
1 Ekim 2024 tarihinde faşist MHP’nin genel başkanı D.Bahçeli’nin grup toplantısında “Türkiye’ye getirilirken her türlü hizmete hazırım diyen teröristbaşı buyursun, terörün bittiğini, örgütün tasfiye edildiğini tek taraflı ilan etsin… Şayet teröristbaşının tecridi kaldırılırsa gelsin, TBMM’de DEM Grup Toplantısı’nda konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lavedildiğini haykırsın. Bu dirayeti gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılmasının önü de ardına kadar açılsın. Adres İmralı’dan DEM’e uzansın” açıklamasının ardından Türkiye gündemi birdenbire değişmiş ve gözler Kürt hareketinin ne diyeceğine çevrilmişti. Nihayetinde Abdullah Öcalan, D.Bahçeli’den gelen bu teklife olumlu cevap vererek süreci resmen başlatmış oldu.
Bu gelişmeleri takiben 5 Ağustos 2025 tarihinde devletin, “Milli Dayanışma ve Kardeşlik Komisyonu”, A.Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” adını verdiği komisyon çalışması resmi olarak başlatıldı. MHP ve AKP’nin çoğunluğu oluşturduğu komisyon, 18 Şubat 2026’da çalışmalarını tamamlayarak, “tarihi raporunu” kamuoyuna açıkladı. Oy çokluğuyla kabul edilen rapordan kimi kesimlerin beklediği şekliyle Kürtlere bir demokrasi metni çıkmadı. MHP ve AKP’nin baştan beri ileri sürdüğü görüşlerin ağırlıklı olarak rengini verdiği rapor, maksadının dışına çıkan, sorunun özünü bir yana bırakan kara bir metin olarak tarihe geçmiş oldu.
Kürt halkı hep terör parantezinde
Devlet, Kürt ulusal hareketinin, 1984 yılından bu yana sürdürdüğü silahlı mücadeleyi bastıramamıştır. Raporda da “Eğer terör ve şiddetin yüklediği ağır sorunlarla uğraşmamış olsaydık, eğer bütçemizin önemli bir bölümünü yıllarca terörle mücadeleye değil kalkınmaya ayırabilseydik; nice okulları, üniversiteleri ve hastaneleri çok daha önceleri inşa edebilirdik. Daha çok öğrenci daha nitelikli eğitimle buluşur, daha çok insanımız sağlık hizmetlerine daha kolay ve hızlı erişirdi” sözleriyle de olsa itiraf edilen aslında budur. Devlet milyarlarca dolar harcadığı halde silahlı mücadeleyi bitirememiştir.
Kürtleri yok sayarak, milliyetçi seçmeni kaybetmemek için sorunu ”terör” parantezine alarak izah etmeyi tercih eden Komisyon, özet olarak devletin resmi görüşünü bu metinde bir kez daha dile getirmiş oldu.
Yüzyıllık bir toplumsal çelişkinin bilerek ve isteyerek üzerinden atlayan bu görüşler yeni değildir. Komisyonda yer alan AKP, MHP, CHP ve diğer burjuva partilerin Kürt ulusunu yok sayan görüşleri bilinmektedir. Komisyonun yüzyıldır savunulan bu görüşleri bir yana bırakarak, gerçeği izah etmesi eşyanın tabiatında ters olurdu. Hatırlanırsa Barış Annelerinin komisyonda dinlendikleri sırada, Kürtçe konuşmak istemeleri üzerine konuşmalarının kesildiğine tanık olmuştuk. Kürtçe’ye tahammül etmeyen bir zihniyete sahip partilerin Kürt meselesini “ama”sız “fakat”sız izah etmesi düşünülemezdi.
Komisyon raporuyla Türk devletinin demokratik bir niteliğe sahip olmadığı ve en ufak demokrasi kırıntısına dahi tahammül etmeyeceği yeniden tescil edilmiş oldu.
Komisyon, izah ettiği tüm konu başlıklarında tek taraflı bir dil kullanarak Kürt halkını, verdiği kayıpları, gözaltında-işkencede katledilenleri, kaçırılıp infaz edilen ailelerin acılarını bir yana bırakarak sadece asker ailelerine seslenmektedir. Bir cümle bile olsa Kürt halkının kayıplarına, acılarına değinmeyen; çocuklarını, yakınlarını, anne ve babalarını, kardeşlerini kaybedenleri yok sayan, insanlık dışı işkence görüntülerini, cenazeleri sokak ortasında günlerce bekletilenleri, 17 bin faili belli cinayeti anmayan bir komisyon raporu gerçekçi olabilir mi?
Her fırsatta ırkçılık!
Sürecin başladığı tarihten bu yana yaptığımız birçok değerlendirmede devletin Kürt hareketi ile masaya oturmasında iç ve dış gelişmelerin temelde rol oynadığını ifade etmiş, özellikle de Ortadoğu’da gelişecek bir savaş karşısında Türk devletinin ön almaya çalıştığına dikkat çekmiştik.
Bu durum Rapora şöyle yansıtılmıştır; “Attığımız her adım, bu kadim coğrafyada barış ve kardeşliği tahkim etmeye yönelik olacaktır. Bu çerçevede Terörsüz Türkiye, esasında terörsüz bir bölge demektir. Bu hedef, aynı zamanda bölgenin barış ve esenliğine odaklı bir vizyon olarak tezahür etmiştir. Komşu ülke sahalarında olsa da ülkemizin güvenliğine tehdit oluşturan yapılanmaların varlığına müsaade edilmemesi Türkiye’nin güvenlik konseptinin temelini oluşturmaktadır. Bu açıdan sadece sınır içine odaklı bir güvenlik anlayışı yetersiz kalmaktadır.”
Keza aynı Raporun bir başka yerinde ise “Değişen küresel ve bölgesel şartlar, iç cepheyi tahkim etmeyi bir tercih olmaktan çıkarıp gereklilik hâline getirmiştir. Çatışmaların yayıldığı, kimliklere dayalı fay hatlarının kışkırtıldığı ve vekâlet düzeneklerinin devletleri içeriden zayıflatmayı hedeflediği bir dönemde, iç huzur ve demokratik bütünleşme, dış politika kapasitesinin de ana dayanağıdır” denilerek devletin neden Kürt hareketi ile masaya oturduğu izah edilmiştir.
Tüm bu vurgulardan şunu anlıyoruz ki, rejim Kürt meselesinde bir adım atmak yerine, Kürt hareketini devre dışı bırakarak rahat bir nefes almak istemektedir. Kamuoyu ve Kürt halkı ise “Türk-Kürt ilişkilerinin güçlendirilmesi ve kardeşliğin sağlamlaştırılmasına yönelik her çaba, coğrafi ve tarihsel bir kader birliğinin somut tezahürü olarak değerlendirilmektedir” vb. söylemlerle oyalanmak istenmektedir.
Bunun koca bir yalan olduğu biliniyor. Her fırsatta ırkçılık üzerinden kendisini var eden müesses nizam, şimdi “Türkler ve Kürtler 100 yıldır kardeştir” yalanına sığınmaktadır.
Tarihin hiçbir kesitinde “…. bu kader birliği, yüzyıllara yayılan derin köklerden beslenen çok katmanlı bir ortaklıktan doğma”dı. Türk devleti hiçbir zaman Türk ve Kürt halkı arasında bu “kader birliğini” pekişmesine müsaade etmedi.
Raporda Kürt halkına ve demokrasiye dair bir şey yok!
Kürt halkının temel taleplerinden birinin anadilde eğitim olduğu biliniyor. Komisyon raporu diğer temel haklarda olduğu gibi anadilde eğitimle ilgili de tek bir cümle yazmamıştır. Tam tersine üniter ve tekçi devlet anlayışı, metnin başından sonuna kadar tekrar edilerek, nihayetinde Kürt halkına şu denilmektedir; “Ortak değerlerimizin aktarımını esas alan eğitim politikaları bu sürecin önemli bir ayağını oluşturmaktadır.” Burada gayet net ve açık bir şekilde bir kez daha Kürtçe ve raporda ardı ardına sıralanan ve “tarihî sürekliliğin merkezinde yer alan kardeşlik hukuku” yok sayılmaktadır.
Komisyon raporu, önümüzdeki süreçte atılacak adımlar için şöyle demektedir; “Silah bırakmanın istihbarat ve güvenlik birimlerince tespiti, ölçülebilir kriterlerle icra edilecektir. Bu tespit, sahadaki doğrulama süreçleriyle desteklenerek kamu düzeni açısından öngörülebilirlik sağlanacaktır. Sınırlarımız dışındaki durumun tespiti, güvenlik yol haritasını tamamlayan bir zorunluluktur.”
Tecrübelerimizden tahmin edebiliyoruz ki, devlet, Kürt Ulusal Hareketi elindeki silahları tümden bıraksa bile bunu yeterli görmeyecektir. Bu paragrafta izah edilen aslında sadece silahlar değil, tüm alanlarda örneğin, Avrupa’daki örgütlenmelerin, basın yayın kuruluşlarının lağvedilmesi, hareketin elindeki tüm maddi birikimlerin devlete teslim edilmesi istenmektedir.
Bunun açık ifadesi tasfiyedir. Devlet, açık bir şekilde bu tasfiye sürecini şöyle izah etmektedir; “Fesih ve silah bırakma yönünde atılan adımların sürat kazanması, hukuki düzenlemelerin de benzer süratle açıklık ve öngörülebilirlikle gerçekleştirilmesini gerektirmektedir. Toplumla uyum, çözüme dayalı siyasetin zorlu ama vazgeçilmez alanlarından biridir. Silahların susması, kırılganlıkların kendiliğinden onarılması anlamına gelmeyecektir.”
Komisyonun bir diğer konu başlığı da silahlarını bırakanların ne olacağı sorusuna verdiği cevaptır: Silahını bırakan herkes gelip teslim olacak, yargılanacaktır. Komisyon raporunda; “Silahsız döneme geçenlerin topluma kazandırılması, adalet duygusunu zedelemeyen bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır. (…) Maşerî vicdanı derinden etkileyen terör gerçeği göz ardı edilmeden, toplumun tüm kesimlerinin makul taleplerine karşılık verilmesi esas alınmaktadır” denilmektedir.
Özcesi “değişen bir şey yok, geleceksiniz ve devletin adaletine güvenip önce yargılanacaksınız” deniliyor. Devamındaki şu ifade zaten her şeyi anlamaya yetiyor: “İlgili kişiler hakkında mutlaka adli bir işlem yapılması gerektiği değerlendirilmektedir. Yasal düzenlemeler, toplumda cezasızlık ve af algısı oluşturmamalıdır.”
Raporda Komisyonda yer alanların, komisyona gelip görüşlerini bildirenlerin “masa”nın yeniden devrilmesi durumunda yargılanmamaları için yasal bir güvence de talep edilmektedir. Oslo süreci ve sonrasında Kürt halkının ve temsilcilerinin başına neler geldiği hala hafızalarımızda. Selahattin Demirtaş ve binlerce Kürt siyasetçinin hala esir tutulduğu düşünüldüğünde devletin karakteri ve yapabilecekleri hakkında yeterince fikir sahibi olabiliriz.
Sonuç olarak; Komisyon, Kürtlere ana talepleri konunda hiçbir yasal düzenlemeyi önermemektedir. “Demokratikleşme ile İlgili Öneriler” tüm toplumun ihtiyaç duyduğu temel insan haklarıdır. Bu başlıkta söyleneler sadece Kürt ulusuyla da ilgili değildir. Türkiye’de demokrasinin olmadığı, devletin kendi koyduğu yasalara bile uymadığı, imza attığı uluslararası sözleşmeleri çiğnediği yıllardır dile getiriliyor olmasına rağmen, Komisyon “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) Kararları”na uyulmasını istemektedir.
Öyle ki, Komisyon yerel yönetimler konusunda bile lafı yuvarlamakta ve kayyumların son bulmasını bile dile getirememektedir. Yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi, her bölgeye eşit hizmetin götürülmesi vb. tek vurgu yokken, “görevden el çektirilmesi durumunda sadece belediye meclisi tarafından seçim yapılması” önerilmektedir.
Son olarak Komisyonda yer alan DEM Parti’nin çeşitli kaygılarla ve şerh koyarak da olsa metni imzalaması doğru bir tutum değildir.



