
ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin İran Molla rejimine yönelik yeni saldırıları gündemdeyken, TKP-ML TİKKO komutanlarından Eylem Munzur ile yapılan videolu röportaj, savaşın gerçekliği ve Ortadoğu’daki gelişmeleri değerlendiriyor. Röportaj, tkpml.com sitesinde yayımlanmıştır.
“Bu savaş haksız ve gerici”
Eylem Munzur, TİKKO komutanı olarak hem geçmiş mücadeleleri hem de güncel gelişmeleri değerlendirdi. Mart ayının direniş ve katliam ayı olduğunu hatırlatan Munzur, Halepçe, Kamışlo, Beyazıt, Gazi ve Ümraniye’de hayatını kaybedenleri saygıyla andı. Ayrıca 30 Mart’ta Kızıldere’de ölümsüzleşen Mahir Çayan ve yoldaşlarını da anarak, kadın ve LGBTI+ların 8 Mart’ta gösterdiği direnişi kutladı.
Munzur, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını değerlendirirken, “Bu savaş haksız ve gerici bir savaştır. ABD’nin hegemonyasını güçlendirmek ve bölgesel çıkarlarını korumak için yürüttüğü bir saldırıdır” dedi.
Röportajın tamamı şöyle:
Öncelikle hoş geldiniz; kendinizi tanıtabilir misiniz?
Merhaba. Benim adım Eylem Munzur. TİKKO komutanıyım. Konuşmaya başlamadan önce süreç hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Bilindiği gibi Mart, direniş ve katliam ayıdır. Halkın hafızasında böyle yer almaktadır. Öncelikle Halepçe, Kamışlo, Beyazıt, Gazi ve Umraniye’de hayatını kaybedenleri saygıyla anıyorum. Ayrıca 30 Mart’ta Kızıldere’de ölümsüzleşen Mahir Çayan ve yoldaşlarını da anıyoruz. Geçen hafta 8 Mart’ı kutladık. Tüm dünyada kadınlar ve LGBTI+ bireyler sokakları doldurdu. Ataerkil sisteme karşı sokakları gökkuşağı renkleriyle boyadılar. Bu iradeye saygı duyuyoruz. Geç de olsa, tüm kadınları ve LGBTI+ bireyleri 8 Mart vesilesiyle kutluyoruz. Önümüzdeki günlerde Nevruz var. Nevruz, tüm Ortadoğu halkları için, ama öncelikle Kürt halkı için bir direniş bayramıdır. Demirci Kawa’nın yaktığı ateş, Kürt işçilerin ve emekçilerin despotların kafasına indirdiği çekiçlere dönüştü. Halkımızın Nevroz’unu kutluyoruz. Nevruz ji bo hemû gelê me pîroz be.
Öncelikle size güncel bir konu hakkında bir soru sormak istiyorum. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarından ve İran’ın buna verdiği yanıtlardan bahsediyoruz.
Partinizin 2. kongresinde, emperyalistlerin yeni bir emperyalist bölüşüm savaşına hazırlandığını belirtmiş ve bu savaş tehlikesine karşı mücadele etmenin öncelikli bir görev olduğunu ifade etmiştiniz. Öncelikle Rusya’nın Ukrayna işgalini, ardından 7 Ekim saldırılarını bahane olarak kullandıkları Filistin, Lübnan ve İran’a yönelik İsrail saldırılarını ve son olarak da ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sizin de belirttiğiniz gibi, partimizin 2. Kongre belgelerinde, yaşanmakta olan süreç ve özellikle emperyalist-kapitalist sistemin durumu hakkında ayrıntılı açıklamalar yer almaktadır. Ülkemizdeki ve dünyadaki durumla ilgili belge, hem bize hem de uluslararası proletaryaya ve dünya halklarına çok net bir perspektif sunmaktadır. Emperyalist-kapitalist sistem, üstesinden gelemedikleri 2008 krizinin sonuçlarını yaşıyor. Bu nedenle, bölgesel savaşlara daha fazla odaklandılar. Ancak bu bölgesel savaşlar, emperyalist-kapitalist sistemin krizine çözüm getirmedi. Bu süreçte, bir tarafta ABD-İngiltere ve Avrupa Birliği, diğer tarafta Çin ve Rusya olmak üzere iki blok oluştu. Bugün, bu iki blok arasındaki rekabetin sonucu olarak Ukrayna’daki savaşın yanı sıra İran, Lübnan ve Filistin’e yönelik saldırılarla karşı karşıyayız. Bu, pazar rekabetinde “yeni ve genç” bir emperyalist güç olarak ortaya çıkan Çin’e karşı ABD emperyalizminin “önleyici” bir saldırısıdır. Bu amaçla ABD emperyalizmi, Ortadoğu’daki ileri karakolu olarak İsrail Siyonizmini kullanmaktadır ve aynı zamanda bu saldırıların nedenlerinden biri de İsrail Siyonizminin güvenliğini sağlamlaştırmaktır. İran’a yönelik saldırılar bu şekilde anlaşılmalıdır. İran Molla Rejimi gerici bir rejimdir. Elbette İran Molla Rejimi, İran halkı için sömürüden kurtuluş, bağımsızlık ve demokrasi hedefine sahip değildir. Ancak aynı zamanda ABD, İran halkına demokrasi getirmek için bu saldırıları başlattığına dair propaganda yapmaktadır ki bu büyük bir yalandır. ABD saldırısına tepki olarak İran’da gericilik, milliyetçilik ve şovenizm beslenmektedir. Birkaç yıl önce İran, halkından gizlediği, ülkenin yeraltı kaynakları hakkında Çin emperyalizmiyle uzun vadeli bir sözleşme imzaladı. Bu gizli sözleşme, İran halkı, devrimciler ve ilericiler arasında büyük tepkilere yol açtı.
Bu durumda, şu anki savaşı nasıl değerlendirmeliyiz?
Açıkça ifade etmek gerekir ki, bu savaş haksız ve gerici bir savaştır. Daha önce de belirttiğim gibi, bu haksız ve gerici savaş ne ABD’de ne de İran’da işçi sınıfının ve emekçi halkın çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu savaş, ABD’nin hegemonyasını yeniden güçlendirmek içindir. İran’da “büyük ve küçük şeytan” propagandası kullanılarak şovenizm ve milliyetçilik güçlendirilmektedir. ABD Başkanı Donald Trump’ın “kişisel iradesi” ve “tüccar” duruşu hakkındaki açıklamaları kesinlikle doğru değildir. Trump bir neden değil, bir sonuçtur. ABD emperyalizmi, “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” perspektifiyle hegemonyasının zayıflamasını aşmaya çalışmaktadır; Trump gibi şahsiyetler bunun temsilcisidir. Bu savaş, yalnızca İran ve ABD proletaryası için değil, tüm uluslararası proletarya ve dünya halkları için de açlık, yoksulluk ve haklarının gaspı anlamına gelmektedir. 2. Kongre belgelerinde de belirttiğimiz gibi, bu savaş, 3. emperyalist paylaşım savaşının hazırlık aşamalarından biri olarak görülmelidir. Bu nedenle, elbette bu tür gerici ve adaletsiz bölüşüm savaşlarına karşı örgütlenmemiz ve ilerici, devrimci ve haklı savaşlarda yer almamız gerekmektedir. Haksız ve gerici savaşlara karşı olmak sadece bir slogan olmamalı, aynı zamanda elimizde silahla mücadele etmek anlamına da gelmelidir.
Bahsettiğiniz 3. emperyalist bölüşüm savaşına dair başka işaretler var mı?
Elbette. Öncelikle, Ukrayna ile Rusya arasında son dört yıldır süren savaşı örnek verebilirim. Bu işgal savaşı, emperyalist güçler arasındaki çelişkiler ve çatışmalardan bağımsız değildir. Bu nedenle bu konuda sayısız örnek verebilirim. Ancak, bize göre yeni bir bölüşüm savaşının hazırlıklarının en büyük işaretlerinden biri, emperyalist ve bölgesel gerici güçlerin kontrolü altında olmayan ve onların çıkarları için bir risk teşkil eden devrimci ve ilerici muhalefet örgütleri ve hareketleri, komünist örgütler, farklı ulusal hareketler ve devletlerin hedef alınmasıdır.
Sosyalizmin, emperyalist-kapitalist sistemin hâlâ en büyük korkusu olduğu açıktır. Bugün, emperyalist-kapitalist sisteme karşı önemli deneyimler ve alternatifler olan Demokratik Halk İktidarı ya da sosyalist devlet olmasa da, emperyalist-kapitalist sisteme karşı tek alternatif olan sosyalizme yönelik saldırılar devam etmektedir. Özellikle burjuva ideologlar, Marksizm-Leninizm-Maoizm’e karşı yeni bir saldırı dalgası başlattılar.
Bunun ötesinde, saldırılar ideolojik alanla sınırlı kalmamakta; askeri alanda bu saldırılar fiziksel tasfiye ve yok etmeye dönüşmektedir. Bu bağlamda, Filipinler’de Filipinler Komünist Partisi’nin önderliğindeki Yeni Halk Ordusu’na yönelik infaz saldırıları şeklinde askeri saldırılar yaşanmaktadır. Aynı şekilde Hindistan’da da, gerici Hindistan devleti, Hindistan Komünist Partisi (Maoist) liderliğindeki Halk Kurtuluş Gerilla Ordusu’na yönelik ciddi saldırılar başlatmıştır. Hindistan devletinin “Kagaar operasyonu”nda, başta yoldaş Basavaraju olmak üzere birçok önemli kadro ve savaşçımızı kaybettik. Ancak şundan eminiz ve hiç şüphemiz yok ki, Hindistan devletinin bu saldırılarına rağmen, Hindistan devrimi geçmişte olduğu gibi yeniden ayağa kalkacak, eskisinden daha da güçlü olacak ve ilerlemeye devam edecektir. Çünkü tarih ilerlemeye devam ediyor. Uluslararası proletaryanın kızıl bayrağını dalgalandırarak onurla ölümsüzleşen yoldaşlarımızı selamlıyor, mücadeleleri karşısında saygıyla başımızı eğiyoruz.
Elbette bu tasfiye ve yok etme saldırıları, uluslararası proletaryanın en ileri mevzileri olan komünist partilere karşı yöneltilmiş değildir. Aynı zamanda, emperyalist güçlerin kontrolü altında olmayan her türlü örgüt veya yapı, bu saldırıların hedefidir. Bunun en önemli örneklerinden biri, 7 Ekim’den itibaren Aksa Tufan operasyonu bahanesiyle Filistin halkının direnişine yönelik saldırılardır. Emperyalist ve Siyonist propaganda, Filistin ulusal hareketinin direnişini gayrimeşru kılmak için Hamas’ı ön plana çıkardı. Bu konuda çok fazla propaganda yaptılar. Ancak bu kara propagandaya rağmen, uluslararası proletarya Filistin halkının mücadelesinin yanında durdu. Lübnan’da Hizbullah’a yönelik saldırılar devam ediyor. Hizbullah’a yönelik saldırılar ile İran’a yönelik saldırılar birbiriyle paralel olarak değerlendirilmelidir. Kürt ulusal hareketi, tasfiye ve silahsızlandırma yönünde ciddi bir saldırı altındadır. Bu saldırılar öncelikle Rojava’da başlamıştır. Rojava, halk, kadınlar ve farklı milliyet ve etnik gruplar için elde edilen demokratik kazanımlar açısından önemli bir örnektir. Rojava Devrimi’nin deneyimi emperyalist ve bölgesel gerici güçlerin çıkarlarına aykırı olduğu için, bu güçler Selefi, cihatçı bir örgütü iktidara getirdiler. Bununla Rojava Devrimi’nin kazanımlarını ortadan kaldirmak istiyorlar.
Tam da bu noktada bir şey sormak istiyorum. Partinizin önderliğindeki TİKKO savaşçıları olarak Rojava’daki savaşa katıldınız. Suriye’deki sürecin son aşamasında HTS ile Özerk Yönetim arasındaki anlaşmanın sağlamlaştığı belirtildi. Rojava’daki son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu soruyu yanıtlamak için bir önceki sorudan devam edeceğim. ABD bir karar verdi ve taktiksel anlaşmalarını değiştirdi. Rojava’ya yönelik son saldırı dalgasına karşı direniş olsa da, SDF ana çizgi olarak uzlaşma ve anlaşma yolunu seçti. Ve bu çizgiyle birlikte adım adım geri çekilmeye başladılar. Bu süreçte Arap aşiretleri SDF saflarında savaşmamaya karar verdiler, böylece cephedeki ana güç Kürt güçlerinden oluşmuyor oldu. Geri çekilme çizgisine rağmen direniş devam etti. Daha önce de belirttiğiniz gibi, biz bu süreçte de, tıpkı öncekilerde olduğu gibi, Rojava direnişinde yer aldık. Türkiye’deki diğer devrimci örgütler de bu süreçte yer aldı. Şehit Nubar Ozanyan Ermeni Taburu cephede konuşlanmıştı. Bu güçler özellikle Heseke ve çevresindeki cephelerde yer aldı. Türkiye’deki devrimci örgütlerin Rojava direnişine katkısının, faşist Türk devleti için bir pazarlık konusu olduğu noktasına dikkat etmeliyiz. Hakan Fidan’ın açıklamaları bunu çok net bir şekilde gösterdi ve son zamanlarda bu durum daha da netleşti. Bugün, faşist Türk Cumhuriyeti’nin kontrolündeki medyanın, genel olarak Rojava’ya ve özel olarak da Rojava direnişi içindeki Türkiye devrimci hareketine karşı hâlâ çok sayıda haber paylaştığını gözlemleyebiliyoruz.
Partiniz ve ordunuz açısından bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şunu söyleyebilirim ki, bu dönem bizim için zorlu geçiyor. Öncelikle şunu belirtmek isterim: Biz yoldaş İbrahim Kaypakkaya’nın takipçileriyiz. Bu bağlamda, Parti’nin ve halkın çıkarları çatışırsa, biz halkın yanındayız. Bu süreçte, farklı koşullar altında bu ilkeyi takip ediyoruz. Elbette bu sürece yönelik çeşitli eleştiriler de var. Savaş döneminin tüm olumsuz yönlerinin yanı sıra, Kürt ulusal hareketi somut kazanımlar elde ettiğini ilan ediyor. Ancak bu kazanımların kalıcı olup olmayacağı zamanla belli olacak. Rojava’daki mevcut gelişmelerin Rojava sınırlarıyla sınırlı olmadığını biliyoruz. Bir yılı aşkın süredir Abdullah Öcalan liderliğindeki Kürt ulusal hareketi, Türkiye Cumhuriyeti devletiyle bir “süreç” içindedir.
Eğer doğru anladıysam; Rojava’daki son gelişmeler, Kürt ulusal hareketi ile Türkiye Cumhuriyeti devleti arasındaki “süreç”le bağlantılı olmaya devam edecek. Bu noktada, Türkiye’deki Kürt ulusal hareketinin mevcut perspektifi hakkında bir şeyler söyleyebilir misiniz?
Evet. Aslında bu “süreci” sadece Kürt hareketinin perspektifi olarak nitelemek eksik kalır. Aslında röportajın başında da söylediğim gibi, tüm bu gelişmeler 3. emperyalist paylaşım savaşının hazırlığı olarak görülmelidir. Emperyalist güçler ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği’nin yanı sıra, İsrail Siyonizmi ve Türk cumhuriyeti faşizmi gibi bölgesel gerici güçler de ciddi hazırlıklar yapmaktadır. Tüm süreç bununla bağlantılı. Daha önce de söylediğim gibi, bu süreç faşist Türk Cumhuriyeti’nin müdahaleleriyle şekillendi. Batılı emperyalistler, kendilerine en fazla kâr vaat eden Colani’yi iktidara getirdi. Hatırlayacağınız üzere, İngiliz emperyalistler birkaç yıl önce Colani’yi hazırladıklarını belirtmişlerdi. Colani’yi iktidara getirmelerinin nedenlerinden biri, halkın önemli demokratik kazanımlara ulaştığı Rojava Devrimi gibi yapıları kabul etmemeleridir. Emperyalistler, Kürt ulusal hareketi ile HTS arasında bir seçim yapmadılar, sadece artık Kürt ulusal hareketine ihtiyaç duymuyorlar. Ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin kendi politikalarını emperyalistlerin çıkarlarıyla başarılı bir şekilde birleştirebildiği kabul edilmelidir.
Rojava’daki gelişmelerin, Türk devleti ile Kürt ulusal hareketinin lideri Abdullah Öcalan arasında süren “süreç”le bağlantılı olduğu bir sır değildir. Bir yandan bu süreç, Kürt ulusal hareketi ve Abdullah Öcalan tarafından “Barış ve demokratik çözüm süreci” olarak adlandırılsa da, bildiğimiz gibi faşist Türk devleti başka bir politika izlemektedir. Konseyin raporunda da açıkça görüldüğü gibi, düşman hâlâ “ülkeyi terörden temizlemek”ten bahsediyor. Bu sürecin ahlaki bir şekilde yürütülmediğini düşünüyoruz. Çünkü bir yandan Abdullah Öcalan hala hapiste ve bu koşullar altında hapishaneden gelen her açıklama ve her bilgi büyük ölçüde sorgulanıyor. Öte yandan, bu süreç başından itibaren halkın önünde açık bir şekilde yürütülmeliydi. Ancak hala birçok nokta gizli ve saklı tutuluyor.
Partimiz, bu “süreci”, A.Öcalan’ın çağrısını ve “paradigmayı” nasıl değerlendirdiğimizi daha önce paylaşmıştı. Bu nedenle burada tekrar ayrıntılara girmeye gerek olmadığını düşünüyorum. Şimdi Nisan ayında anayasada bazı değişikliklerden söz ediyorlar. Pişmanlık yasası ve benzeri konulardan bahsediyorlar. Bu tartışma, Barışın gündemde olmadığı bir ortamda, faşist Türk cumhuriyetinin “iç cepheyi sağlamlaştırma” politikasını açıkça ortaya koyuyor. Bu hazırlıkların, Halk ve Kitlelere yönelik baskıların artmasına yol açtığını açıkça gösteriyor.
Son olarak, eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Önümüzdeki Temmuz ayında Türkiye’de bir NATO zirvesi düzenlenecek. Tüm kadınları, gençleri, LGBTI+ bireyleri, işçileri, köylüleri ve tüm ezilenleri bu zirveye karşı direnişe çağırıyoruz.
Ve az önce de söylediğim gibi, faşist Türk devletinin barış ya da demokrasi gibi hiçbir hedefi yoktur. Aksine, bu sürecin “iç cepheyi sağlamlaştırmak”la ilgili olduğunu söylüyorlar. Sadece Türk devleti değil, tüm dünyada hazırlıklar var. Halkın kazandığı haklara karşı ciddi saldırılar var. Ve bizim görevimiz, bu saldırılara karşı hazırlıklarımızı güçlendirmektir. Partimizin 2. Kongre belgelerinde de belirttiği gibi, antifaşist ve antiemperyalist cepheleri inşa etmeli ve bu ittifakların içinde yer almalıyız. Aynı zamanda, elimizde silahla haksız savaşlara karşı haklı savaşı yürütmeliyiz. Gerici güçler ve emperyalist-kapitalist sistem, tüm saldırılarını bizi ve halkımızı silahsızlandırmak, halkın silahlı mücadeleye olan güvenini kırmak için yöneltiyor; buna karşı durmamız gerekiyor.
Bu nedenle, öncelikle gençleri ve kadınları, ayrıca farklı etnik köken ve inançlara sahip tüm halkımızı, Halk Ordusu saflarında örgütlenmeye ve elinde silahla emperyalizme, komprador kapitalizme, ataerkilliğe, feodalizme, ırkçılığa, şovenizme ve her türlü gericiliğe karşı savaşmaya çağırıyoruz.
Bu imkânı sağladığınız için teşekkür ederiz.
Biz de teşekkür ederiz.



