
Devletin toplumu kendi ihtiyaçları ve hedefleri doğrultusunda yeniden biçimlendirme araçlarından biri de çok uzun yıllardır çeşitli biçim ve içeriklerde karşımıza çıkardığı “yargı paketleri” diğer bir deyişle “torba yasa”lar oldu.
Birbiriyle ilişkili veya ilişkisiz onlarca konu ve içerikteki düzenlemeleri tek bir paket olarak karşımıza çıkarmak sistemli bir saldırı halini almış durumda.
11. Yargı Paketi’nin uygulamaya sokulmasının üzerinden henüz birkaç ay gibi kısa bir zaman geçmişken 12. Yargı Paketi’nin adımları atılmaya başlandı. 11. Yargı Paketi taslağında yeralan ve kadınların, LGBTİ+ların başta varoluşunu hedef alan pek çok saldırı ve hak gaspını içeren madde, kadın ve LGBTİ+ların itirazı ve mücadelesinin de etkisi ile taslaktan çıkarıldı. Ancak karşı çıktığımız saldırı ve hak gaspları bugün yeniden karşımızda.
Erkek egemen devlet, kadın ve LGBTİ+ düşmanı maddeleri bir kez daha yasalaştırma niyetinde. Toplumda LGBTİ+lara dönük nefret ve ayrımcılığı körükleyen, LGBTİ+ların varoluşunu cezalandırmaya çalışan erkek devlet, tahsis etmeye çalıştığı düzeni bu yasalarla güçlendirmeyi hedefliyor. Yasa taslağında ifade edildiği şekli ile “tutum ve davranışta bulunan, teşvik eden, öven ve özendiren kişi” ifadeleri ile doğrudan herkes hedef alınıyor, tehdit ediliyor.
Aynı zamanda bu tehdit hali LGBTİ+ların toplumdaki yalnızlığını derinleştirmeyi, saldırılar karşısında tek başına ve çaresiz kılmayı hedefliyor. “Teşvik”, “övme”, “özendirme” gibi muğlak kavramlarla LGBTİ+ kimliği suç sayılmaya çalışılıyor. Tüm bunların yanısıra yasa tasarısıyla cinsiyet uyum süreci, fiilen imkansız hale getirilmeye çalışılıyor. Çünkü yasa, muğlak ifadelerle LGBTİ+ kimliğini suç saymaya çalışırken, yasanın belirlediği şartlara uymayan kişi ve sağlık görevlilerine hapis cezası öngörüyor.
İktidarın uzun zamandır nafaka ve boşanma hakkına göz diktiğini biliyoruz. Çeşitli aralıklarla bu hakların gaspını hedefleyen söylem ve taslaklarla şansını deniyor. 12. Yargı Paketi’nin hedefleri arasında bu hakların gaspının olması veya fiilen işlevsiz kılacak düzenlemeler içermesi de muhtemel. “Aile arabuluculuğu”, “hızlı boşanma” adı altında bu süreci erkekler lehine düzenlemeyi, nafaka konusunda süresizliğin büyük mağduriyetler yarattığı propagandası ile nafaka hakkını ortadan kaldırmayı hedefledikleri açık.
Çalışma hayatına katılım ve ücretler konusundaki eşitsizliğin yarattığı dezavantajlı durumu, yoksulluğu kadınların omzuna yükleyen devlet, nafaka hakkını gasp ederek boşanmaların önüne geçmek istiyor. Bu, kadınları çoklu şiddet sarmalı içerisinde istemedikleri evlilikleri sürdürmeye mahkum kılmak anlamına geliyor.
Kadın ve LGBTİ+ların toplumsal konumunu güçlendiren tüm uygulama ve yasaları, sosyal ve kültürel değerler dahil her şeyi manipüle etmeye, yozlaştırmaya ve gasp etmeye çalışan bir erkek egemen devlet ile karşı karşıyayız.
Bu tablo bize kadınların ve LGBTİ+ların sosyal ve ekonomik hakları arasındaki bağı ve bu temelde yükselteceğimiz mücadelenin ne denli kritik olduğunu gösteriyor. Nafaka hakkını çalışma yaşamına katılım ve ücret esitsizliğinden bağımsız tartışamayacağımızı, ekonomik şiddetle diğer tüm şiddet biçimleri arasındaki ilişkiyi daha güçlü kurmamız gerektiğini gösteriyor.
Her türlü şiddet ve ayrımcılığın münferit olmayışı bu kaynaktan besleniyor. Kadınların emeğini daha değersiz gören erkek egemen düzen, tüm uygulamalarını, yasalarını ve toplumsal düzeni kadın emeğinin sömürüsünü sistemli ve sürekli kılmak adına düzenliyor.
Ev içindeki emeği görmezden gelinirken, iş yerindeki emeği en ağır koşullarda sömürülürken düşük ücretlendirilen kadınların maruz kaldığı şiddet ve ayrımcılıkla bir günde altı kadının katledilmesi, devletin affı ile hapishaneden salıverilen erkeğin aynı gün bir kadını katletmesi arasında güçlü bir bağ var. Bu bağ erkek egemen iktidarın kadınların toplumsal konumunu kendi ihtiyaçları ve çıkarları temelinde biçimlendirmesini ifade ediyor.
8 Mart yaklaşırken sözlerimizi, politikalarımızı, eylemlerimizi bu tabloyu gören bir zeminde inşa etmeli, devletin saldırılarına inat daha güçlü bir 8 Mart örgütlemeliyiz.



