GüncelMakaleler

POLİTİK-GÜNDEM | Sömürüye, Emperyalist Savaşlara Karşı Parolamız Direniş, Hedefimiz 1 Mayıs!

"1 Mayıs, emperyalist savaşlara ve sömürüye karşı uluslararası proletaryanın ve dünya halklarının sınıf düşmanlarına karşı kahredici gücünü ortaya koyacağı bir gün olacaktır"

ABD emperyalizminin İsrail ile birlikte 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı askeri saldırılar bir ayı geride bıraktı.

ABD/İsrail-İran savaşı, yalnızca askeri ve diplomatik boyutlarıyla değil, küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle de dünya gündemindeki ağırlığını koruyor. Özellikle enerji arzı ve tedarik hatları üzerindeki belirsizlik, kapitalist dünya ekonomisindeki kırılganlıkları derinleştirirken, bunun faturasını da her zamanki gibi dünya halkları ödüyor.

Gelinen aşamada, uluslararası ölçekte referans kabul edilen Brent türü ham petrolün vadeli varil fiyatı, saldırılardan önceki son işlem günü olan 27 Şubat’ta 72.48 dolar seviyesindeyken, Batı Teksas türü (WTI) ham petrolü 67.02 dolar düzeyindeydi.

Ancak savaşın yarattığı sarsıntıyla birlikte Brent petrolünün varil fiyatı 2 Nisan itibarıyla yüzde 50.7 artarak 109.24 dolara yükseldi. WTI ham petrolün varili ise yüzde 66.4 yükselerek 111.54 dolar seviyesine ulaştı.

Petrol fiyatlarındaki yükselişin temel nedeni açık ki, Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanmasıdır. Bilindiği üzere bu kritik geçit, küresel petrol arzının yaklaşık % 20’sini, sıvılaştırılmış doğalgazın önemli bir kısmını taşımaktadır. Bu gelişmelerin doğrudan etkisiyle, yakıt fiyatları hızla yükselmekte, elektrik ve enerji faturaları katlanmaktadır.

Önümüzdeki dönemde, yüksek enflasyon ve düşük büyümeyi takip eden yoğun bir işsizlikle karşı karşıya kalınacağı bellidir.

Savaşın birinci ayı bitmişken, ABD/İsrail cephesinin İran ve onun arkasında duran Rusya ve Çin karşısında istediği başarıyı elde edemediği, dahası, yenilmez-mutlak ABD askerî gücünün prestijinin sarsıldığına tanık oluyoruz.

Emperyalist savaş, ABD’nin küresel hegemonyasının ciddi bir şekilde deforme olmasına ev sahipliği yapmaktadır. 1950’lerden bu yana kapitalist sistemin merkezinde belirleyici egemen bir güç durumundaki ABD’nin bu pozisyonundaki gerileme, savaşla birlikte daha da belirgin şekilde ortaya çıkmıştır.

ABD emperyalizmi, rakipleri karşısındaki askeri ve mali gücünü dayanak yaparak, ön alma ve inisiyatifi kaptırmamak adına İran’a yönelik başlattığı saldırıda yalnız kalmıştır. 2022’deki Irak işgalinde geniş bir emperyal ittifak kurmayı başaran ABD emperyalizmi, gelinen aşamada ne NATO’yu ne de Avrupa Birliği’ni doğrudan savaşın içine sokabilmiştir.

Bu durum, ABD emperyalizminin dünden daha zayıf bir noktada olduğunun da göstergesidir. İngiltere gibi bir dizi emperyalist güç, perde arkasından, İran-Rusya-Çin tehdidine karşı ABD’ye destek verse de, tayin edici tavır ABD’nin yalnız bırakılması olmuştur.

ABD emperyalizminin NATO içindeki durumu da ekonomik, askeri ve siyasi etkisindeki gerilemeye işaret etmektedir. Savaşa NATO’nun dahil edilememesi, bu güçlerin bir yandan ABD’nin azalan etkisinden, diğer yandan bu devletlerin savaşa yönelik hazırlıklarını tamamlamamış olmalarından kaynaklanmaktadır.

AB üyesi devletlerin silahlanmaya hız verdiği ve gelecekte Rusya ile olası bir savaş tehlikesine karşı kendilerini yeniden yapılandıracak stratejik adımlar attığı bilinmektedir.

AB’nin lokomotif gücü durumundaki Almanya’da Savunma Bakanlığı’nın 17 ile 45 yaş arasındaki tüm erkeklerin Almanya’yı üç aydan uzun süreyle terk etmeden önce askeri makamlardan izin almaları gerektiğini duyurmasını da bu kapsamda ele almak gerekir.

ABD emperyalizminin ileri teknolojiyle donatılmış askeri gücüne karşı İran rejiminin görece daha ucuz, hareketli ve dağınık savunması karşısında aldığı darbeler; izlenemez ve vurulmaz denilen savaş uçaklarının düşürülmesi, ABD’nin Körfez’deki üslerini koruyamaması; İsrail’in demir kubbesinin iddia edildiği gibi üstün bir koruma sağlayamaması vb. bir dizi gelişme, ABD’nin küresel hegemonyasına sarsıcı darbeler indirmektedir.

ABD ile birlikte İran’a saldıran Siyonist İsrail, Hizbullah’ı bahane ederek Beyrut da dahil Lübnan’a yönelik hava saldırıları gerçekleştirirken, güney Lübnan’da önemli bir bölgeyi ilhak ettiğini açıklamıştır. (3 Mart) İsrail’in İran savaşının tozları arasında Filistin’i bir bütün olarak tarih sahnesinden silmeyi ve sınırlarını genişletmeyi hedeflediği de açık bir gerçektir.

Trump’ın emperyalist kapitalist sistemin ortaya koyduğu hukukta dahi savaş suçu kabul edilen su ve enerji altyapısının hedeflenerek İran’ın taş devrine döndürüleceğine yönelik tehdit ve fiili saldırıları emperyalizmin halk düşmanı gerçek karakterini de göstermektedir.

ABD/İsrail saldırganlığı, İran’da büyük bir katliama ve kapsamlı bir yıkıma yol açmaktadır. İran halkının buna dönük tepkisi de son derece güçlüdür. Üstelik bu tepki, İran sınırlarını aşan bir karakter kazanmıştır.

ABD’de İran’a yönelik saldırılara karşı milyonlarca insanın “Krallara Hayır” şiarıyla sokaklara çıkması da ayrıca kayda geçirilmelidir.

Zaman zaman müzakere süreçleri, inişli çıkışlı diplomatik temaslar, gerilimin görece düştüğü dönemler ve hatta olası ateşkesler gündeme gelebilir. Ancak bütün bunlar, savaşın uzun süreli bir karakter taşıdığı gerçeğini değiştirmemektedir.

Bu durum, kapitalizmin küresel ölçekte derinleşen krizinin ve keskinleşen çelişkilerinin zorunlu bir sonucudur. Kapitalist sistem, dünyayı yeniden paylaşmadan ve yeni bir uluslararası düzen kurmadan kendi krizini aşamayacak bir tarihsel eşiğe dayanmıştır. Bunun dünya halkları açısından anlamı ise açıktır: Ölüm, göç, sefalet ve gözyaşı.

Kuşkusuz, emperyalist savaş ve kapitalist barbarlık karşısında başka bir yol da vardır: devrim ve sosyalizm. Devrimciler ve komünistler açısından şiar nettir: “Ya devrimler emperyalist savaşları önler ya da savaşlar devrimleri doğurur.”

Tam da böylesi tarihsel bir süreçte, her ülkedeki komünistlerin temel sorumluluğu, kendi burjuvazilerine karşı direnişi büyütmek ve halklar arasındaki dayanışmayı güçlendirmektir. Komünistler, emperyalist haksız savaşlara karşı halkların iktidarını hedefleyen haklı savaşları savunmalı; bunun için de halk iktidarı ve sosyalizm mücadelesini daha ileri taşımalıdır.

 

Türk burjuvazi savaşın içindedir

Tüm bu gelişmeler içinde AKP’li Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan “Türkiye’yi savaşın dışında tutmaya kararlıyız” açıklaması yapsa da, TC, emperyalizmin yarı-sömürgesi olma hasebiyle ve de Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ile olan askeri ve ekonomik bağımlılık ilişkileri dolayısıyla savaşın tam da içindedir.

Hatırlanacağı üzere Kürecik Radar Üssü, 2012’de İran ile yaşanabilecek bir savaşta İran füzelerinin NATO/ İsrail tarafından izlenmesi amacıyla aktifleştirilmiştir. İncirlik Üssü, resmen bir TC üssü olsa da, bu kağıt üstündedir.

Burası ABD ve İngiltere’nin elinde ve kontrolündedir. AKP-MHP iktidarı, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar ve Doğu Avrupa’nın yeniden paylaşılması sürecinde bu durumdan vazife çıkararak, krizi fırsata çevirecek ileri görevlere taliptir. Bu bir niyetten öte, emperyalizme kurduğu derin bağımlılık ilişkisinin gereğidir. Nitekim bu misyon, “Rusya ve terör örgütleri” karşısında bölgesel savunma planı kararlarının alındığı 2023 NATO Litvanya Zirvesi’nde de teyit edilmiştir.

Adana’da yeni bir NATO Çokuluslu Kolordusu ve Beykoz’da da bir Deniz Unsur Komutanlığı kurulma çalışmasını da bu parantezde değerlendirmek gerekmektedir.

Kamuoyuna sızdırılan bilgilere göre, Adana’daki kolordu NATO’nun güney bölgesi (Karadeniz, Akdeniz, Güney Kafkasya ve Kuzey Afrika) savunma planı kapsamında, Türkiye komutasında 40-50 bin kişilik bir NATO gücünü içerecek ve karargâhın kuruluşu 2028’de tamamlanacaktır. Beykoz’da ise yeni bir Deniz Unsur Komutanlığı konuşlanacağı duyurulmak zorunda kalınmıştır.

Bu yeni komutanlık, Ukrayna Çoklu Görev Gücü isimli, NATO’ya entegre bir birime bağlı olarak çalışacak, bölgedeki NATO çıkarlarına hizmet edecektir. Bu oluşumun Ukrayna-Rusya savaşı devam ederken gündeme gelmesi ve harekete geçilmesi, TC’nin NATO’nun ileri karakolu olarak Rusya’ya karşı konumlandırılması anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda Türk devleti zaten NATO üyesi olması hasebiyle yaşanan tüm süreçlerin doğrudan içinde olmakla yetinmeyip yeni görevler alarak daha fazla misyon üstlenmektedir.

R.T.Erdoğan’ın “savaşın dışında kalma” söylemiyle tezat bir şekilde TC’nin ihtiyaç halinde İran’a yönelik saldırganlığa doğrudan taraf olması ve daha kapsamlı bir çatışmanın da ön cephesi olması işten bile değildir. Bunu belirleyecek olan, emperyalist hegemonya dalaşındaki dengeler ve Türk burjuvazisinin iş tuttuğu güçlerin talep ve çıkarları olacaktır.

NATO üyesi İspanya’nın ABD’ye karşı açıktan tutum aldığı ve Trump’ın NATO üyesi Avrupa ülkelerinin kendisini desteklemeyişinden şikâyet ettiği yerde, AKP bir NATO üyesi olmanın gereğinin ötesinde ABD’ye (yarı-sömürge) bağlılıkla hareket etmekte, İsrail ile esasen aynı kampın rakip güçleri olarak karşı karşıya gelmektedir.

Öte yandan İran savaşı, ABD’nin planladığı gibi başlamış ama İran’ın gösterdiği direnç üzerine bir ay içinde kendi gerçekliğini dayatan, sonu belirsiz ve uzayan bir emperyalist hesaplaşmaya dönüşmüştür. Trump’ın en fazla 4-6 haftada bitirmeyi vadettiği savaş, beşinci haftasını geride bırakırken, daha yıkıcı biçimde yayılma eğilimine de girmiştir.

Iraklı milislerin ve Lübnan Hizbullahı’nın ardından Yemen’in üçte ikisini kontrol eden Ensarullah Hareketi’nin (Husiler) de savaşa dahil olması ve Trump’ın olası bir kara operasyonu için birlikleri Körfez ülkelerine yönlendirmesi ile savaşta yeni bir aşamaya geçilmiştir.

7-8 Temmuz’da Ankara’da NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanan TC, Karadeniz, Güney Kafkasya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da NATO’nun ön cephe ülkesi olarak görevlendirildiği için seçilmiştir. Bugün İran savaşı ve NATO zirvesi nedeniyle anti-emperyalist mücadeleyi büyütmek acil bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

Bu görev içsel bir olgu olarak NATO’da karşılık bulan askeri, politik bağımlılık ilişkileri ve bu temelde kurulan sömürü sistemini de içine almaktadır.

NATO’ya karşı mücadele bu bağlamda, emeğiyle geçinen geniş toplumsal kesimlerin doğrudan gündemi olmalıdır. Trump’ın uçağının inebilmesi için bile 10 milyar TL’nin harcanmış olması, üniversite binalarının taşınması, geniş bir alanın talan edilmesi bile tek başına yeterince mesaj vermektedir.

Bu gündemde, 6. Filo’ya karşı ’68 kuşağının önderleri Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin anti-emperyalist direniş mirası öne çıkarılmalıdır.

 

Birleşik, kitlesel 1 Mayıs!

Ukrayna-Rusya savaşı, Siyonist İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım saldırıları ve ABD/İsrail-İran savaşı coğrafyamızın işçi sınıfı ve emekçilerinin yaşamını derinden etkileyecek sonuçlar üretmiştir.

Emperyalist savaşlarda en büyük yıkımı her zaman işçi sınıfı ve ezilen halklar yaşamaktadır. Bugün İran halkının uğradığı yıkım da bunun açık bir kanıtıdır. Aynı zamanda emperyalist savaş, kapitalistlerin sermayesini büyüttüğü, işçi sınıfının kazanılmış haklarını gasp ettiği ve yeni sömürü alanlarına açıldığı bir süreci de içerir.

Mehmet Şimşek eliyle uygulamaya konulan ekonomi politikaları, işçi ve emekçileri daha da yoksullaştırırken, sermaye sahiplerinin servetine servet katmıştır. Özellikle devreye sokulan “iç cepheyi tahkim” stratejisinin ekonomik ayağı, işçi ve emekçilere daha yoğun sömürü, yaygın örgütsüzlük, esnek ve güvencesiz çalışma koşulları olarak geri dönmektedir.

Bu stratejinin ideolojik boyutunda ise coğrafyamızdaki direniş odaklarının teslim alınması ve tasfiye edilmesi; iktidarın sarsılamayacağı ve mücadelenin anlamsız olduğu algısının yaratılması amaçlanmaktadır. Bunun bir parçası olarak, devrimci-demokratik ve yurtsever güçlere yönelik kapsamlı gözaltı ve tutuklama operasyonlarının rutinleşmesi hedeflenmektedir.

Kürt ulusal hareketiyle sürdürülen görüşmelerin, devlet tarafından bu perspektifle ele alındığı herkesin bildiği bir gerçektir. Newroz sonrası peşi sıra gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklamalar, Türk burjuvazisinin Kürt ulusal sorununa yaklaşımını özetler niteliktedir. Bir yılı aşkın sürenin sonunda gelinen nokta, gözaltılar, tutuklamalar ve yasaklarla doludur.

Kayyum siyaseti ısrarla sürdürülmekte; hasta tutsaklar ölüme terk edilmekte, yurtsever tutsaklar ise hapishanelerde ve ATK denetiminde hastanelerde katledilmektedir.

Faşizm, tepeden tırnağa silahlanır ve özgürlük güçlerine karşı azgınca saldırırken emekçilere de büyük bir sefaleti ve baskıyı dayatmaktadır.

İşçi sınıfının direniş çizgisinde ısrar eden BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen ve İkizdere köylülerinden yaşam savunucusu Esra Işık şafak baskını ile gözaltına alınarak tutuklanmıştır. İktidar, burjuva muhalefete bile tahammül etmemekte, CHP’li belediye başkanlarına yönelik gözaltı ve tutuklamalarını sürdürmektedir.

Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na getirilmesi, baskı ve sindirme temelinde topluma yönelik saldırganlıkta vitesin yükseltileceğine, daha şiddetli bir yönelim içine girileceğine işaret etmektedir. Muhalif gazeteciler hakkında açılan sistematik davalar, baskılar ve tutuklamalar da bunu göstermektedir.

Düzen, bir bütün olarak işçi-emekçileri kuşatarak teslim almaya, emperyalist maden şirketlerine coğrafyamızı peşkeş çekmeye ve sömürüyü derinleştirerek yeni bir emek rejimini kurmaya çalışmaktadır.

Ne var ki, sınıf mücadelesi sadece ezenlerin ortaya koyduğu veya hedefledikleri amaçlar ve adımlarla ilerlemeyecektir. İşçi sınıfı ve ezilenlerin bahsi geçen politikalara yönelik tepkisi ve direnişi temel belirleyici faktör olmaya devam edecektir. Tarihin tekerleğini ileri taşıyan işçi sınıfı ve ezilenlerdir. Tam da işçi sınıfının tarihsel misyonunu ve gücünü, dosta düşmana ilan edeceği bir kavga gününün, 1 Mayıs’ın arifesindeyiz.

Coğrafyamızın işçi ve emekçileri büyük bir direniş ruhunu taşımaktadır ve arayış içindedir. 8 Mart ve Newroz’un kitleselliği de buna işaret etmektedir. Giderek daha açık hale gelen bir saflaşma söz konusudur. Bir yanda bugün tüm zayıflığına rağmen örgütlemeye çalıştığımız devrimci çizgi, diğer yanda ufku düzenin sınırlarıyla çizilen bir mücadele hattı. 2025 İstanbul 1 Mayıs’ı bu saflaşma ve hesaplaşmanın önemli adresi olmuştu.

Taksim’de 1 Mayıs yasağına son verilmesi ve Taksim’in 1 Mayıs’ta işçi, emekçi ve devrimcilerin ortak mücadele alanı olarak açılması talebi, güncel mücadelenin somut izdüşümüdür. Bu çerçevede İstanbul’da 1 Mayıs’ın adresi Taksim olmalıdır. Bu talep etrafında birleşen tüm güçlerle, kitlesel ve örgütlü bir 1 Mayıs yürüyüşü ve eylemi Taksim’de örülmelidir; bu, temel perspektifimiz ve mücadele kararlılığımızın ifadesidir.

2026 1 Mayıs’ı, iktidarın sarı sendikal anlayışlar eliyle inşa ettiği düzen içiliğe, pasifizme ve teslimiyetçiliğe meydan okunacağı bir gün olmalıdır. 1 Mayıs, emperyalist savaşlara ve sömürüye karşı uluslararası proletaryanın ve dünya halklarının sınıf düşmanlarına karşı kahredici gücünü ortaya koyacağı bir gün olacaktır.

Sömürüye, emperyalizmin savaş örgütü NATO’ya, emperyalist savaşlara karşı parolamız direniş, hedefimiz 1 Mayıs olmalıdır!

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu