GüncelMakaleler

POLİTİK-GÜNDEM | Ölümsüzlerimizin İzinde; AN SERKEFTİN AN SERKEFTİN!

Devrim ve komünizm mücadelesinde ölümsüzleşenlerimizi andığımız Ocak ayının son haftası içinde, ulusal bağımsızlık, halk demokrasisi, devrim ve komünizm mücadelesinde; savaş siperlerinde, dağ başlarında, hapishanelerde, işkence altında kısacası nerede olursa olsun mücadele içinde ölümsüzleşenlerimizi bir kez daha anıyoruz.

Dönemin TC Başbakanı R.T.Erdoğan’ın 2009 yılında “Van minut” çıkışı ve sahte bir İsrail karşıtlığıyla; “Davos bitmiştir. Daha Davos’a gelmem!” dediği İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen 56. Dünya Ekonomi Forumu (WEF) ve ardından gerçekleştirilen Gazze’ye yönelik “Barış Kurulu” toplantısı, hem emperyalist kapitalist sistemin içinde bulunduğu durum hem de bunun doğrudan coğrafyamıza etkileri açısından dikkat çekici gelişmelere ve açıklamalara sahne oldu.

Uzunca bir süredir emperyalist güçlerin çelişkili ittifakları üzerinden yükselen bir kamplaşma içinde, ABD ve İngiliz emperyalizminin başı çektiği, Çin ve Rus emperyalistlerinin daha çok savunma pozisyonunda olduğu yeni bir emperyalist paylaşım savaş hazırlığı gerçekliği içindeyiz.

Uluslararası alanda ABD Başkanı D.Trump’ın eylemleri ve açıklamaları, bir yandan emperyalist kapitalist sistemin “kurulu düzeni”nin çatırdadığına ve ittifak ilişkilerinde yeni çelişkilerin açığa çıktığına, diğer yandan ise emperyalist hegemonya savaşının tüm hızıyla sürdürüldüğüne işaret etmektedir.

Örneğin ABD, NATO müttefiki olduğu Danimarka Krallığı’na bağlı özerk bölge olan Grönland’ı, “Rus ve Çin tehdidi”ni gerekçe göstererek ilhak etmeyi amaçlamaktadır. D.Trump, Davos Forumu’nda Grönland’ı ilhak etme planında “askeri çözüm” seçeneğine başvurmayacaklarını açıklamış olmasına rağmen, bu türden bir açıklamanın AB emperyalistleri açısından bir güvence olmadığı açıktır. Mesele D.Trump’ın “pedofil bir dengesiz” bir kişilik olmasıyla ilgili değildir.

ABD emperyalist tekellerinin sömürü ve pazar çıkarlarıyla ilgilidir. Bu çıkarların korunması için ise bir yandan askeri saldırılar diğer yandan diplomatik ve ekonomik baskılarla “emperyalist haydutluk” devreye sokulmaktadır.

ABD’nin D.Trump’ın başkanlığıyla birlikte uluslararası alanda Rusya ve özellikle Çin karşısında gerileyen hegemonyasının yeniden tesis edilmesi amacıyla attığı her adım, beraberinde uzunca bir süredir ittifak ilişkisi içinde olduğu Avrupa Birliği emperyalistleriyle var olan ilişkilerini de sarsmaktadır. Bu gerçeklik kısa bir süre öncesine kadar Rusya’yı Avrupa için tehdit olarak propaganda eden Alman emperyalizminin sözcüsü Başbakan F.Merz’in keskin bir “U dönüşü” yapmasına ve “Rusya’yı Avrupa ülkesi” ilan etmesi ve “Avrupalı en büyük komşumuzla, yani Rusya ile ilişkilerimizde nihayet bir denge kurabilirsek” açıklamasına neden olmaktadır. (16 Ocak)

ABD’nin tehditleri AB emperyalizminin sözcülerini yeni arayışlara itmektedir. Nitekim D.Trump’ın tehditleri sonrasında AB Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen, Davos’ta yaptığı konuşmada; “Avrupa Birliği’nin bağımsızlığının yeni bir biçimini inşa etmek zorundayız. Nostalji eski düzeni geri getirmeyecek. Eğer bu değişim sürekliyse, Avrupa’da sürekli bir değişim içinde olmalıdır” açıklaması yapmak zorunda kalmaktadır. (20 Ocak)

ABD’nin attığı adımların AB temsilcilerini zorladığı ve giderek çelişkileri daha da arttırdığı Belçika Başbakanı Bart De Wever’in Davos’ta, Trump’ın tehditleri hakkında “O kadar çok kırmızı çizgi aşılıyor ki, öz saygınızla diğer seçenekler arasında kalıyorsunuz. Mutlu bir vasal olmak başka, sefil bir köle olmak başka” ifadelerini kullanmakta ve “ABD güçlü olabilir ama bizim de onurumuz satılık değil, köle değiliz” diyerek “Avrupalılar olarak fırtınalı zamanlara hazırlanmak zorundayız” açıklamasını yapmak zorunda kalmaktadır. (23 Ocak)

Belçika Başbakanı’nın bu açıklamaları, sosyalizmde yaşanan geriye dönüşler sonrasında ABD önderliğinde emperyalist kapitalist sistemin kendileri gibi “mutlu vasal”larla sürdürüldüğünü ancak gelinen aşamada ABD’nin artık kendilerine “köleliği” dayattığı itirafıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Bu durum aynı zamanda ABD’nin attığı adımların yıllardır işçi sınıfı ve ezilen halklara “demokrasi”, “özgürlük”, “insan hakları”, “liberalizm” vb. propagandası yapanların gerçek yüzlerini de açığa çıkarmaktadır.

Nitekim Kanada Başbakanı Mark Carney’in Davos’ta yaptığı konuşmada “Kurallara dayalı düzen hakkındaki hikayenin kısmen yanlış olduğunu biliyorduk… Uluslararası hukukun, sanığın ve mağdurun kimliğine bağlı olarak değişen bir titizlikle uygulandığını biliyorduk. Bu kurgu [Amerikan hegemonyasının sağladığı faydalar nedeniyle] işimize yarıyordu… Bu yüzden tabelayı pencereye astık. Ritüellere katıldık. Ve söylem ile gerçeklik arasındaki boşlukları dile getirmekten büyük ölçüde kaçındık. Bu pazarlık artık işe yaramıyor. Açık konuşayım. Bir geçiş değil, bir kopuşun ortasındayız… Entegrasyon, sizin astlığınızın kaynağı haline geldiğinde, entegrasyon yoluyla karşılıklı fayda yalanı içinde yaşayamazsınız.” (21 Ocak)

Bu ifadeler yıllardır işçi sınıfına ve emekçi halka anlatılan “hikaye”nin büyük bir yalan olduğunu, kapitalist sistemin ve burjuva dünyanın gerçekte ne olduğu; sömürü ve çıkarlara dayalı düzenin müthiş bir ikiyüzlülükle sürdürüldüğü ve artık bu düzenin devam ettirilemeyeceğinin açık itirafı olarak okunmalıdır.

Kısa bir süre öncesine kadar “sınıflar mücadelesinin bittiği”ni ilan edenler, “tarihin sonunun geldiğini” vaaz edenler ve “kapitalist sistemin zaferi”nden bahsedenler, gelinen aşamada anlattıkları “hikaye”nin “kısmen de olsa yanlış” olduğunu açıklamaktadırlar.

Nitekim dünyanın en büyük varlık yöneticisi BlackRock’ın patronu Larry Fink, Davos’un açılışında yaptığı konuşmada; “Sistem 30 yıldır halka hiçbir şey vermedi. Şimdi de yapay zeka, beyaz yakalıları yutmaya geliyor! Kapitalizmin son büyük faciasına hazırlanın!” demekte ve uyarmaktadır: “Sistemin tamamen çökmemesi için tek bir yol var: Halkı büyümenin kurbanı veya sadece izleyicisi olmaktan çıkarıp, bu yeni zenginliğin ortağı haline getirmek zorundayız. Aksi halde, adaletsizliğin yarattığı öfke tüm dünyayı saracak.” (21 Ocak)

 

Rojava Devrimini Savunmak!

‘Öfkeyi önlemek için halkı zenginliğin ortağı haline getirme’ önerisi özel mülkiyet sahipliği üzerinden yükselen kapitalist sistemin fıtratına terstir. Dolayısıyla kapitalizm ortadan kaldırılmadan gerçekleştirilemez.

Emperyalist kapitalist sistem, sömürü, hammaddelerin ve pazarların yağmalanması, aşırı kar hırsı üzerine kurulu bir düzendir. Bu düzenin işçi sınıfına ve ezilen dünya halklarına “barış”, “adalet” ve “zenginlik” getirmesi mümkün değildir.

Bu, Davos Forumu sonrasında D.Trump’ın liderliğinde kurulduğu açıklanan “Barış Kurulu”nun, Gazze’yi “bir tatil ve kumarhane beldesi”ne çevirme hedefinden de anlaşılabilir. Yüzbine yakın Filistinlinin katledildiği, milyonlarcasının yerinden edildiği toprakların, “Orta Doğu Rivierası”na dönüştürülmesi ve ABD tarafından yönetilmesi planı her şeyi yeterince anlatmaktadır.

Filistin halkının topyekün yurtlarından edilmesiyle kurulması hedeflenen, “Yeni Gazze”nin amacı, bölgenin ABD sermayesinin çıkarları için yeniden imarı, Filistin direnişinin yok edilmesi ve İsrail’in güvenliğinin sağlanmasıdır.

İspanya’nın “Gazze’nin geleceğine ancak Filistinliler karar verebilir” diyerek katılmayı reddettiği “Barış Kurulu”nda, TC devletinin bulunması asla tesadüf değildir.

Filistin direnişinin İsrail ve ABD için silahsızlandırılması hedefinde belirleyici rol oynayan TC devleti, bu hizmeti karşılığında Suriye’de HTŞ çeteleri aracılığıyla Rojava’ya yönelik saldırı onayı almış görünmektedir.

ABD ve İsrail’le yürütülen pazarlıkla TC devleti, İsrail’in Suriye’nin güneyini işgal ve ilhak etmesini kabul etmiş, karşılığında ise Suriye Kürdistanı’na sefer izni almıştır. Önce Halep’te Kürtlerin yaşadığı mahalleler ardından da Özerk Yönetim toprakları hedef alınmıştır.

Bu saldırıda Geçici Suriye Yönetimi adı verilen cihatçı çetelerin kullanılması, saldırının doğrudan TC devleti tarafından planlandığı ve koordine edildiği gerçeğini karartmamalıdır.

TC faşizminin Rojava Devrimi’ne yönelik tasfiye ve boğma saldırısı, emperyalist tekeller arasında artan çelişkilerden ve yeni bir emperyalist paylaşım savaşı hazırlıklarından ayrı değerlendirilemez. Mesele sadece Rojava ile sınırlı değildir.

Filistin ulusal direnişine yönelik katliamlardan, Filipinler Yeni Demokratik Devrimi’ne yönelik saldırılara, Hindistan’da Halk Savaşı’na yönelik kapsamlı katliam ve tasfiye operasyonlarından Rojava Devrimi’nin tasfiye edilme saldırısına kadar dünya üzerinde emperyalist kapitalist sisteme muhalefet edip, “farklı bir dünya mümkün” diyen bütün direniş örgütleri ortadan kaldırılmaya ya da düzen içi kabul edilebilir bir seviye getirilmek istenmektedir.

Bu sürecin yeni başlamadığı bilinmelidir. Nitekim Proletarya Partisi bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: “Emperyalist tekeller arasında rekabetin keskinleşmesi, kapitalizmin krizinin süreklileşmesi ve kâr oranlarının düşmesi beraberinde sınıf mücadelesinin sertleşmesini de getirmektedir. En burjuva demokratik ülkelerden, yarı-sömürge ve yarı-sömürge yarı-feodal ülkelere değin işçi sınıfı mücadelesi ve kitle hareketlerinin terörize edildiği, faşist baskı ve zor aygıtlarıyla bastırılmaya çalışıldığı bir sürece geçilmiş durumdadır.” (Komünist, Sayı: 79 Aralık 2024, sayfa: 47)

Rojava Devrimi ve Kürt ulusunun kazanımlarının hedef alınması, onun ilerici, demokratik ve halkçı karakteriyle doğrudan ilgilidir. Ortadoğu’da emperyalistlerin ve İsrail siyonizminin, TC faşizmi ve gerici Arap rejimlerinin, ilerici, demokratik ve özellikle kadın kazanımlarıyla öne çıkan bir modeli tehdit olarak görülmesi eşyanın doğasına uygundur.

Kuşkusuz TC devletinin Rojava’ya yönelik bu saldırısında sınır içinde ve sınır dışında Kürt ulusuna yönelik, inkar, imhaya ve asimilasyona dayalı ulusal baskı politikası belirleyici önemdedir. Dolayısıyla “süreç”le ifade edilen “varlık tanınmış, dolayısıyla ana amaç gerçekleşmiştir” önermesi doğru değildir. En azından somut pratiğin öğrettiği budur.

TC faşizminin selefi cihatçı çeteler aracılığıyla Rojava Devrimi’ne yönelik saldırısı ve Kürt ulusunun kazanımlarını tasfiye saldırısı, özellikle de Suriye’de Alevi, Dürzi, Hristiyan’lar açısından, baskı, katliam, zorla yerinden edilme gibi suçların daha fazla işleneceği anlamına gelmektedir.

İlan edilen ateşkeslerin TC devleti ve HTŞ çeteleri açısından uygulanmayacağı da açıktır.

Rojava Devrimi’ni ve kazanımlarını sahiplenmek, abluka ve katliam saldırıları karşısında Rojava halkıyla dayanışma içinde olmak gerekir. Çünkü Rojava Devrimi, önderliğini Kürt ulusal hareketinin yaptığı ve bununla sınırlı kalmayıp bölgede yaşayan çeşitli inanç ve azınlık milliyetlerin ulusal ve dinsel haklarının korunduğu, kendilerini ifade ettiği demokratik ve katılımcı bir sistem hedeflemiştir. Bu sistem Orta Doğu gibi bir coğrafyada önemli bir kazanımdır.

Özellikle Kürt ulusal hareketine yönelik, IŞİD’le savaşta ABD emperyalizmiyle kurduğu taktiksel ilişki nedeniyle “emperyalizm dersi” verme ve dahası “biz demiştik” vb. değerlendirmelerin ne yeri ne de zamanıdır.

Zaman “ya başaracağız ya başaracağız” bilinciyle Rojava Devrimi’ni savunma ve Kürt ulusunun kazanımlarını sahiplenme zamanıdır.

Türkiye’de kendini ilerici, sol ve hatta “laik” diyen kimi çevrelerin, HTŞ çetelerinin Rojava’ya saldırısını desteklemeleri ancak ve ancak sosyal şovenizmle açıklanabilir. Yine kendini Kemalist olarak adlandıranların ise Kürt ulusuna yönelik hakim ulus imtiyazlarını koruma azmi, bir kez daha onların, ırkçı ve faşist yüzlerini açığa çıkarmış durumdadır.

Kendine İslamcı olarak tanımlayanlar ise “Furkan Günleri”nde, Kürt ulusuna yönelik katliam çağrıları yapmaktadır.

Türkiye’de İslamcılığın “ümmetçilik” adı altında hakim ulus ve inancın korunması ve İttihatçılığın-Kemalizm’in yeniden üretilmesi anlamına geldiği açıktır. Nitekim R.T Erdoğan; “Halep’te, Hama’da, Humus’ta, Afrin’de, İdlib’de milyonlar cıvıl cıvıl Türkçe konuşuyor, …. Unutmayın, İslam kardeşliği ortak paydasında bölgedeki halklarla bir araya geleceğiz” demektedir. (24 Ocak)

Bunun anlamı TC devletinin bölgesel işgal ve yayılma siyasetinde “İslamcılığı kullanması”dır. Türk hakim sınıfları sağcısından, “solcu”suna, İslamcısından, ırkçı ve şovenistine kadar herkesi hakim ulus imtiyazının kıskançlıkla savunulmasında birleştirmiş durumdadır.

 

Özgür Bir Gelecek Mücadelesinde Ölümsüzleşenleri Anıyoruz!

Öte yandan Rojava’ya yönelik saldırının Kürdistan’ın dört parçasındaki Kürtler arasında ulusal bilincin daha da güçlenmesine hizmet ettiği de bir gerçektir. Kürt ulusu, bu saldırı karşısında kendine dayatılan yapay sınırları aşarak, dört parçada ve diaspora da ayağa kalkarak, kendi ulusal varlığına yönelen saldırıya yanıt olmuştur.

Bu durum özellikle Rojava Devrimi’nin savunan kadın savaşçılara yönelik saldırganlıkla birlikte direnişin uluslararası bir karaktere bürünmesine yol açmıştır.

Devrim ve komünizm mücadelesinde ölümsüzleşenlerimizi andığımız Ocak ayının son haftası içinde, ulusal bağımsızlık, halk demokrasisi, devrim ve komünizm mücadelesinde; savaş siperlerinde, dağ başlarında, hapishanelerde, işkence altında, şehirlerde, sürgün koşullarında vb. vb. kısacası nerede olursa olsun mücadele içinde ölümsüzleşenlerimizi bir kez daha anıyoruz.

Ölümsüzlerimizi anmanın, uğruna canları ve kanlarını verdikleri mücadeleyi sahiplenmekten, her alanda sınıf mücadelesinin kızıl bayrağının yükseltmekten ve günümüz koşullarında emperyalist saldırganlığa, işgal ve ilhak saldırılarına, yeni bir emperyalist paylaşım savaşına karşı örgütlenmekten ve sorumluluk almaktan geçtiği açıktır.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu