
Batı emperyalizminin savaş örgütü olan NATO tarafından 1963 yılından bu yana her yıl düzenlenen “Güvenlik Konferansı”, 13–15 Şubat tarihleri arasında Almanya’nın Münih şehrinde gerçekleştirildi.
“Güvenlik Konferansı” adı verilen bu buluşmada asıl amaçlanan, batı emperyalistlerinin kapitalist emperyalist sistemin içinde bulunduğu durumun tartışılması ve yeni “güvenlik” politikalarının belirlenmesidir. Nitekim bu konferansın en önemli özelliklerinden biri, emperyalist silah tekellerinin yöneticileriyle silahları satın alan ülkeleri biraraya getirmektir. Ve tam da bu nedenle, konferansı gerçekleştirenler arasında emperyalist silah tekellerinin olması tesadüf değildir.
Emperyalistlerin “güvenlik”ten anladıklarının kendi güvenlikleri için yeni saldırı, işgal ve savaşlar olduğu düşünüldüğünde, emperyalistler arası çelişki ve çatışmaların yoğunlaştığı, çok yönlü krizlerin derinleştiği ve Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı hazırlıklarının tüm hızıyla sürdüğü bir dönemde altmış ikincisi gerçekleştirilen Münih “Güvenlik” Konferansı’nın, Avrupa ve ABD emperyalizmi arasındaki gerilimi, NATO krizini ve küresel “güvenlik” sorunlarını çözmeye yönelik somut adımlar atılmasından çok, mevcut krizlerin daha da derinleşmesine sebep olduğu rahatlıkla ifade edilebilir.
Örneğin Almanya Başbakanı Friedrich Merz, konferansın açılış konuşmasında, Amerika’ya bağımlılıktan kurtulma vurgusu yaparak, ABD-Avrupa ilişkilerinde yabancılaşmanın giderek arttığını ve transatlantik ortaklığın “önce ABD’de, sonra Avrupa’da ve muhtemelen bu salonda da” doğal bir durum kabul edilme özelliğinin yitirilmiş olduğunu net olarak ifade etmektedir. (14 Şubat)
Aynı konuşmasında F.Merz; ABD’nin dünya liderliğinin tartışmalı olduğunu ve ABD’nin her şeyi tek başına yapabilecek güçte olmadığını, bu nedenle müttefiklere ihtiyaç duyduğunu belirtmekte ve “Otokrasiler biat isterken, demokrasilerin ortakları ve müttefikleri vardır” ifadelerini kullanarak, ABD’ye bağımlı bir hale gelen Avrupa’nın bundan kurtulması ve buna uygun “yeni bir transatlantik ortaklık kurulması” gerektiğini ileriye sürmektedir. (14 Şubat)
Kısaca AB emperyalistlerinin en önemli güçlerinden Alman tekellerinin sözcüsü hem ABD hem de Çin emperyalistlerine bağımlılıklarını azaltacak yeni ortaklıklar önermektedir. “Bu, içinde bulunduğumuz günlerin, haftaların ve ayların bize öğrettiği derslerden biridir” diyen F.Merz, Amerika merkezli küresel düzenin çöküğünü itiraf ederken, AB emperyalistlerinin yeni yöneliminde aralarında Türkiye’nin de olduğu kimi ülkeleri “kilit rol” oynayacak devletler olarak ifade etti. Bu durum önümüzdeki yıllarda AB emperyalistleri açısından Türkiye pazarına yönelik ilginin daha da artacağı anlamına gelmektedir.
Türk burjuvazisinin sözcülerinin açıklamalarına bakıldığında, bu uşaklığa dünden razı olduklarını açıkça görebiliriz. Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan’ın şu ifadeleri bu gerçeğe işaret etmektedir: “Avrupa’nın mevcut savunma ve güvenlik mekanizmalarına Türkiye’yi dahil etmesinin vakti çoktan gelmiştir. … İyi tercih, Türkiye’nin Avrupa’yla bütünleşmesinin önündeki ideolojik bariyerleri kaldırmak ve Avrupa’nın gücüne güç katmaktır. … Avrupa’da yeni bir savunma mimarisi kurmak… Eğer bu niyettelerse, bunun Türkiye’siz oluşturulmasının yetersiz bir çaba olacağı aşikardır. Türk ordusu bugün NATO içindeki en büyük ve en etkin ordulardan biridir. … Umarım Türkiye olmadan Avrupa’nın ayakları yere basan bir güvenlik denklemi kurmasından söz edilemeyeceğini artık herkes anlamıştır.” (18 Şubat)
Bu açıklama, emperyalistler tarafından Türkiye’nin “en iyi ihraç ürünü”nün ordusu olduğu görüşüyle birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim 8-20 Şubat tarihleri arasında NATO Müşterek Kuvvet Komutanlığı’nca, Almanya’da gerçekleştirilen “Steadfast Dart 26” tatbikatında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin abartılı bir şekilde övülmesi ve yandaş medya tarafından pazarlanması asla tesadüf değildir. TC devleti, emperyalistler arasında yaşanan çelişkilerden ve hızlanan Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı hazırlıklarından kendi açısından yararlanmak istemekte ve “en iyi ihraç ürünü” olan ordusunu pazarlamaktadır.
Münih Konferansı’nda yaşanan gelişmeler, AB emperyalistleri arasında Almanya’nın başta Suriye olmak üzere Orta Doğu politikasında, ABD’den çok Fransa’ya yaklaştığını göstermektedir. Bu anlamıyla, önümüzdeki süreçte Türkiye’nin de dahil olduğu Orta Doğu coğrafyasında, Almanya ve Fransa’nın öncülüğündeki Avrupa tekellerinin daha fazla etkili olacakları öngörülebilir.
Kürt politikası: Ölümü gösterip sıtmaya razı etme!
Nitekim birkaç hafta önce Suriye’de, 18 Ocak’ta ABD ve AB emperyalistlerinin desteğiyle Suriye Geçici Yönetimi adı verilen HTŞ çetelerinin, TC’nin doğrudan katkısıyla tam teslimiyet dayattıkları Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin askeri ve siyasi temsilcilerinin, Almanya’nın girişimiyle “Münih Konferansı”na katılması ve görüşmeler gerçekleştirmesi, bu politika değişikliğiyle ilgilidir.
Kuşkusuz Özerk Yönetim’in temsilcilerinin konferansa katılmasında, “tam teslimiyet” ve “tasfiye” saldırısına karşı seferberlik ve direniş kararı, uluslararası alanda ve özellikle de Avrupa’da Kürt ulusunun ve dostlarının alanlara ve meydanlara çıkması vb. belirleyici önemdedir. Bununla birlikte, bu “davet”te emperyalistlerin kendi aralarında keskinleşen çelişkiler ve özellikle Rojava’da uygulanmaya çalışılan, halkçı, demokratik ve kadın kazanımlarını esas alan çizginin, emperyalistler ve bölge gerici devletleri açısından “kabul edilebilir” seviyeye çekilmesi hedefi etkili olmuş görünmektedir.
Hey şeyden önce bir gerçeği net olarak ifade etmek gerekir: Özerk Yönetim’in askeri ve siyasi temsilcileri olan Îlham Ehmed ve Mazlum Ebdî’nin Münih “Güvenlik” Konferansı’na katılmaları ve burada çeşitli görüşmeler gerçekleştirmeleri, Kürt ulusal hareketi mücadelesi açısından tarihsel önemdedir. Yapılan görüşme ve açıklamalardan anlaşılacağı üzere Suriye Kürdistanı temsilcileri, bu konferansı diplomatik alanda tanınma ve temsiliyet, yeni ilişkiler kurma imkan ve olanağı olarak ele almışlardır. Bu girişimlerin, Suriye’de Kürt ulusu açısından anayasal bir statü tanımına ve belli bir kazanıma dönüşüp dönüşmeyeceği süreç içinde netleşecektir.
Bu noktada Münih Konferansı gibi platformların emperyalist kapitalist sistem içinde belli bir önemi olmakla birlikte, tek başına bir güvence içermediği son derece açıktır. Unutmamak gerekir ki, Özerk Yönetim’in konferansta temsiliyetini sağlayan halkın direnişi ve Kürt ulusunun dört parçada ve Avrupa’da ayağa kalkışı olmuştur. Dolayısıyla bu direniş ve ulusal birliktelik süreklilik sağladığı ölçüde Kürt ulusu, ulus olmaktan kaynaklı haklarını elde edebilir ve koruyabilir. Bunun dışındaki güçler, -özellikle de emperyalistler ve İsrail gibi bölge gerici güçleri- esas olarak bölgede kendi gerici çıkarlarını önceleyeceklerdir. Şimdiki somut durumda yapılan da budur.
Öte yandan Özerk Yönetim temsilcilerinin konferansa katılımıyla daha da belirginleşen iki önemli hususun altı çizilmelidir. Birincisi, Îlham Ehmed’in; “Suriye’nin geneli adına buradayız ve merkezi hükümetin önemli bir bileşeniyiz” açıklamasında da görüleceği gibi belli bir bölgeyi (Suriye Kürdistanı) değil, tüm Suriye’yi temsil etme iddiasıdır. Bu iddianın, Alevi, Dürzi ve Hıristiyan halkı katleden ve kadın düşmanı selefi cihatçı bir anlayışla ne kadar gerçekleştirilebilir olduğu elbette izaha muhtaçtır.
Dahası Kürt ulusunun, bir ulus olmaktan kaynaklı “ayrılma hakkı” da dahil olmak üzere en doğal haklarının reddedilerek, selefi cihatçı bir anlayışla “entegrasyon”un sağlanabileceği yaklaşımı da tartışmaya açıktır. Bu hedefin ne kadar gerçekleşebilir olduğunu süreç gösterecektir.
İkincisi ise konferansta, emperyalistlerin ve bölge gerici güçlerinin sadece Geçici Suriye Yönetimi ile değil aynı zamanda Rojava heyetiyle de görüşmeler gerçekleştirmiş olmasıdır. Örneğin Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı sadece Şam heyetiyle değil aynı zamanda Rojava heyetiyle de görüşmeler yapmştır. Bu durum, emperyalistler ve bölge gerici güçleri açısından, Suriye’de Geçici Yönetimi önceleyen ve fakat bu iktidarı, Kürtler gibi dengeleyecek bir dayanak arayışına işaret etmektedir.
Bu noktada emperyalistler ve bölge gerici güçleri açısından temel meselenin Rojava’da hayata geçirilen halkçı, demokratik ve kadın kazanımlarını önceleyen sistemin tasfiye edilmesi ya da “kabul edilebilir” bir seviyede tutulmasının sağlanması olduğu görülmektedir. Suriye’de Kürt ulusunun herhangi bir kazanım elde etmeden, deyim yerindeyse “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” politikası yürütülmektedir.
Bu politikada TC devletinin belirleyici ve aktif bir pozisyonda olduğunun altı mutlaka çizilmelidir. TC’nin, Rojava heyetinin konferansa katılmasına yönelik duydukları rahatsızlığa karşın somut bir itiraz geliştirmemesinin nedenleri, Rojava’da özerkliğin yerine bir kısım geri alınabilir kısmi hakların verileceğinin ilan edilmesi ve Suriye’de Kürtlerin statüsüz kalmasının sağlanması olarak özetlenebilir. TC açısından Özerk Yönetim denetiminde olan toprakların (baraj, doğalgaz, petrol vb.) kaybedilmesi ve özellikle de Rojava’da statüsüz bir yerel idarenin kabulü vb. gelişmelerin yeterli görüldüğü anlaşılmaktadır.
Ancak TC için bu yeterliliğin sadece Rojava ile sınırlı olduğu düşünülmemelidir. Nitekim sıranın Irak’ta olduğu dillendirilmektedir. TC Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Irak Şengal’de Ezidi Kürtlerin özerk yapılanmasını şu şekilde tehdit etmektedir: “Bu işin bir de Irak ayağı var. Suriye ayağı bittikten sonra Irak ayağı var. İnşallah Irak’ta buradakinden ders çıkartırlar da daha akıllı bir karar alırlar ve oradaki geçiş daha kolay olur.” (10 Şubat)
“İç Cephenin Tahkimi”: Faşizmin gemi azıya alması!
Uluslararası alanda Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın hazırlıkları tüm hızıyla sürerken; Türk hakim sınıfları, bu süreci bir yandan içerde burjuva ana muhalefet partisi de dahil olmak üzere, esasta demokratik ve devrimci harekete yönelik faşist saldırganlığı artırmak, dış politikada ise bölgede yayılmacı emellerini ABD emperyalizminin Orta Doğu’yu yeniden dizayn politikasıyla uyumlu hale getirmek olarak ele aldı. Başta Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi olmak üzere, özellikle Kürt ulusunun herhangi bir kazanım elde etmesini, “kendi bekası” için bir tehdit olarak algıladı ve buna uygun bir politika geliştirdi.
İç politikada, Kürt ulusal hareketiyle başlatılan “süreç” sonucunda kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı rapor, meselenin TC devleti açısından nasıl ele alındığını yeterince göstermektedir. Raporda, Kürt ulusunun en temel haklarına ve “Kürt meselesi”ne dair herhangi bir ima dahi yapılmazken; “terör”, “terörist”, “terör örgütü” kullanımında sınır tanınmamaktadır. Bu anlamıyla rapor, A.Öcalan’ın savunduğu “Demokratik Toplum” ve bu anlamıyla “Demokratik Bütünleşme” gibi kavramların tam aksine, “iç cepheyi tahkim” adı altında faşizmin gemi azıya almasından başka bir anlam taşımamaktadır.
TC devleti açısından “süreç”le hedeflenenin, “Terörsüz Türkiye” adı altında, “silah bırakma” ve “PKK’nin tasfiye edilmesi”nden başka bir anlam taşımadığı çok açık olmakla birlikte, meselenin sadece Kürt sorunuyla ilgili olmadığı da nettir. İktidarın burjuva muhalefet de dahil olmak üzere, en ufak bir muhalefete, aykırı sese tahammülü olmadığı, son olarak yapılan hükümet kabinesi değişikliğinden de rahatlıkla anlaşılabilir. İçişleri ve Adalet Bakanlıklarına yapılan yeni atamalar, iktidarın “demokrasiye geçiş” sürecinden ne anladığına dair iyi bir fikir vermektedir.
Özellikle Adalet Bakanlığı’na atanan Akın Gürlek sadece burjuva muhalefete yönelik değil başta Kürt ulusal mücadelesi olmak üzere ilerici ve devrimci harekete yönelik faşist saldırganlığıyla biliniyor. İktidarın yeni bakan atmalarından da net olarak görüleceği üzere önümüzdeki süreçte faşist saldırganlığın daha da artırılacağı kesindir. Özellikle Temmuz ayında NATO toplantısının da olduğu düşünüldüğünde iktidarın efendilerine yaranmak için daha cevval olacağı açıktır.
Bu durum yalnızca politik alanda yaşanan gelişmelerle ilgili değildir. İşçi sınıfına ve emeklilere açlık sınırının altında deyim yerindeyse sefalet ücreti dayatan iktidar, aynı zamanda yeni özelleştirme hamleleriyle soygun ve rant düzenine devam ettirmekte ısrarcıdır. Geçmiş yıllarda Tüpraş, Petrol Ofisi, Türk Telekom, Petkim, Tekel, SEKA gibi işletmeleri yok pahasına komprador burjuvalara peşkeş çeken ve bundan kendi paylarını alan komprador bürokratların hedefinde, Boğaz köprüleri, BOTAŞ ve otoyollar gibi gelir getiren yerlerin satılması bulunmaktadır. Böylelikle burjuvazi, emperyalist ve komprador sermaye için uzun vadeli ve garantili kâr, halk için daha pahalı bir yaşam ve güvencesiz çalışma koşullarının sürgit devam etmesini sağlamayı hedefliyor.
Faşist saldırganlığın gemi azıya alması, işçi sınıfı ve emekçi halka dayatılan, sefalet ücreti, yoksulluk ve güvencesiz çalışma koşulları karşında Migros depo işçilerinin mücadelesi ve direnişi örnek alınmalıdır. Bu süreç sadece patronlar karşısında nasıl direnilmesi ve mücadele edilmesi gerektiğini değil aynı zamanda sarı sendikacılığa karşı da nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ve sınıf dayanışmasının önemini göstermiştir.
Migros patronunun, hakları için direnen işçileri işten çıkararak, iş kolu değiştirerek örgütlenmeyi dağıtma, direnişe önderlik eden DGD-SEN’i tasfiye etme, işçileri Tez Koop-İş’in denetimine sokmak planları, başta Migros işçileri olmak üzere, işçi sınıfının ve dostlarının mücadelesiyle boşa çıkarılmıştır. Migros işçilerinin direniş ve mücadelesi, işçi sınıfının, ezilen emekçi halkın, köylülerin, kadınların, gençliğin mücadele ve direnişten başka şansının olmadığını, zaferi ancak direnenlerin kazanacağını, direnmeyenlerin ise daha baştan kaybettiklerini bir kez daha göstermiştir.



