GüncelMakaleler

POLİTİK-GÜNDEM | Asalak ve Çürümüş Düzeninizden HESAP SORACAĞIZ!

"Faşizm açısından “iç cepheyi tahkim” politikasının bir diğer hedefi ise devrimci ve komünist harekettir. Bu amaçla TC devleti bir yandan T“K”P gibi sosyal şoven ve reformist çevrelerin önünü açarken, düzen dışı yönelimde ve devrimci çizgide ısrarcı olan parti e örgütlere yönelik faşist saldırganlığını, gözaltı ve tutuklama saldırılarını sürdürmektedir"

ABD emperyalizminin İran’a yönelik saldırı hazırlıkları yaptığı sırada yeniden gündemleştirilen “Jeffrey Epstein Dosyası” hem Amerikan iç siyaseti hem de uluslararası alanda yoğun olarak tartışılmaya devam ediyor. Adı geçen kişinin merkezinde olduğu bir dizi kriminal suçun yeniden yoğun olarak tartışılması, kamuoyuna açılan yeni belge ve kanıtlar nedeniyle olsa da asıl olarak ABD hakim sınıfları içinde bir iktidar mücadelesine işaret etmektedir.

Kuşkusuz meselenin kimi istihbarat örgütlerinin faaliyetleri bağlamında değerlendirildiği ve tam da bu nedenle hafifletilmeye çalışıldığı ortadır. Ortalığa saçılan kimi gerçeklerle hesaplaşma değil, sistemin bekâsı için üstünün örtülmesi amaçlanmaktadır. Yaşanan süreç, iddia edildiği gibi burjuva demokrasisinin ve bağımsız yargının bir “adalet” arayışından ziyade burjuvazinin kendi içindeki çıkar çatışmasından ve iktidar mücadelesinden bağımsız değildir.

Nitekim ABD Başkanı D.Trump, yakın arkadaşı olduğu kanıtlarıyla sabit olan kişiyle ilişkisinin gerçek mahiyetini açıklamak yerine adı geçen kişiyle ilişkisinin açığa çıkması ve tartışılmasını, kendisini siyasi olarak hedef alan “radikal sol” tarafından kurulmuş bir komplo olarak tanımlamaktadır. En iyi savunma saldırıdır taktiği pişkince devreye sokulmakta, ırkçı ve faşist, göçmen, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı çizgisi tahkim edilmeye çalışılmaktadır.

Ve dahası D.Trump şahsında somutlandığı üzere, her türlü insanlık dışı suçu işlemeyi kendileri için bir “hak” ve “normal” bir şey gibi gören emperyalist kapitalist sistemin günümüzdeki en rafine temsilcileri olan bu kişilikler, temsilcisi oldukları emperyalist tekellerin çıkarları uğruna hızla yeni bir emperyalist paylaşım savaşına hazırlanmaktadırlar. Daha fazla sömürü, kâr ve servet uğruna, milyonlarca insanın katledilmesi ve milyonlarca insanın yerinden yurdundan edilmesini, -tıpkı Gazze’de olduğu gibi- normal bir şey olarak görmektedirler. Müthiş bir pişkinlik ve ikiyüzlülük söz konusudur. Ki burjuvazi açısından bu durum olağan bir sınıf tavrının doğrudan ifadesinden başka bir şey değildir.

Adı geçen kişinin “çocuk cinsel istismarcısı, tecavüzcü ve insan kaçakçısı” olarak hüküm giymiş olmasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi kriminal faaliyetlerine devam etmiş olması, kapitalist uygarlığın, burjuva dünyanın içinde bulunduğu duruma dair somut bir delil sunmaktadır. Burjuva ahlakı denilen şeyin gerçekliğini net bir şekilde kanıtlamaktadır.

Öte yandan meselenin hem uluslararası alanda hem de coğrafyamızda gerçek zemininden kopartılıp magazinleştirilerek tartışılması, beraberinde sınıflı toplum gerçeğinin üzerinin örtülmesine hizmet etmektedir.

Ortalığa saçılan ve tartışılan suçların çok az bir kısmı dahi dikkate alındığında burjuva dünyanın ikiyüzlü sınıfsal gerçekliği çıplak bir şekilde görülmektedir. Bununla birlikte meselenin özellikle “birkaç elitin sapıklığı” olarak ele almaktan özellikle kaçınmak gerekir. Ortalığa saçılan suçlar ve var olan çürüme hali, kapitalist üretim tarzından ve bu üretim tarzının şekillendirdiği üstyapıdan bağımsız değerlendirilmemelidir.

Açığa çıkan kimi insanlık dışı gerçekler, günümüzde hakim sınıf olan burjuva ideolojisi ve özellikle burjuva ahlakının doğrudan ürünüdür. Ya da ortalığa saçılan suçlar sınıfsal gerçekliğe, burjuva ahlakının ikiyüzlü, parayı, serveti ve gücü esas alan niteliğine uygundur. Komünistler, Komünist Manifesto’dan beridir, açıklıkla bu gerçekliği defalarca dile getirdiler ve getirmeye devam ediyorlar. Bu açıdan bu insanlık dışı suçlar, hiç de şaşırtıcı ve birkaç kendini bilmezin sapıklığı olarak değerlendirilmemelidir.

Çünkü burjuva ahlakı denilen şey doğrudan kapitalizmin ekonomik koşullarını meşrulaştırmak için şekillenmiş ve gümümüzde savunulan bir “değer”ler toplamına işaret eder. Bu bütünün ise hangi fikirlerin ürünü olduğu, hangi sınıfın çıkarına hizmet ettiği ve kimin “değer”lerini temsil ettiği belirleyici önemdedir. Burjuvazinin değerleri ve ahlakı ile proletaryanın ve halkın değerleri ve ahlakı arasında sınıfsal ve fikirsel tam bir karşıtlık, uzlaşmaz bir çelişki vardır.

Yaşananlar, proletaryanın ölümsüz önderlerinin “Alman İdeolojisi”nde ifade ettiği şu gerçekliği bir kez daha kanıtlamaktadır: “Her dönemde egemen sınıfın fikirleri egemen fikirlerdir…. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir, egemen düşünceler, fikirler biçiminde kavranan maddi, egemen ilişkilerdir, şu halde bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerin ifadesidirler.” (K.Marx, F.Engels – Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, 1992, s. 70)

Dolayısıyla komünistler burjuvazinin ahlakının nesnel, evrensel bir ilkeler dizisi değil, kendi sınıf çıkarlarını meşrulaştırmak, kutsallaştırmak ve korumak için tasarlanmış ideolojik bir araç olduğunu bilmektedirler. Burjuva ahlakı, sömürüyü normalleştirmek ve kapitalist sınıfın ekonomik hakimiyetini sürdürmeyi amacına hizmet eden kapitalist toplumun üst yapısının bir parçası olarak şekillenmiştir. Dolayısıyla “Epstein Dosyası” olarak ortalığa saçılan çürüme hali, asalak yaşam ve başta çocuk istismarı olmak üzere,sistematik tecavüz, insan kaçakçılığı ve bir dizi insanlık suçu, günümüz kapitalist sisteminin ve burjuva ahlakının doğrudan ürünüdür.

Halka düşman bir çürümüşlük ve faşist saldırganlık

Bu çürüme halinden Türkiye hakim sınıfları da azade değildir. Türkiye kapitalizmi, emperyalist kapitalist sistemin yarı sömürge bir pazarı olarak her şeyiyle emperyalist kapitalist sisteme bağımlıdır. Nitekim ortalığa saçılan belgelerde eski başbakanlardan, bürokratlara ve iş insanlarına kadar bir dizi “yerli ve milli” kişiliğin ismi kayıtlarda yer almaktadır. Her fırsatta “milli ve manevi” değer nutukları atıp, “ahlak” dersi verenlerin gerçek yüzleri yazdıkları maillerde ve girdikleri ilişkilerde apaçık ortaya serilmiş durumdadır.

Daha da vahimi Epstein dava belgelerinde (1328 No’lu dava dosyası) Jeffrey Epstein’ın Türkiye dahil birçok ülkeden çocuk kaçırdığına dair ifadeler, tecavüzün sistematik biçimde sürdürüldüğüne dair iddialar yer almasına rağmen TBMM’de konu ile ilgili sunulan önergeler gündeme dahi alınmamıştır. Türkiye’de özellikle 1999 depreminin ardından resmi kayıtlara “kayıp” olarak geçen çocukların var olduğu bilinmesine rağmen herhangi bir adım atılmamıştır. Kaldı ki Türkiye’de 2016’dan sonra kayıp çocuk verileri kamuoyundan saklanmaktadır. Üstelik bu gerçeği Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi; “Kamu kurumları tarafından, ‘kayıp ve bulunamayan çocuk sayısı’ başlığı altında yayımlanmış resmî bir istatistik de bulunmamaktadır” ifadeleriyle sanki olumlu bir şeymiş gibi doğrulamaktadır. (3 Şubat 2026)

Yine 6 Şubat 2023 depremleri sonrasında da kayıp çocuk vakalarının yaşanmış olmasına rağmen her fırsatta “büyük ve güçlü” olduğu propaganda edilen TC devleti, işçi sınıfı ve halk düşmanlığı yapısı nedeniyle bir girişimde bulunmadığı gibi “yerli ve milli yargı” da konuyla ilgili herhangi bir adım atmamıştır. Uluslararası kapitalizmin çürümüşlüğü doğrudan doğruya Türk hakim sınıflarına ve onların devletine sirayet ettiği ve coğrafyamızın sadece yeraltı ve yerüstü kaynaklarının değil çocukların bile emperyalist burjuvaziye peşkeş çekildiği anlaşılmaktadır. Bu durum, Epstein’ın dokuz kez Türkiye’ye geldiği, Türk komprador ve bürokrat burjuvalarıyla samimi ilişkilerinin varlığı, sistematik kayıp çocuk vakaları vb. birlikte düşünüldüğünde, ileriye sürülen iddiaların gerçeklik payı olduğu anlaşılmaktadır. En azından TC devleti tarafından bu konuda somut bir adım atılmaması ve herhangi bir soruşturma dahi açılmaması, var olan iddiaların gerçekliğini güçlendirmektedir.

Bunun nedeni elbette Türk hakim sınıfları ve onların devletinin emperyalist mali sermayeye göbekten bağlı yarı sömürge ekonomik yapısı ve TC devletinin işçi sınıfı ve halk düşmanlığıyla karakterize olan sınıfsal niteliğidir. Kurulduğu günden itibaren emperyalist sermayenin çıkarlarına göre şekillenen TC devleti, emperyalistlerin ve bir avuç komprador burjuva ve komprador bürokratın devleti olarak, işçi sınıfı ve halk düşmanı politikaları hayata geçirmiştir. Kısa bir cumhuriyet tarihi incelemesi ve toplumsal pratik deneyimi, bu gerçeği fazlasıyla kanıtlamaktadır.

Örneğin çok değil üç yıl önce yaşanan 6 Şubat depremlerinde, devletin resmi rakamlarına göre dahi on binlerce insanın enkaz yığınları altında bırakılarak göz göre göre katledildiği, milyonlarca insanın evsiz kaldığı koşullarda ortalıkta görünmeyen devlet, depremzedelere çadır satarken suçüstü yakalanmıştır. Ve aradan 3 yıl gibi uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen bırakalım depremzedelerin barınma hakkı sorununu çözmeyi, en temel insani gereksinimlerini karşılamamaktadır. Kimi kiralık kalemşorları aracılığıyla depremzedelere hakaret etmektedir. Dahası 6 Şubat depreminin üçüncü yıl dönümünde Ankara’da yapılan anma yürüyüşü polis saldırısıyla karşı karşıya kalmaktadır.

6 Şubat ve sonrasında halkın haklı olarak “devlet nerede?” sorusu soranların gelinen aşamada “soytarı” ilan edilmesi ancak ve ancak halk düşmanlığıyla açıklanabilir. Cumhur İttifakı üyesi ve iktidar ortağı faşist MHP lideri D.Bahçeli; “O tarihlerde ‘devlet nerede?’ diye soran nevzuhur soytarılara rağmen, hamdolsun, devletin her yerde olduğu göstere göstere ispat edilmiştir” demektedir. (6 Şubat)

Faşist MHP lideri D.Bahçeli’nin halk düşmanı rolü, iktidarın bir yılı aşkın bir süredir Kürt ulusal sorununda sürdüğü ve “süreç” adı verilen politikada da görülmektedir. İktidarın “iç cepheyi tahkim etme” amcacıyla başlattığı ve “Terörsüz Türkiye” olarak tanımladığı “süreç”te D.Bahçeli; deyim yerindeyse kendisinden beklenmeyen açıklamaları yaparak, “kuzu postuna bürünmüş kurt” rolünü başarıyla hayata geçirmektedir. Son olarak D.Bahçeli, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada; “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmet’ler makama, Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir” açıklaması yapmaktadır. (3 Şubat)

İktidar ortağı olan MHP liderinin bu açıklamalarının bir karşılığı olmadığı, herhangi bir somut adım atılmadığı ortadır. Kürt ulusal hareketinin kendi üzerine düşen rolü yapmış olmasına rağmen TC devleti tarafından herhangi bir adım atılmadığı gibi, Rojava’da Kürt ulusunun kazanımlarına yönelik doğrudan TC devleti tarafından selefi cihatçı HTŞ çeteleri aracılığıyla örgütlenen saldırılar gerçekleştirilmiştir. Her şey bir yana “barış” adı altında yürütülen “süreç”te bir futbolcu “saç örme hareketi nedeniyle” 5 maç sahalardan menedilmekte, kulübü para cezasına çarptırılmaktadır. Ya da 16 yaşındaki bir çocuk sosyal medya hesabından paylaştığı saç örme videosu gerekçe gösterilerek tutuklanmaktadır.

Yaşasın devrimci dayanışma!

İktidar eliyle “Türk-Kürt kardeşliği” adı altında “devletin Kürdü” yaratılmaya çalışılmakta, bu politikaya şu veya bu şekilde itiraz edenler ise “terörist” olarak görülmeye devam edilmektedir. TC faşizminin “iç cepheyi tahkim etme” politikasında Kürt ulusal hareketiyle yürütülen “süreç”te Kürt ulusal hareketinin düzen içine çekilmesini amaçlanırken, benzer bir politika ezilen Alevi inancı için devreye sokulmaktadır.

Kurulduğu günden itibaren Alevilere yönelik kitlesel katliamlar gerçekleştiren faşist MHP’nin lideri olarak D.Bahçeli, partisinin grup toplantısında Pir Sultan Abdal’ın şiirini okur ve “dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” derken; Alevilere yönelik, Hacıbektaş’ta hibe ettiği arsasına “cemevi külliyesi” yaptırmakta ve böylelikle “devletin Alevisi”ni örgütlemeye çalışmaktadır.

Faşizm açısından “iç cepheyi tahkim” politikasının bir diğer hedefi ise devrimci ve komünist harekettir. Bu amaçla TC devleti bir yandan T“K”P gibi sosyal şoven ve reformist çevrelerin önünü açarken, düzen dışı yönelimde ve devrimci çizgide ısrarcı olan parti e örgütlere yönelik faşist saldırganlığını, gözaltı ve tutuklama saldırılarını sürdürmektedir. Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) ve bileşenlerine yönelik faşist saldırganlık ve tutuklama saldırısı, faşizmin devrimci harekete yönelik tasfiye ve düzen içileştirme yöneliminin bir parçası olarak görülmelidir.

ESP’ye ve bileşenlere yönelik faşist saldırganlık ve tutuklama saldırısı sadece ESP’ye yönelik değil aynı zamanda Türkiye ve Türkiye Kürdistanı devrimci ve komünist hareketinin birleşik devrimci mücadelesine yönelik bir saldırıdır. Bu saldırının geçmiş saldırılardan farkı, faşizmin “iç cepheyi tahkim” siyasetinde kendisi açısından tehlike ve bu anlamıyla bir “sorun” olarak gördüğü devrimci direniş odaklarının tasfiye edilmesi, hareket edemez hale getirilmesi ve sözünü söylemenin engellenmesidir. Bu anlamıyla ESP’ye yönelik saldırı, devrimci çizgide ve düzen dışı mücadele de ısrar eden, örgütlenme hakkını savunan, bağımsız devrimci çalışma yürüten, bütün devrimcilere yönelik gerçekleştirilmiş bir faşist saldırganlık olarak değerlendirilmeli ve bu kapsamda devrimci dayanışmayla yanıtlanmalıdır.

ESP somutunda devrimci çizgiye yönelik bu faşist saldırganlığın bir nedeni de yaz aylarında Ankara’da yapılması planlanan NATO toplantısının güvenliğinin sağlanmasıdır. TC devletinin tarihinde, emperyalist sözcülerin ziyaretleri ya da emperyalistlerin toplantıları öncesinde bu tür tutuklama saldırıları sıklıkla yaşanmıştır. Amaç emperyalist efendilerine mesaj vermek, “dikensiz gül bahçesi” izlenimi yaratmaktır.

Nitekim yaz aylarında gerçekleştirilecek NATO toplantısı öncesinde; ilerici, devrimci ve komünistlerin “anti-emperyalist, anti-faşist, NATO karşıtı” bir çizgide, güçlü bir devrimci demokratik muhalefet örgütlenmesinin ilk adımlarının atıldığı bir süreçte, bu tür bir saldırganlığın yaşanması asla tesadüf değildir. Önümdeki süreçte bu çizgide olan güçlere yönelik yeni faşist saldırganlıklar, tutuklama saldırıları yaşanması ihtimal dahilindedir. Faşizmin bu saldırılarına karşı her zamankinden fazla devrimci dayanışmayla yapıt olmak, faşist saldırganlığa karşı örgütlenerek ve mücadeleyi büyüterek yanıt olmak gerekir.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu