
“Genel bir dünya sistemi krizi, dünya sisteminde biriken çelişkilerin yarattığı gerilimin dünya düzeninin yürürlükteki sosyal, ekonomik ve siyasal kuralları çerçevesinde artık katlanılamaz boyutlara ulaştığı dolayısıyla radikal bir değişmeyi zorunlu kıldığında ortaya çıkar. Sistemdeki tüm çevrimler arasındaki karşılıklı etkileşim ve krizlerin böyle kritik durumlarda eş zamanlı ortaya çıkması, dünya sistemini bütünüyle saran şiddetli bir dengesizlik yaratır. Bu dengesizlik hem dünya ticareti alanında hem de askeri-siyasal güç alanında ortaya çıkar. Sonuç, dünya sisteminde birikim mekanizmalarının ve hegemonik iktidarın değişmesidir.”1
B.K.Gills’in ustalıkla tanımladığı “dengesizlik” ve bunun sonuçları son yıllarda fazlasıyla açık bir şekilde ortadadır. Ukrayna (NATO)-Rusya savaşından, İsrail’in Ortadoğu’daki hamlelerine, Venezuela devlet başkanının kaçırılmasına, Suriye’de Esad rejiminin devrilip yerine HTŞ’nin getirilmesine kadar gelişmeleri sadece “yerel” veya “bölgesel” açıdan değerlendirilmesi eksik kalacaktır.
Bu değerlendirmelere “küresel” boyut da eklenmelidir. Eklenmemesinin yaratacağı eksiklik, emperyalizmin genel özellikleri dolayısıyla dünya çapındaki etkisi nedeniyle değil, “genel bir dünya sistemi krizi”nin yaşanması nedeniyle olacaktır. “Küresel” düzey ile ilişkilendirme, jeo-politiğin mekansal düzeyleri arasındaki farkın tanınmasının yanısıra politikayı jeo-politiğe indirgemeden ve gerçeğin sadece bir parçası olarak alındığında doğru olacaktır.
Aksi halde, Lenin’in emperyalizm çözümlemelerinde farklı eğilimlere karşı yürüttüğü teorik mücadelede görüldüğü gibi her şey küresel aktörler düzeyinde alınıp onların politikaları dışında hiçbir şey görülmez ve her şey “vekil” olmaya bağlanır. Böylece emperyalistlerin kendi aralarındaki ve diğer devletlerle (ve bu devletlerin bölgesel olarak yaşadıkları) çelişkileri görülmez, her şey tek düzeyde ele alınır, ezilenlerin politikasına imkan tanınmaz.
Bulduruç’un haklı olarak dikkat çektiği gibi, 20. yüzyılın iki büyük devrimi “küresel jeo-politik kriz” denilebilecek emperyalist paylaşım savaşlarının yaşandığı dönemlerde bu krizler değerlendirilerek gerçekleşti (agy). Aynı yazıda, jeo-politik koşulların bazı devrimlerin yenilgileri arasında olabileceğine de dikkat çekilerek Nepal’in bu açıdan da incelenebileceği vurgulanmıştır.
Son iki yıldır yaşanan gelişmelere bakıldığında Hamas’ın yenilgisinin, KUH’un Rojava yenilgisi ve kendisini tasfiyesinin de yerel ve bölgesel düzeylerin yanısıra küresel düzeyi içeren jeo-politik değerlendirmeye ihtiyaç duyduğu görülür. Bu jeo-politik değerlendirmenin diğer yanlarıyla birlikte en önemli ayağı da ABD’nin son yüzyıllık hegemonyasında yaşanan ekonomik gerileme oluşturmalıdır.
Bu yazının konusu da ABD’nin ekonomik hegemonyasındaki gerilemenin nedenleri ve Çin’in bu düzlemde öne çıkmasıdır. Fakat “genel bir dünya sistemi krizi” askeri, siyasal ve ekonomik başta olmak üzere her alanda yaşandığından diğer boyutları da tanımlayan çalışmaların yapılması, Marksizm-Leninizm-Maoizm’den hareketle “jeo-politik ayrımların” teorik zemininin ortaya koyulması, bunların somut karşılığının belirlenmesi ihtiyaç olarak durmaktadır.
Hegemonya el değiştiriyor
G.Arrighi, “Uzun Yirminci Yüzyıl” kitabında, kapitalizmin tarihindeki büyük egemenlik değişimlerinin varlığını ve bu değişimlerin ancak savaşlarla gerçekleştiğini ortaya koyuyor.
Buna göre şimdiye kadar Hollanda, İngiltere ve ABD hegemonik güçler olarak ortaya çıktı. Üretim ve ticaret temeline dayanan, Avrupa’nın ve dünyanın ilk büyük kapitalist gücü olan Hollanda, 1600’lerin başından 1750’lere kadar egemendi. Üretim rekabetinde geri kaldığı oranda Avrupa’nın bankeri olma yani finansallaşması söz konusu oldu. Üretim ve ticaretten koptu, İngiltere “dünyanın atölyesi” olarak onun yerini aldı.
İngiltere’de 1800’lerin başlarında üretimden koparak finansa, mali spekülasyonlara kaydı. 1930’lar civarında ABD’nin üretime ve yüksek tekniğe dayalı egemenliği başladı. ABD de 1980’lerde finansa kaymaya başladı. Artık dünya finans spekülasyonunun baş aktörü durumundadır.2
Tarihsel materyalizmin ortaya çıkardığı yasalar, yaşanan gelişmelerle bir kez daha doğrulanmaktadır. Tarihsel materyalizme göre, üretken güçler tarih boyunca gelişme eğilimindedir ve bir toplumun üretim ilişkileri (ekonomik yapısı) üretken güçlerin gelişme düzeyiyle açıklanır. Maddi üretken güçler gelişmelerinin belli bir seviyesinde üretim ilişkileriyle çatışma içine girerler.
Bu çatışmalar kapitalizmde krizlerin de yapısal olarak çıkma nedenidir. Kapitalizmde üretimin amacının tüketim değeri değil değişim değeri üretmek olması onu önceki tüm sistemlerden ayırmaktadır.
Değişim değeri, üretimi ve bunun pazarlanmasının zorunluluğu rekabeti bu sistemin temel özellikleri haline getirir. Rekabet koşulları da kapitalistleri sürekli olarak üretimi artırmaya zorlar. Kapitalizmde “aşırı üretim” böyle ortaya çıkar. Rekabette üstün hale gelebilmek kapitalist firmaların teknik yenilenmesini zorunlu kılar. Bu zorunluluk da kapitalizmde kâr oranının düşme yasasını ortaya çıkarır.
Teknik gelişmenin (makineleşmenin) artması, canlı emeğin üretimdeki rolünün azalması demektir. Artı-değerin tek kaynağı olan canlı emeğin azalması ise kâr oranlarının düşmesi demektir. Kısaca özetlediğimiz bu süreç, kapitalizmin kısır döngüsü, onu krizlere ve kendi sonuna götüren gelişmesidir. Amaçları sermaye birikimi olan kapitalistler için tüm bunlar üretimin cazibesini kaybetmesi ve Marx’ın deyimiyle “kumarhane kapitalizminin” yaşanması demektir.
“…salt değerin para biçimi, değerin göründüğü bağımsız ve maddi biçim olduğu için başlangıç ve son noktaları gerçek olan para P…P’ dolaşım biçimi, kapitalist üretimin zorunlu amacını apaçık gösterir: para yapmak.
Üretim süreci salt kaçınılmaz bir ara halka, para yapma uğruna katlanılan zorunlu bir bela olarak ortaya çıkar. Kapitalist üretim tarzına bağlı bütün uluslar, kendilerini işte bunun için zaman zaman üretim sürecini işe karıştırmaksızın para yapmak için hummalı bir çabanın pençesine kaptırırlar.”3
Finansallaşma, üretimle ilgisi olmayan yani hiçbir gerçek karşılığı olmayan işlemlerle sermayenin “büyümesi”, şirketlerin, emtiaların değerlerinin kağıt üstünde artmasıdır.
Bir süre sonra hiçbir şirketin, emtianın gerçek değeri bilinemez hale gelir. Kumar denilebilecek yöntemlerle şirketlerin değerleri birdenbire milyarlarca dolar artar veya düşer. Aynı durum çeşitli değerli madenler, gayrimenkuller, para değerleri vb. için de geçerlidir.
Halkların açlığı, yokluğu ve kanı üzerinden oynanan bu kumar zinciri, köpüğün gerçek karşılığı istendiğinde kopar. Böyle zamanlarda “kriz” çığlıkları, bu sefer üst sınıflardan yükselir. Çünkü oluşan köpük hızlı bir şekilde yok olur, birdenbire milyarlarca dolar değerindeki şirketler dibi bulur. Yapısal krizin geldiği aşamaya bağlı olarak bu tür dönemler ya lokal kalır ya da zincirleme etkiyle birçok sektörü ve ülkeyi etkiler.
Mortgage krizi bunun son örneklerindendi. Bu krizin etkisini azaltmak için başta ABD Merkez Bankası olmak üzere Merkez Bankaları piyasaları paraya boğdular. Bu dönem bazı yarı-sömürge ülkeler için ise 2000-2008 arası yaşadıkları para bolluğunun bitmesi oldu. Türkiye’de de “AKP mucizesi” olarak tariflenen dönemin bitişi, bu kriz döneminde paranın yönünü değiştirmesiyle ilgilidir.
Engels, kapitalizmin içsel çelişkileri dolayısıyla kriz aralığının gittikçe sıklaşacağını belirtmiştir. Bu eğilim hem yapısal krizler hem de dönemsel krizlerde gözlemlenmektedir. Hollanda, İngiltere ve ABD’nin hegemon olma süreleri birincisinden sonuncusuna doğru azalarak gelmiştir.
1970’lerin başında “petrol krizi” olarak isimlendirilen ve “yapısal” olarak tanımlanan kriz, günümüze kadar etkisini artırarak gelirken, bunun yarattığı zeminde ABD’den Latin Amerika’ya, Uzakdoğu’dan Türkiye’ye son 50 yılda biri bitmeden diğeri başlayan krizler söz konusu olmuştur. Bu durum artık su tutamayacak ölçüde yıpranmış, delik deşik olmuş bir havuzun bir deliğini kapatırken basınca dayanamayarak aynı anda birkaç deliğin daha patlaması ve su sızması ve hatta fışkırması gibidir.
Bir noktadan sonra basıncın iyice azalması için deliklerin kapatılmasından vazgeçilmesinden başka yol kalmaz. Burjuva ekonomistleri buna “düzeltme”, “köpüğün alınması” vb. derler. Bu dönemler, kapitalistlerin içinde de zayıfların ayıklanmasıdır.
Fakat bu ayıklanmaya rağmen suyu artık taşıyamayan havuz yerli yerinde durmaktadır. Sorunun çözümü ya devrimci yolla olacaktır ya da kapitalizm savaşlar, işgaller, talanın arttırılması, ezilenlerin artan sömürüsü ve baskılarla kendini tahkim etmeye çalışacaktır.
Kapitalizm krizleri çözemez
Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) öncüsü olan GATT, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Kuzey Atlantik Paktı (NATO), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB) gibi kurumların bir kısmının nüve halinde öncelleri varsa da kuruluşları II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasına dayanmaktadır.
Bu kuruluşlar ekonomiden siyasete, askeriyeden sağlığa, maliyeye bir taraftan ABD hegemonyasında kapitalist emperyalist sistemin tüm dünyayı ağ gibi sarmasını, diğer taraftan SSCB ve Çin karşıtlığı üzerinden kendini tahkim etmeyi hedeflemektedir. BM de “sosyalist blok” ile denge amacı taşımasına, SSCB ve Çin’in veto haklarına rağmen ABD’nin etkisi ve yönlendiriciliğindeydi.
ABD’nin üretime dayandığı, üretimin verimliliğinin yükseldiği, işçi sınıfının sendikal örgütlenmelerinin arttığı ve sosyalist bloğun etkisini kırmak amacıyla halkın gelirlerinin yükselişinin yaşandığı dönem 1945-1970 arasıdır.
Savaş dolayısıyla Avrupa ülkelerinin yıkılmış olması, kapitalist blokta ABD’nin her açıdan öne çıkmasının koşulunu yaratmıştır. 1970’lere kadar ABD; Fordist, Taylorist üretim ve Keynesyen ekonomi politikalarıyla gelmiştir. Bu dönemin en önemli sanayi dalı kara, hava ve denizi kapsayan taşıt endüstrisiydi. En önemli enerji kaynağı ise petroldü.
ABD, istediği kadar bastığı dolar karşılığında petrol ihtiyacını karşılıyordu. Bu dönem Bretton Woods (BW) dönemidir. Yani doların altın standardına bağlandığı, altın kadar güvenilir ve değerli görüldüğü dönemdir. BW sistemi, ABD’nin parasının kapitalist blokta rezerv para olmasına dayanarak özellikle AB ve Japonya karşısında ticaret açığı vermesine dayanıyordu.
Prabhat Patnaik; ABD’nin devasa hale gelen bütçe açığını “hegemonik güç” olmanın zorunluluğu olarak ifadelendirir. Patnaik, Hollanda ve İngiltere’nin de benzer durumu yaşadığını belirterek onları da yıkıma götüren bu zorunluluğun nedenlerini “hegemonik güç” için şöyle açıklar: “Kapitalizmin yayılmasını desteklemek için sermaye ihraç etmesi gerekir, yeni sanayileşen bu ülkelerde üretilen mallar için kendi pazarlarını açık tutması ve hegemonik konumunu sürdürmek için askeri harcamalar yapması gerekir; ayrıca dönemsel olarak gerçek savaşlara girmek zorundadır. Tüm bu nedenlerle ödemeler dengesi açığı vermesi, kapitalizmin neredeyse kaçınılmaz bir yasasıdır.”4
1945 ile birlikte ortaya çıkan kurumlar ve BW anlaşması, o dönemin ekonomik, siyasi ve askeri ihtiyacına göre örgütlenmiştir. Bu sistemin tıkanmaya başlamasının ilk emaresi petrol kriziyle birlikte 1970’te BW’nin çöküşü olmuştur.
Dolar, altın standardından koparılmıştır. DTÖ’nün (o dönem GATT) kuralları hiçe sayılarak ABD % 10 ek gümrük vergisi koymuştur. 1990’lara gelindiğindeyse kararlarında birincil rolün ABD’ye ait olmasına rağmen BM ve NATO atlanarak “koalisyonlar” kurularak Körfez savaşları başlatıldı, Irak işgal edildi vs…
Özetle; kurumların dikkate alınmazlığının Trump ile başlaması söz konusu değildir.
Trump, krizin ABD açısından devam ettirilemediği, Çin’in rakip hegemonik güç olarak iyice öne çıktığı döneme denk gelmiştir. Artık söz konusu kurallar sisteme tamamen dar gelmektedir. Her dönem kendisine uygun, ihtiyaç duyulan kişilikleri tepeye çıkarır. Çin atasözünde belirtildiği gibi “eğer bir yerde küçük insanların büyük gölgesi oluşuyorsa orada güneş batıyor demektir.”
ABD’nin güneşi batmaya başladığı için Trump ve avanesi öne çıkmakta, ifadeleri sorgulanamaz görünmektedir. ABD, ödemeler dengesindeki açığı sürdüremez hale gelmiştir. 1945’ten sonra altın standardına bağlanan dolara duyulan güven, 1970’lerde BW’nin çöküşüne rağmen devam etti. Bunun nedeni ABD’deki faiz politikalarının yanı sıra emek gücü fiyatlarının sınırlandırılmasıyla enflasyonun yükselmeyeceği varsayımlarının yanı sıra ABD’nin petrol üreten ülkeler üzerindeki hegemonyasının petrol fiyatlarını kontrol altında tutabileceğine yönelik inançtı. Birkaç yıl öncesine kadar yaşanan her krizde “güvenli liman” olarak dolara hücum olurken bu durumun değişmeye başladığı ifadelendirilmektedir.
Bunun birden çok nedeni vardır: Petrol üzerindeki hegemonya İran, Rusya ve Venezuela gibi ülkelerin ABD ile çatışmalı ilişkilere girmesi ve yaptırımlara maruz kalmalarıyla tehdit altına girdi. BRICS henüz istenen düzeye gelmemiş olsa da çekim merkezi olma ve ABD-Batı merkezli birçok ekonomik oluşuma alternatif olma yolunda ilerlemektedir. Bunun bir parçası olarak dolara ve ABD egemenliğindeki SWIFT ödeme sistemine karşı BRICS+ ülkelerinin arayışları sürmektedir:
“Bir yandan BRICS Pay ve BRICS Bridge gibi ödeme sistemleri geliştirilirken öte yandan Çin kendi ödeme altyapısını devreye soktu. Dağıtılmış Defter Teknolojisi (DLT) ve merkez bankası dijital parası da yine dolar sistemini törpüleyecek potansiyel taşıyor.”5
Dolar, özellikle Trump’ın gelişinden sonra rezerv para değilmiş gibi oynak bir hale geldi. Trump, “yoyo” benzetmesini yaparak bu oynaklığı bilinçli olarak kendisi sağlıyormuş gibi gösterse de aslında doların eski gücünü kaybetmeye başladığını kabul etmiş olmaktadır. Doların bahsi geçen oynaklığı ve “önlenemeyen düşüşü” sadece bir göstergedir. Bu, Çin’in üretkenlik ve teknolojide hızla ABD ile olan arayı kapatmasının göstergesidir. “Arayı kapatma” sadece Çin’in ilerlemesi şeklinde değil, ABD’nin de gerilemesi şeklinde olmaktadır.
- Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra ABD dünya hasılasının % 45’i civarında GSYH’ya sahipti. Bu pay 1960’ta % 40, 2024’te ise % 26.4’e (27.4 trilyon dolar) gerilemiştir. Buna karşılık Çin’in oranı (ABD’den düşük olsa da) düzenli bir şekilde artmaktadır. Bunun yanı sıra IMF’nin Satın Alma Gücü Paritesi’ne (SAGP) göre ABD ekonomisinin payı % 15.7 iken Çin birinci sıraya yükselerek % 18.8 olmuştur.6
Çin’in bu istikrarlı yükselişinin önemli bir diğer göstergesi de hammadde kaynaklarına erişimidir.
ABD’nin taşıt endüstrisi ve petrol-doğalgaz kaynakları üzerindeki egemenliği; gelişen elektrikli taşıtlar ve teknolojik üretim için zorunlu olan lityum, kobalt gibi minerallere ve nadir toprak elementlerine ulaşımda geçerli değildir. Günümüzde uluslararası pazarda nadir toprak elementlerinin tedariğinin yaklaşık % 70’i Çin tarafından kontrol edilmektedir. Yüksek teknolojili üretim için zorunlu olan nadir toprak elementlerinin tüketim verileri aradaki farkı çok daha açık göstermektedir.
Buna göre Çin tüketim oranlarında % 67’lik bir pay ile açık ara öndeyken Çin’i % 16 ile Japonya, % 13 ile ABD ve % 4 ile Avrupa ülkeleri takip etmektedir.7
“Buradan çıkarılması gereken en önemli sonuç ise Çin’in sadece hammadde üretim pazarına hakimiyeti değil aynı zamanda hammaddeyi ilgili stratejik sektörlerde kullanarak yüksek katma değere dönüştürmesidir.
Çin’in ekonomik olarak asıl geliri bu şekilde sağladığı düşünülmekte ve kendi kullanımı dışında gerçekleştirdiği hammadde arzını da gerek diğer oyuncuların piyasaya girmesini engellemekte gerekse uluslararası politik bir güç olarak kullanmak amacıyla gerçekleştirdiği şeklinde yorumlanabilir.”(agy)
ABD için bunlar ekonomik güvenlik için açık tehdittir. ABD gelişen yeni teknolojilerde Çin’e yetişememektedir. Ekonomik ve mali anlamda önceki teknolojilere dayanarak halen lider olsa da bunun kalıcı olmadığını görmekte ve gerilemesine her zamankinden daha fazla askeri güce dayanarak son vermeye çalışmaktadır.
1980’lerle birlikte ABD ve hegemonyasındaki ülkelerde finansallaşma artarken (üretimden uzaklaşılırken), Washington Konsensüsü adı altında neo-liberal politikalar (devletin küçülmesi, her şeyin özelleştirilmesi, piyasaların egemenliği) hüküm sürerken; Çin üretimini artırarak karma bir ekonomi politikası uygulayarak, devletin müdahalesiyle kâr oranının düşmesinin sonuçlarını azaltıp teknolojiye yatırım yaparak farklılaşmıştır. Bu da ABD hegemonik gücüne karşı tek somut alternatif hegemonik güç olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Çin’in nadir toprak elementlerini de gerektiren yüksek teknoloji üretimine geçiş çalışmaları 1980’li yılların ikinci yarısına kadar geri götürülebilir. Fakat özellikle ABD merkezli şirketlerin bu teknolojiye yönelmesi 2008 krizi sonrasına dayanmaktadır.
Her kriz belli bir sermayeyi yok ederken yeni üretken güçlere kapı açma olasılığını taşır. Bazen yeni bir teknolojiye geçiş, kapitalizmde kâr oranının düşme yasası nedeniyle zorlu bir süreçtir.
Marx şöyle açıklar:
“Hiçbir kapitalist kâr oranını düşürdüğü sürece yeni bir üretim yöntemini, ne denli fazla üretken olursa olsun, artı-değer oranını ne kadar çok arttırırsa arttırsın hiçbir zaman gönüllü olarak uygulamaya koymaz.”8
2008 krizinden sonra krizden çıkış için şirketlere, piyasaya pompalanan para; çok büyük sermaye gerektiren ve öncesinde hiçbir sermaye grubunun altından kalkamayacağı, gerektirdiği inovasyon ve enerji miktarı dolayısıyla kâr oranını düşüren ve “üretken ön işlemeli dönüştürücü (GPT)” (kısaca “yapay zeka” deniliyor) ortaya çıkaran yüksek teknolojilere yatırım yapılmaya başlanmıştır. Robot teknolojisi ve “yapay zeka”da öne çıkan Elon Musk dahi son 10 yıl içinde bu sektöre giriş yapmıştır.
Bu veriler, ABD’nin “kural tanımazlığını”, onu geciktirecek hiçbir engele tahammül edememesini açıklamaktadır. Halen askeri olarak en güçlü durumunda olan ABD bu özelliğini kullanmaktadır.
Fakat kapitalizmin iç çelişkileri onu geriletmekte ve hegemonyasının aşınmasına yol açmaktadır. Teknoloji geliştikçe ve üretkenlik arttıkça kapitalizmin krizleri; kâr oranının düşmesinden, nüfus fazlalığına, işsizler ordusunun artmasına, ekolojik krizlere (tek bir “Büyük Dil Modeli”ni eğitmek için 50 bin eve eşdeğer miktarda elektrik gerekiyor) “çoklu krizler” boyutlanarak ortaya çıkacaktır/çıkmaktadır. Kapitalist-emperyalist sistem ne bu krizleri çözebilecek durumdadır ne de palyatif önlemler alsa bile daha da sıklaşan şekilde yeni krizlerin çıkmasını önleyebilecek durumdadır.
“Küreselleşme” adı altında satılan hayaller biteli çok oldu. 2026 Ocak ayında açıklanan Oxfam eşitsizlik verilerine göre dünya nüfusunun % 1’i servetin % 43.8’ine sahip. Sermaye gün geçtikçe daha fazla finansal spekülasyona yöneliyor. Sadece borçla, şişirilmiş bilançolarla ayakta tutulan “zombi şirketler”in sayısı dahi bilinmiyor.
Her an bu zincir bir yerden kopabilir ve öncekilerden daha şiddetli krizler ortaya çıkabilir. İşsizlik, göçler, açlık, iklim krizi ve bunun yarattığı afetlerin yıkıcılığı, savaşlar dünyanın mevcut durumunu anlatan kelimeler durumunda. Kapitalist emperyalist sistemin bunları çözebilme yetisi kalmamıştır. Kapitalist emperyalist sistem büyük bir krizde. Bu krizi kendi doğasına uygun yöntemlerle; yıkıcılıkla, savaşla çözmeye veya en azından sürdürülebilir kılmaya çalışıyor.
Önceki hegemonik değişimler, SSCB ve Çin devrimlerini ortaya çıkarmıştı. Bunların tekrar yaşanması, komünistlerin, komünist partilerin konjonktürel durumu doğru okuyarak politik güç haline gelmeleriyle mümkündür.
Aksi her durumda kapitalizmin tarihinde görüldüğü gibi dünya savaşlarını da kapsayacak şekilde yıkımla dahi olsa kapitalist emperyalist sistem varlığını sürdürmektedir.
1- Barry K. Gilles’ten aktaran S.Y.Bulduruç, Teori ve Politika 86-87: 150
2- G.Arrighi’den yorumlayarak aktaran M.Yılmazer, “Çin ve Marksizm”, Teori ve Politika Uluslararası Sempozyumu, 188-189, Akın Yay.
3- Marx K., 2003, Kapital C: 2, 57, Sol Yay., Çev: A. Bilgi.
4- P.Patnaik, 25.01.2026, Birgün Pazar, “Sömürgecilik Dürtüsü”
5- Kozanoğlu H., 3.02.2026, Birgün gazetesi, “Doların Önlenemeyen Düşüşü”
6- Oyan O., 16.03.2025, Birgün Pazar
7- Çimen O., Bilim ve Gelecek Dergisi, 258: 21, 25, “Nadir Toprak Elementleri ve Doğru Sanılan Yanlışlar.”
8- Marx K., Kapital 2006, C:3, S: 233, Çev: A. Bilgi, Sol Yay. (Sayfa -10-)




