç büyük devrimci süreçten geçirdi: 1905–1907 burjuva demokratik devrimi, 1917 Şubat Devrimi ve 1917 Ekim Sosyalist Devrimi. Bu süreçler, devrimci strateji ve taktiklerin somut koşullara göre esnek, ancak ilkesel bir biçimde uygulanmasının dünya devrimleri açısından temel örnekleri oldu.
Ekim Devrimi, yalnızca Rusya’da iktidarın işçi sınıfı öncülüğünde ele geçirilmesi anlamına gelmedi; aynı zamanda emperyalizm çağında proletaryanın iktidar perspektifinin somutlanmasına tarihsel bir katkı sundu. Sovyetler -işçi, asker ve köylü konseyleri- Lenin’in işçi sınıfı içinde çalışma anlayışının ve doğrudan demokrasi fikrinin tarihsel karşılığı oldu. Bu deneyim, burjuva parlamentarizmine karşı, işçi sınıfının kendi iktidar organlarını yaratabileceğini açık biçimde gösterdi.
Emperyalizm Tahlili
Lenin’in “Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı eseri, Marksist ekonomi politiğe 20. yüzyılda yapılmış en önemli katkılardan biridir. Lenin, emperyalizmi; tekelci kapitalizmin egemenliği, mali sermayenin belirleyici rolü, sermaye ihracı, dünyanın büyük güçler arasında paylaşımı ve sömürgeler sisteminin tamamlanması temelinde analiz etti. Ona göre emperyalizm, asalak, çürüyen ve can çekişen kapitalizmdi.
Bu bağlamda, günümüzde egemen sınıfların durumu ve içinde bulunduğumuz tarihsel kesit değerlendirildiğinde, Lenin’in tespitleri ve kullandığı diyalektik yöntem güncelliğini bir kez daha doğrulamaktadır. Çok uluslu tekellerin küresel ekonomiyi belirlediği, finans kapitalin devletleri rehin aldığı, doğal kaynaklar ve pazarlar uğruna savaşların sürdüğü tarihsel bir dönemden geçiyoruz.
Ukrayna’dan Ortadoğu’ya, Afrika’dan Asya-Pasifik’e uzanan çatışmalar dikkate alındığında, Lenin’in işaret ettiği bu temel özelliklerin küresel ölçekte daha da derinleştiği açıkça görülmektedir. Emperyalist pazar rekabeti, haksız ve gerici savaşlar, kitlesel göç hareketleri, ekolojik yıkım ve derinleşen yoksulluk; Lenin’in “can çekişen kapitalizm” tanımını bugün tüm açıklığıyla doğrulamaktadır.
Bu nedenle Lenin’in emperyalizm çözümlemesi, yalnızca tarihsel bir metin olmanın ötesinde; üçüncü emperyalist paylaşım savaşı tehlikesinin giderek yaklaştığı günümüzü anlamanın da temel anahtarlarından biridir.
Oportünizme Karşı Mücadele ve İdeoloji Sorunu
Oportünizme karşı mücadele ve ideoloji sorunu, Lenin’in teorik ve siyasal mücadelesinin merkezinde yer alır. Reformist ve parlamentarist hayaller ile “insani kapitalizm” arayışları, Lenin’e göre işçi sınıfını devrimci hedeften uzaklaştıran burjuva ideolojisinin çeşitli biçimleridir. İkinci Enternasyonal partilerinin I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda kendi burjuvazilerinin safına geçmesi, bu ideolojik çürümenin tarihsel örneği olarak kayda geçmiştir.
Lenin’in kendiliğindenlik eleştirisi, bugün de özel bir önem taşımaktadır. Sosyalist ideolojinin yerine, sınıf perspektifinden yoksun kimlik siyaseti, liberal solculuk ve örgütsüz aktivizm ikame edilmeye çalışılmaktadır. Oysa Lenin, işçi sınıfının ya sosyalist ideolojiye yöneleceğini ya da burjuva ideolojisinin etkisi altına gireceğini vurgulamış; üçüncü bir yolun olmadığını açık biçimde ortaya koymuştur.
Lenin’in işçi sınıfı içinde çalışma stratejisi ise teorik netlik ile pratik esnekliğin uyumuna dayanıyordu. Sendikalar, kitle örgütleri ve farklı mücadele alanları; devrimci ve komünistlerin uzak durması gereken alanlar değil, aksine sabırla, ısrarla ve süreklilikle çalışması gereken zeminlerdi. İlkesel hedeflerden taviz vermeksizin, somut koşullara uygun taktikler geliştirmek, Leninist siyasetin ayırt edici özelliklerinden biri oldu.
Öncü parti, işçi sınıfının yerine geçen bir vesayet organı değil; sınıfın tarihsel çıkarlarını ifade eden ve mücadelelerini siyasal iktidar perspektifine bağlayan bir araçtır. Bu anlayış, bugün güvencesizliğe mahkûm edilen gençler, ağır sömürü koşullarında yaşayan işçiler ve ezilen halklar açısından da yol gösterici olmayı sürdürmektedir.
Bu anlamda Lenin, 101. yılında yalnızca tarihsel bir figür olarak değil; emperyalizm çağında devrimci mücadelenin teori ve pratik önderi olarak yaşamaya devam etmektedir. Dünya proletaryası için Lenin’in mirası hâlâ canlı ve geçerlidir. Devrimci program, demokratik merkeziyetçi örgütlenme, disiplinli kadrolar ve sınıf perspektifi temelinde birleşme anlayışı; bugün de devrim ve sosyalizm mücadelesinin vazgeçilmez başlıkları arasında yer almaktadır. Kapitalizmin krizleri derinleştikçe, haksız savaşlar ve eşitsizlikler arttıkça, Lenin’in öğretileri ve önderlik tarzı, kazanılacak zaferler için kesintisiz biçimde yol göstermeyi sürdürecektir.



