
Emperyalist saldırganlığın, faşist saldırganlığın gün geçtikçe tırmandığı bir dönemde geçiyoruz.
Egemen güçler estirdikleri bu faşist saldırılarla korku mikrobunu yaymayı, iktidarına yönelebilecek her türlü toplumsal dinamiği sindirmeyi hedefliyorlar. Bu karşı-devrimci saldırılarla geçici de olsa belli başarılar da elde ediyorlar. Açık ki, faşist saldırganlıkla estirilen bu korku mikrobunun panzehri örgütlü ve militan mücadeledir. Çünkü kitlelerin gücüne yaslanan, baş eğmez militanlığın olduğu her yerde kişisel kaygılar ve korkular, esen bu fırtınan içinde sadece oluşan toz kırıntısı kadar bir işlev görür.
Enternasyonal proletaryanın şehidi Başkan Gonzalo yoldaşın, yıllar önce El Diario gazetesinin “Korktuğunuz herhangi bir şey var mı?” sorusuna verdiği yanıt, içinden geçmekte olduğumuz bu zorlu süreçte, düşünüş ve hareket tarzımıza yön vermelidir. Devrim ve komünizm şehitlerinin bize bırakmış oldukları mirası ancak bu proleter ideolojik şekillenişle, cüretli ve cesaretli duruşla ileriye taşıyabiliriz.
O halde önce Gonzalo yoldaşın söylemlerini bir kez daha hatırlayalım: “Korku mu? Korku ve korkusuzluğun bir çelişki oluşturduğuna inanıyorum. Mesele ideolojimize sarılmak ve içimizdeki cesareti dizginlerinden boşandırmaktır. Bizi cesur yapan, bize cesaret veren ideolojimizdir.
Görüşümce hiç kimse cesur doğmaz. Halkı ve komünistleri cesur yapan toplumdur, sınıf mücadelesidir –sınıf mücadelesi, proletarya, parti ve ideolojimizdir. En büyük korku ne olabilir ki? Ölüm mü? Bir materyalist olarak yaşamın bir gün sona ereceğini biliyorum. Bence en önemli olan şey iyimser olmaktır, hayatımı hasrettiğim işin başkaları tarafından nihai amacımız komünizme varana dek devam ettirileceğine inanmaktır.
Çünkü bende olabilecek korku, bu görevin devam ettirilmeyeceği korkusu olabilir; ama kişi kitlelere güveniyorsa bu korku ortadan kalkar. Görüşümce en büyük korku, kitlelere güvenmemektir, insanın kendisinin vazgeçilmez olduğuna, dünyanın merkezi olduğuna inanmasıdır.
Bence korkunun en kötüsü budur ve eğer insan, parti tarafından proleter ideoloji ile, esas olarak Maoizm ile, şekillendirilmişse, tarihi yapanın kitleler olduğunu, devrimi yapanın parti olduğunu, tarihin ilerleyişinin kesin olduğunu, devrimin esas akım olduğunu anlayacaktır.
Ve o zaman insanın korkusu ortadan kalkacaktır. Ve geriye sadece, komünizmin bir gün ışıldaması ve tüm yeryüzünü aydınlatması için temelin atılmasına, diğerleriyle birlikte katkıda bulunabilmekten tatmin oluşu kalacaktır.” (Başkan Gonzalo Konuşuyor. Belge Yayınları. S. 85 – 86)
Dünyada devrim ve sosyalizm mücadelesinden yana güçlü bir dalganın esmediği bir süreçten geçiyoruz.
Bu nesnel gerçeklik, sınıf savaşımı mücadelesinde enternasyonal proletarya ve devrim güçleri açısından objektif olarak olumsuz bir durum yaratıyor. Ama tüm bu yaşananlar sınıf savaşımı mantığına aykırı değildir. Bu savaşta zafer ve yenilgiler, geri çekilme ve saldırılar iç içedir. Devrim ve komünizm mücadelesinin kahraman şehitleri böylesi bir nesnel gerçeklik içinde tereddütsüzce savaşarak yürüdüler. Dahası zorluklarla mücadele, ağır bedeller ödeme, devrimciliğin özüdür. Enternasyonal proletarya, ezilen halklar ve ulusların kurtuluş mücadelesinin bir gereğidir.
Burada asıl olan, tam da Gonzalo yoldaşın işaret ettiği gibi, ideolojimize sarılmaktır. Açık ki, güçlü bir ideolojik şekillenişe sahip olmazsak, böylesi karmaşık zorlu süreçlerde yönümüzü şaşırırız. İçte ve dışta esen tasfiyeci saldırılara karşı mücadeleden gereken başarıyı elde edemeyiz. Bu yönlü zayıflıkların yaşandığı bir iklimde devrim ve komünizm uğruna ölümsüzlerimizin ideallerine bağlılık sözümüz yara alır. Söylem ve eylemlerimizin uyumu sakatlanır.
Tüm bunlar bize şu gerçeği gösteriyor: Devrim ve komünizmin şehitlerini anmak, bir söylem değil, bir eylemdir. Ölümsüzlerin ideallerine sonsuz bir bağlılıktır. Nesnel koşullar bu görevlerin yerine getirilmesinde pozitif ve negatif anlamda etki edebilir. Ama asla engelleyici–yön şaşırtıcı bir rol oynayamaz. Eğer bu olumsuz etkenler baş gösteriyorsa, bilin ki orada ideolojik cephede kırılmalar yaşanıyordur.
Keza sınıf savaşımı, örgütlü mücadele vb. konular dışında, devrim ve sosyalizm adına yürütülen tartışmalar, değiştirici–dönüştürücü bir rol oynayamaz. Bu nedenle devrim ve komünizm şehitlerini anmak, örgütlenmektir. Parti ve örgüt bilinci ancak atılacak bu adımlarla kazanılabilir. Ve şehitlerimizin açmış olduğu yolda kararlıca savaşarak yürümek, örgütlü bir duruşu, enternasyonal bir bilinci ve en önemlisi de kitlelere sonsuz bir güveni gerekli ve zorunlu kılar.
Başkan Gonzalo’nun “Görüşümce en büyük korku, kitlelere güvenmemektir” söylemi, ölümsüzlerimizi andığımız bu ayda daha çok üzerinde durmamız ve tartışmamız gereken bir noktadır. Her şeyden önce “devrim kitlelerin eseridir”, proletarya önderliğinden örgütlü yığınların tarihsel yürüyüş eylemidir. Bu tarihsel altüst oluş eyleminde yığınlara güvensizlik, bu tarihsel eyleme duyulan inançsızlıktır.
Güncel bağlamda enternasyonal proletarya ve genel manada devrim saflarında bu türden tasfiyeci anlayışın daha görünür hale gelmesi MLM güçlerin ideolojik–siyasal ve örgütsel cephede daha net ve kararlı bir mücadele yürütmeleri gerektiği gerçeğine işaret eder. Bunun için proleter ideolojik netlik, tarihin yaratıcısı olan kitlelere güven, partili yaşam ve örgütlü mücadele çizgisinden ısrar olmazsa olmazdır.
Yolunuz Yolumuzdur Enternasyonal Proletaryanın Ölümsüz Şehitleri!
Emperyalist savaş tehlikesinin artığı, faşist terörün sosyal ve ulusal kurtuluş mücadelelerine karşı her türlü gayri insani uygulamalara başvurduğu bir dönemi yaşıyoruz. Komünistler ve devrimciler, bu karşı devrimci saldırılarda ilk hedeftirler. Bu anlamıyla son yıllarda HKP(M) ve Filipinler Komünist Partisi’nin seçkin önder, önder kadrolarının emperyalizm ve suç ortaklarının hedefi haline gelmesi asla şaşırtıcı değildir.
Bu, en gerici ve barbar olan güçler ile, en ilerici – en devrimci olan proleter güçler arasında süren sınıf savaşımının ta kendisidir. Tarihin ilerleyişi, insanlığın gerçek manada kurtuluşu bu sınıf savaşımıyla sağlanacaktır. Ve enternasyonal proletaryanın her bölüğü, yaşadığı coğrafyada bu tarihsel görev ve sorumluluklarını yerine getirmekle yükümlüdür.
Sınıf düşmanlarımız, başta enternasyonal proleter güçler olmak üzere, tüm ilerici–devrimci kalkışmalara karşı aynı hain ve kirli mevzilerde birleşmekte. Faşist Modi rejiminin komünistlere karşı savaşta, ABD emperyalizmi ve Siyonist İsrail devletinde almış olduğu destek bunun en somut kanıtıdır. Son yıllarda Siyonist devlet ile Hindistan rejimi arasında ekonomik, askeri, teknolojik ve istihbarat alanındaki anlaşmalar giderek arttı.
Açık ki, Siyonistler, faşist Hindistan rejimine, yalnız insansız hava araçları ve bilgi akışını sağlamadı. Aynı zamanda başta Filistin direnişi olmak üzere, Orta Doğu halklarına karşı işledikleri tüm cinayetler ve nokta operasyonlarına dair tecrübe aktarımında da bulundular. Hindistan devletinin son dönemlerde komünistlere karşı nokta operasyonları temelinde geliştirmiş oldukları saldırılar, bu karşı-devrimci tecrübelerin bir ürünüdür.
Tüm bu acı tecrübeler, enternasyonal proletaryanın, ezilen dünya halkları ve ulusların emperyalizm ve suç ortaklarına karşı mücadelede, ortak düşünüş ve hareket tarzının zorunluluğunu gösteriyor–dayatıyor. Devrim ve komünizm şehitlerini andığımız bu ayda en geniş temelde anti-emperyalist, anti-faşist cephelerin oluşturulması için daha bilinçli ve aktif bir çaba içine girmeliyiz.



