GüncelMakaleler

SENTEZ | Emperyalist Saldırganlığa ve Faşist Teröre Karşı Örgütlenerek Diren!

"Bugün dünyada ABD emperyalizmi gericiliğin ve emperyalist saldırganlığın baş aktörüdür. Her türden ilerici–devrimci, muhalif harekete karşı savaşta, emperyalizm ve dünya gericiliğinin öncü karakoludur"

Emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşamasıdır.” Bu aşamaya varan tarihi sürece baktığımızda karşımızda şu gerçekleri görüyoruz:

Genel manada ifade edecek olursak, kapitalist toplum meta üretimiyle ortaya çıktı. Bu toplumun başlangıç sürecindeki en tayin edici özelliği, üretim araçlarının kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin elinde olması gerçeğidir.

Azami kâr kapitalizmin temel yasasıdır. Azami kâr burjuva egemen sınıfların yoğun bir emek sömürüsünü içerir. Ve bu sistemde üretim süreci planlı değil, tam tersine büyük bir plansızlığı ve karmaşıklığı ifade eder.

Kapitalist sistem bir özel mülkiyet sistemidir. Üretim araçlarının bir avuç kapitalistin elinde toplanması ve üretimdeki plansızlık, beraberinde aşırı üretimi getirir; üretimin yoğunluğuna rağmen işçilerin alım gücü zayıftır.

Rekabet, kapitalizmin doğasında vardır. Dolayısıyla kapitalist tekeller arasında süren rekabet, yeni pazarlar elde etme mücadelesini daha da kızıştırır. İşte krizler, emperyalist savaşlar, rekabetin böylesine derinlik kazandığı süreçlerde baş göstermeye başlar. Elbette ki her iktisadi ve siyasi kriz bir dünya savaşına yol açmaz. Ama tüm büyük yıkıcı ve haksız savaşlar yaşanan bu krizlerin ürünüdür.

Emperyalizm ve proleter devrimler çağında, yaşanan emperyalist paylaşım savaşları, bölgesel savaşlar, krizin, kapitalist emperyalist sistemin mayasında var olduğu gerçeğine işaret eder. Diğer bir anlatımla bu sömürü ve soygun düzeninde krizler, gelip geçici bir olgu değildir. Emperyalizm var oldukça, emperyalist savaşlar kaçınılmazdır tezi de, bu nesnel gerçeklik üzerinde şekillenir.

Güncel bağlamda giderek artan emperyalist paylaşım savaş tehlikesinin iktisadi ve siyasi nedenlerinin doğru bir teorik çerçevede ele alınması ve yine emperyalist savaş tehlikesine karşı mücadelede görevlerin somutlaşması için, enternasyonal proletaryanın tarihsel teorik analizlerinden öğrenmeyi ve bu tarihsel tecrübeler ışığında yaratıcı politikalar geliştirmeyi gerektirir. O halde, bu anlayış doğrultusunda öncelikle tarihi tecrübelere kulak verelim:

Aşırı üretim bunalımlarının derinleşmesi ve kapitalist devredeki değişiklikler: Üretim olanaklarının büyümesiyle eş zamanlı olarak sürüm pazarlarının daralması ve kronik kitlesel işsizliğin gelişmesi, kapitalizmin çelişkilerini olağanüstü keskinleştirir, aşırı üretim bunalımlarını derinleştirir ve kapitalist devrede Özsel değişikliklere yol açar.

Bu değişiklikler şunlardan ibarettir: Devrenin süresi kısalır ve bunun sonucu olarak bunalımlar sıklaşır; bunalımların derinliği ve keskinliği artar, bu üretimin düşmesinde, işsizliğin artmaya devam etmesinde vs. ifadesini bulur; bunalımdan çıkış yolu zorlaşır, bununla bağıntı içinde bunalım aşamasının süresi uzar, durgunluk aşaması daha uzun sürer, kalkınma gittikçe daha az istikrarlı olur ve süresi gittikçe kısalır.” (Politik Ekonomi Ders Kitabı Cilt 1. S. 377)

Devamla, “Kapitalizmin genel bunalım koşullarında, tekellerce azami kârları güvence altına almak için, yararlanılan aşırı silahlanma ve dünya savaşları, kapitalist yeniden üretim süreci ve kapitalist devre üzerinde büyük etkiden bulunur. Silahlanma ve enflasyon etkileri, ilk başlarda geçici bir konjonktür canlanmasına yol açabilir. Savaş hazırlığı, kapitalist bir ülkenin iktisadi bunalıma girmesini geciktirebilir. Ama savaşlar ve iktisadın askerileştirilmesi, kapitalist iktisadi bunalımdan koruyamaz. Bunlar, üstüne üstlük iktisadi bunalımları derinleştiren ve keskinleştiren gayet Özsel bir etkendir. Dünya savaşları, üretici güçlerin ve toplumsal zenginliklerin görülmemiş bir yok edilmesine yol açar; sanayi işletmelerin tahrip edilmesine, maddi değer stoklarının yok edilmesine. Savaşlar, emekçilerin yoksullaşmasını ve kapitalist iktisadın gelişmesinin eşitsizliğini ve oransızlığını artırır ve böylelikle yeni, daha derin aşırı üretim bunalımlarının ön koşullarını yaratır.

Aynı şekilde, bunalımın patlamasını geçici olarak geciktiren aşırı silahlanma ve savaş hazırlıkları da, daha keskin bunalımların ön koşularını yaratır. İktisadın askerileştirilmesi, üretim araçlarının ve kitlesel tüketim mallarının üretimini kısma yoluyla silahlı kuvvetler için silah ve donatım üretimini genişletme anlamına, vergilerin aşırı ölçüde artırılması ve pahalılığın artması anlamına gelir; bu kaçınılmaz olarak halkın tüketiminin radikal bir şekilde azalmasına yol açar ve yeni bir iktisadi bunalımın başlangıcını hazırlar.” (Age. S.380–381)

Yukarıdaki bu tarihsel tecrübelerin güncel bağlamdaki yansımalarını kısaca şöyle özetleyebiliriz: Bugün dünyada yaşanan bir sistem krizidir. Yani kapitalizmin doğası ve iç yasalarının bir gereğidir. Ve yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, yaşananlar gelip geçici bir olgu değildir. Tabii ki sistem kendi içinde dönemsel olarak yaşanan ve yaşanacak olan krizlere geçici çözümler bulabilir. Ama nihai olarak sorunu çözemez. Bu sömürü ve soygun düzeni sürdükçe krizler de sürecektir. Krizlerin sonlanması, bu köhne sistemin yıkılarak tarihin çöplüğüne gömülmesiyle mümkün olabilir.

Egemen güçlerce, yakın geçmişte ve hala bugün de krizden çıkış yolu olarak sunulan, devlet desteğiyle batık bankaların ve şirketlerin kurtarılması projeleri, iktidar sahibi ve yandaşı bir avuç kapitalistin zenginleşmesini sağlamıştır. Çünkü, halktan toplanan vergiler veya genel manada var olan devlet bütçesi, yeni yatırım alanlarına yöneltme yerine, bu azınlığın hizmetine sunulmuştur. Bu durum, bırakalım krizden çıkmayı, krizin yaratmış olduğu yıkıcı sonuçları daha da ağırlaştırmıştır. Yani işsizlik artmış, işçi ve emekçilerin alım gücü daha da düşmüştür. 2026 yılı için belirlenen asgari ücret yaratılan bu sefalet tablosuna ayna tutar niteliktedir.

Keza, iktisadın askerileştirilmesi, üretime dönük yatırımların giderek azalması anlamına gelir. Bu da kaçınılmaz olarak işsizliğe yol açar. Var olan yoksulluğu daha da derinleştirir. Ekonomik veriler, mevcut işsizlik oranı, geniş emekçi yığınların gün geçtikçe daha da zayıflayan alım güçleri, yoksulluk sınırı altında belirlenen asgari ücret vb. tüm nesnel olgular bu gerçekliği doğrular nitelikte. Türk egemen sınıflarının İHA ve SİHA’lar üzerinden yürüttükleri “büyüyen güçlü Türkiye” propagandaları ortaya çıkan bu sonuçları perdelemeye yetmez. Hiç kuşkusuz silahlanmaya dönük yatırımlar, ırkçı–şoven propagandalar için bir işlev görebilir. Ama kitlelerin yaşam standartlarını yükseltme, işsizliği azaltma bakımında tam tersi bir işlev görür.

Gelişmeleri bilimsel sosyalizm perspektifiyle ele alıp sorgulayan proleter güçler, on yıllar önce ortaya çıkan bu tablonun nedenlerine dair var olan gerçekleri aşağıya aktaracağımız paragrafta da görüleceği gibi, anlaşılır bir dille ortaya koymuşlardır.

İktisadın askerileştirilmesinin ekonomik özü, birincisi mamul malların ve ham maddelerin giderek artan bir bölümünün üretici olmayan silahlanma amaçları için kullanılması ve dev stratejik yedekler biçiminde istiflenmesi ve ikincisi, silah üretimini genişletmek için gerekli kaynakların ücretlerin daha da düşürülmesi, vergi yükünün artırılması ve sömürge ve bağımlı ülkelerin halklarının yağmalanması yoluyla kazanılmasından oluşmaktadır. Bütün bunlar, nüfusun satın alma gücüne sahip talebini önemli ölçüde azaltmakta, sanayi ve tarım ürünlerine olan talebi düşürmekte ve sivil gereksinimi için üretimin önemli ölçüde kısıtlanmasına yol açmaktadır. Böylelikle kapitalist ülkelerin iktisadının askerileştirilmesi, üretim olanaklarıyla nüfusun satın alma gücüne sahip talebi arasındaki oransızlığı derinleştirmekte ve yeni bir iktisadı bunalımı kaçınılmaz olarak beraberinde getirmektedir.” (Age. S.399)

Bilimsel bir bakış açısıyla özetlenen bu tarihi tecrübeler, yalnız dün yaşanan tarihsel gerçeklere işaret etmiyor. Dahası ortaya konan bu veriler, aynı zamanda içinden geçmekte olduğumuz sürece ve yakın gelecekte olması mümkün gerçeklere de işaret etmekte. Bugün emperyalist merkezlerde ve kimi bağımlı ülkelerde sürmekte olan silahlanma yarışı, yalnız bölgesel çatışmaların hızlanmasını tetiklemiyor; buna paralel olarak yeni bir emperyalist paylaşım tehlikesini de gün geçtikçe artırıyor. Silahlanma yeni çatışma alanlarının yaratılmasının da habercisidir. Bu da an itibariyle bölgesel düzeyde süren çatışmalara yeni çatışma alanlarının eklenmesi anlamına gelir.

İktisadın askerileştirilmesi ve çatışma alanlarının artması, geniş emekçi yığınların ekonomik anlamdaki sefaletinin daha da derinleşmesi, on binlerce insanın yerini, yurdunu terk ederek göçmen konumuna düşmesi anlamına gelir. Bütün bu yaşananlar, yani işgal ve saldırganlık politikaları emperyalist kapitalist sistemin içine düşmüş olduğu ekonomik kriz ve açmazın doğal bir sonucudur. Yazının akışı içinde, yeri gelince yeniden işaret edeceğimiz gibi; emperyalist güçler, içine düştükleri genel krizlerde çıkmak için, haksız savaşlar çıkarma ve faşizme yönelme yolunu tercih ederler. Birçok kapitalist–emperyalist devlette, faşist partilerin giderek güçlenmesinin, emperyalist paylaşım savaşı tehlikesinin arttığı bir sürece denk gelmesi asla bir rastlantı değildir. Tam tersine var olan nesnel tablonun somut bir sonucudur.

Bu sonuç kaçınılmaz olarak, içte faşist saldırıları yoğunlaştırır. Tüm ilerici–devrimci örgütlemeleri dağıtmaya çalışır. Faşizm, tüm bu saldırılarına meşruluk kazandırmak için “terörizme” karşı mücadele yalanına baş vurur. Baskı altında olan, her yeni güne derin bir yoksulluk içinde giren milyonların birliğini, demokratik hakları ve insanca bir yaşam için mücadelede ortaklaşma pratiklerini sakatlamak için, dinsel–mezhepsel, ulusal çelişkileri her fırsatta kaşır.

Ne yazık ki, sınıf bilincinden yoksun olan geniş emekçi yığınlar, önemli oranda bu ırkçı propagandaların etkisinde kalır. Faşist Türk devletinin her fırsatta dinci ve mezhepçi propagandalara yönelmesi, yürütülen bu karşı-devrimci propagandaların ezilenler cephesinde bir karşılığının olmasından dolayıdır. Bu anlamıyla, bu gidişatı tersine çevirmek, geniş emekçi yığınlara taşınacak sınıf bilinciyle ve bu temelde yaratılacak güçlü örgütlülüklerle mümkün olur.

Faşist terörün artması, siyasal gericiliğin geniş yığınlar içindeki etki düzeyini de artırır; bu da toplumsal çürümeyi daha da derinleştirir. Güncel olarak işçi ve emekçiler cephesinde örgütlülüğe–örgütlü mücadeleye karşı sergilenen duyarsızlık vb. tüm faktörler, bize bu gerçeği gösteriyor. Tabii ki burada asıl olan bu sonuçlara yol açan nedenleri objektif olarak belirlemektir. Devrimci çözümler temelinde geniş emekçi yığınları örgütleyip harekete geçirmektir.

An itibariyle, işçi sınıfına dönük siyasal, sosyal ve ekonomik saldırılar giderek yoğunlaşıyor. Diğer bir anlatımla egemen güçler, her dönem olduğu gibi, bugün de krizin faturasını başta işçi sınıfı olmak üzere, geniş emekçi yığınlara yüklemekte. Bu faturayı ödememek, bu faturayı dayatanların cennet dünyalarını cehenneme çevirmek, örgütlülükle–örgütlü mücadeleyle olur. Açık ki, ezilenler, sınıf savaşımı perspektifiyle fiili meşru mücadeleye yönelmedikçe, kendi aralarındaki dayanışmayı yaşamın her alanında somut bir olgu haline getirmedikçe, krizlerin faturası yoksulluklarının belgesi olmaya devam eder.

 Enternasyonal Bir Perspektifle Emperyalizme–Faşizme Karşı Mücadelede Yoğunlaşmak

Bugün dünyada ABD emperyalizmi gericiliğin ve emperyalist saldırganlığın baş aktörüdür. Her türden ilerici–devrimci, muhalif harekete karşı savaşta, emperyalizm ve dünya gericiliğinin öncü karakoludur.

2025 yılında Hindistan’da halk demokrasisi, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesine öncülük eden HKP(Maoist) güçlerine karşı yürütülen savaşta, ABD emperyalizminin Orta Doğu’daki soykırımcı suç ortağı İsrail Siyonistlerinin, Hindistan’daki faşist rejime teknolojik anlamda sunmuş oldukları destek, ABD emperyalizminden bağımsız değildir. Çünkü, komünizme karşı mücadele bu haydut güçler için stratejik bir konudur.

Yine dün olduğu gibi, bugün de, emperyalizm ve dünya gericiliğini hedefleyen, bölgesel çıkarlarını zayıflatan ulusal–sosyal kurtuluş hareketleri ve yine dönemsel olarak emperyalist çıkarlara darbe vuran her güç bu haydutların hedefi durumuna gelmekte. Bu anlamıyla ABD emperyalizminin bölgedeki ileri karakolu İsrail Siyonistlerinin Gazze’de sürdürdükleri soykırımcı politikalar, aynı zamanda dünya halklarına verilen bir gözdağıdır.

Keza, emperyalist saldırganlığa karşı başta enternasyonal proletarya olmak üzere, ezilen dünya halkları ve ulusları yeni tarihsel görevlerle karşı karşıyadırlar. Sosyal ve ulusal kurtuluş mücadelelerini yeniden canlandırmak için, devrimci ve komünist güçler büyük bir devrimci dayanışma ruhuyla hareket etmelidirler.

Bu anlayış ve sorumluluk çerçevesinde emperyalizm ve dünya gericiliğine objektif olarak darbe vuran hareketlere karşı da kayıtsız kalınmamalıdır. Yine enternasyonal proletaryanın tüm bölükleri, dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun, komünistlere–devrimcilere yapılan her saldırıyı, kendilerine yapılmış bir saldırı olarak görmelidirler.

“Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halkları birleşin” enternasyonalist düşünüş tarzı, böylesi bir pratik duruşu gerekli ve zorunlu kılıyor. Açık ki, böylesi pratik bir duruş sergilemede belirleyici olan, sahip olunan nicel güç değildir; belirleyici olan düşünsel ve pratik olarak sahip olunan enternasyonal bilinçtir–proleter ideolojik duruştur. Dolayısıyla pratik faaliyetlerimizde bu yönlü yaşanan tüm başarısızlıklarımızı bu ideolojik temel üzerinde sorgulamalı ve doğru dersleri çıkartmalıyız. Çünkü, hataların kaynağına inilmedikçe, düzeltme hareketinde de başarılı olunamaz.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu