GüncelMakaleler

SENTEZ | Sömürü ve Tahakküm Biçimi Olarak Savaş Çığırtkanlığı

"Savaş çığırtkanlığının özellikle iki dünya savaşının yaşandığı 20. yüzyıl boyunca ve üçüncüsünün ihtimalinin sürekli dillendirildiği 21. yüzyılda en fazla örttüğü gerçeklerden birisinin, giderek derinleşen yoksulluk ve sefaletin ana kökü olan sınıf çatışmalarının manipüle edilmesi olduğu söylenebilir."

Putin’in Ukrayna’yı işgalinden sonra Üçüncü Paylaşım Savaşı çıkacağına dair tartışmalar, komplo teorileri artarak günümüze ulaşmıştır. Özellikle son bir yılda daha somut savaş hazırlıkları eşliğinde sürdürülen savaş çığırtkanlığının yarattığı psikolojik, ekonomi-politik etkilerle yarışır hale gelmiştir.

Milli Savunma Üniversitesi rektörünün dikkat çektiği verilere göre dünya genelinde askeri savunma bütçelerinin toplamı 2,72 trilyon doları bulmuştur. Bunun üçte birlik dilimini ABD diğer üçte birlik dilimini ise başta Çin ile Rusya olmak üzere Almanya, İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya, Japonya gibi emperyalist nüfuz dalaşında öne çıkan devletler harcamıştır. 10 devletin, küresel askeri harcamaların yaklaşık üçte ikisini yaptığı göz önüne alınırsa, bu devletlerin hegemonya dalaşında öne çıkan devler olması şaşırtıcı gelmemelidir. Bu devletler dünya silah ihracatının büyük bir kısmını gerçekleştirmekte ve böylece savaş çığırtkanlığı sayesinde karlarını kar katabilmektedirler.

Dünyanın en korkunç silahları olarak kabul edilen nükleer başlıklı füzelerin dörtte üçünden fazlası ABD ile Rusya’nın elindedir. Nükleer caydırıcılık, askeri-politik tahakküm yaratarak, ekonomi-politiğin önünü açmakta ve böylece sömürü / kar oranı bu sayede hızla artarken sosyal alanın ve öznelerin kontrolü daha geniş-derin şekilde mümkün olabilmektedir. Bu çerçevede savaş çığırtkanlığının fiili savaşın dışında, çok büyük getirileri / sonuçları ortaya çıkartabildiği rahatlıkla söylenebilir.

​Savaş çığırtkanlığını en fazla gerçekleştirenlerden birisi olan ABD’nin son 20-25 yılda zayıflayan nüfuzunu yeniden güçlendirmek için yoğun çaba içerisine girdiği söylenebilir. Amerika kıtalarına öncelik veren 1823 tarihli Monroe Doktrini’ni güncelleyen Trump Hükümeti, yeni açıkladığı ulusal güvenlik strateji belgesinde AB’yi, ulus devleti ve İkinci Paylaşım Savaşı sonrası oluşan devletler arası küresel konsensüsü yerden yere vuruyor. AB’yle olan 80 yıllık ittifakına eskisi gibi değer vermediğini açıkça ilan eden Trump Hükümeti, baş düşman ilan ettiği Çin’e yoğunlaşmayı esas almış durumdadır. Rusya’yı kendi tarafına çekip Çin’den ayırma stratejisini esas alan ABD, 2007’de kurulan QUAD (Dörtlü İttifak (Quad), Avustralya, Hindistan, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri arasında, Hint-Pasifik’i merkezine alan diplomatik bir ortaklık) antlaşmasını 2017’de aktifleştirdi.

2021’de ise ABD, İsrail, BAE, Hindistan devletlerinden oluşan QUAD-2’yi hayata geçirirken, Trump Hükümeti bu antlaşmalar dolayısıyla Çin’i doğu ve güneydoğudan çevreleyerek Kuşak ve Yol Projesi’ni zayıflatmak ve Hindistan gibi Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üyesi bir devleti kendine çekerek hareket alanını genişletmek için uğraşıyor.

Bu uğurda İngiltere, Avustralya ile birlikte imzalanan AUKUS (Avustralya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından ilan edilen üçlü bir güvenlik paktı) ittifakıyla etkinliğini askeri, politik ve ekonomik düzlemlerde eşgüdümlü olarak artırmak istiyor.

İronik olsa da Üçüncü Paylaşım Savaşı’na en fazla yoğun hazırlık yapanlardan birisi olan ABD’nin, barışı en fazla dillendiren devletlerden birisi oluşudur. Trump’ın dengesiz ve tutarsız kişiliğine bağlanamayacak olan bu ironi, bir devlet politikası olarak işlenmekte ve havuç sopa taktiği başta olmak üzere, savaş çığırtkanlığının yarattığı korkuların, çeşitli politikalara temel sağlanmasını mümkün kılmaktadır.

Donald Trump kendini, “barış havarisi” olarak nobel barış ödülüne en uygun aday ilan ederken, dünyanın en fazla silahlanan ve askeri bütçe ayıran devletin lideri olduğunu perde arkasına gizleme ihtiyacı duymuyor. Dahası Trump; NATO’nun kendilerine yük olduğunu ve bu sebeple harcamaların paylaşılması gerektiğini dayatıp durdu. Bu dayatma sonucu NATO’ya üye devletlerin ödedikleri aidatın/payın milli gelirin %3’ünden %5’ine çıkartılmasını sağladı. Centcom (Ortadoğu ve Orta Asya), Eucom (Avrupa) ve Africom (Afrika) gibi büyük / merkezi komutanlıkların etki ve yetki alanlarını daraltma kararı alan ABD, kuzey ve güney Amerika’da etkili olacak ve esas merkezi oluşturacak iki komutanlığın esas alınacağı yeni bir doktrine geçiş yapmayı hedefliyor. Diğer yönden bu hamle hem kendi evini hem arka bahçesi saydığı orta ve güney Amerika’yı olası bir üçüncü dünya savaşına karşı tahkim etme stratejisi olarak da okunabilir.

Avrupa, Afrika ve Ortadoğu’daki askeri gücünü / etkinliğini azaltma kararı alan ABD’nin Çin’i çevrelemek amacıyla daha fazla askeri harcama ve ittifak yapması bir ironi değil; olası bir yeni dünya savaşı olsun veya olmasın, Çin Devleti’ni kendisine karşı en büyük tehdit olarak gördüğü şeklinde okunabilir. Silahlanmanın yarattığı korku ve paradoksu kendi lehine ustaca kullanmayı öğrenen Trump, “barış çabaları” ve savaş çığırtkanlığını aynı anda icra edip milyarlarca dolarlık silah satarken, dünyayı ağ gibi saran askeri üslerinin meşruiyetini de bu dolaylı gerekçeyle sağlayabiliyor.

Silahlanmanın yarattığı korkuya eşlik eden savaş çığırtkanlığı, bir paradoks yaratarak, her devleti silahlanıp güçlendiği korkusuyla daha fazla silahlanmaya itiyor. Daha fazla silahlanma ise daha fazla sömürü, tahakküm, manipülasyon, yaratabildiğinden silahlanma hem mali/ekonomik hem politik-sosyal yönlerden sınırlamaya / kısıtlayıcılığa maruz kalabiliyor.

Buna rağmen silahlanmanın yarattığı paradoksu daima diri tutan hakim hegemon zihniyet gibi Trump da bu sayede sırf Ortadoğu’ya 300 milyar dolarlık silah satmıştı. Yanısıra uzaya taşınan silahlanma yarışının maliyeti için kendi vatandaşlarından gelebilecek tepkileri de kısmen nötralize edebilen Trump Hükümeti, Ukrayna işgali dolayısıyla bu politikasını daha istikrarlı sürdürebilirken, 7 Ekim 2023’ten sonra tırmanan İsrail Devleti’nin saldırganlığını sürekli körükleyerek hem İran’ın bölgesel güç olarak etkinliğini hem de Ortadoğu’da gözlenen Çin’in etkinliğini bu sayede zayıflatabilmiştir. Bu çerçeveden bakınca savaş çığırtkanlığının —muharebe kadar maliyet ve insan kaybına gerek kalmadan— çok büyük karlar ve politik avantajlar sağladığı rahatlıkla söylenebilir.

​Son bir yılda savaş çığırtkanlığını en fazla dillendiren/büyüten Rusya ile AB devletlerinin Ukrayna’daki işgal dolayısıyla sürekli artan gerilimle Üçüncü Paylaşım Savaşı’na fiilen hazırlık aşamasına girdikleri söylenebilir. Özellikle son bir yılda Üçüncü Paylaşım Savaşı’nın ihtimalinin açıkça/doğrudan ve üst düzey yetkililerce dillendirilip tehditlerin havada uçuşması, birçok politika / hedef için toplumların hazırlanması olarak değerlendirilebilir.

Ukrayna işgaliyle iyice bozulan küresel konsensüsün yerine henüz yeni bir sistem ikame edilemediğinden bir nevi küresel fetret devri yaşandığı söylenebilir. Rusya küresel hegemonya dalaşındaki en büyük iki kozu olan askeri gücün büyüklüğü ile enerjide kendine yetebilirlik avantajını sürekli öne çıkartıp ittifaklarını bu eksende genişletebiliyor.

Böylece AB devletleriyle ABD’nin nüfuzlarını sürekli zayıflatabiliyor. AB devletlerinin ise küresel hegemonya dalasındaki en büyük zaafları, birleşik-güçlü bir askeri ittifaklarının bulunmayışı ve enerjide dışa (hem Rusya’ya hem ABD’ye) bağımlı olmalarıdır.

AB, Japonya, Çin…

Bu iki büyük zaaf sebebiyle —1945’ten beri— NATO ve ABD’ye daha fazla sarılan ve çoğunlukla ABD’ye tabi olmak zorunda kalan AB devletleri de savaş çığırtkanlığını en üst seviyeye çıkartmak zorunda kalmıştır. Kendi kurucu ilkelerini ve sosyal devlet yapılanmasını sürekli yıpratarak tutarsızlaşan AB devletleri, Rusya’nın yarattığı tehdit ve korkuyla, askeri harcamalarda rekor denebilecek artışlar gerçekleştirdiler.

Yanı sıra zorunlu askerlik uygulaması için hazırlık yapmaya ve enerjide çeşitliliği arttırarak dışa bağımlılığı azaltma telaşına girdiler. Bu konjonktürde fiilen bir dünya savaşı gerçekleşmese bile hem Rusya’nın hem AB devletlerinin, savaş çığırtkanlığına, savaştan daha çok ihtiyaçları olduğu rahatlıkla söylenebilir.

​Küresel savaş çığırtkanlığında en az sesi çıkanlardan olan Çin Devleti, bam teli olan Tayvan sorununa dokunulduğunda en üst perdeden savaş tehditleri savurmaktan geri durmuyor. Pekin’den Londra’ya kadar, ana hatta uzanan ve dünyanın en büyük / pahalı ticari yol projesi olan Kuşak ve Yol Projesi için 2013 yılından beri çatışmasız / güvenli ortamlar yaratmayı esas alan Çin Devleti, en büyük zaaf haline getirdiği Tayvan sorununun jeo-stratejik ve reel politik açıdan kapıdaki güvenliği açısından büyük önem taşıyor.

Bu açıdan Japonya ve Filipinler gibi ABD yanlısı devletlerle savaş çıkması olasılığını göze alarak savaş çığırtkanlığına dahil olduğu söylenebilir.

​Japonya, yeni hükümet kurulmasından hemen sonra Çin’in bam teline basarak Tayvan’ı koruyacağını ilan etmiş ve ortamı bölge sınırlarını aşacak bir gerginlikle üçüncü dünya savaşı söylentilerine dahil edilmiştir.

Japonya—tıpkı AB devletleri gibi— en zayıf tarafları olan askeri gücün yetersizliği ve enerjide dışa bağımlılık sebebiyle ABD’nin gölgesinde ona tabi olarak hareket etmek zorunda kalabiliyor. Haliyle ABD’nin öncülük ettiği savaş çığırtkanlığına eşlik eden politikalarda da ön saflarda yer alan Japonya, son bir kaç yılda askeri bütçesini en fazla arttıran devletlerden birisi olurken; enerjide dışa bağımlılığı azaltma, enerjide çeşitliliği sağlama, dış ittifaklarda tek bir merkeze bağlı olmanın yarattığı dezavantajın önüne geçmek gibi eğilimlerle hareket ediyor.

Savaş İle Korkutarak Tahakküm Kurma

Bu durum kendi vatandaşlarını yeni bir sürece ve özellikle küresel / bölgesel bir savaşa hazırlama gerekliliği yarattığı için Japonya da son bir yıldır savaş çığırtkanlığına dahil olmuştur.

Savaş çığırtkanlığının bölgesel güç olmak isteyen İran, S. Arabistan, Türkiye, İsrail gibi devletler açısından da çok büyük önemi / faydası olduğu malum. İran’daki molla rejimi süreklileşmiş bir savaş çığırtkanlığını, 1979’dan beri ABD ve İsrail eksenli olarak, kendi vatandaşlarını konsolide etmek ve rejimin meşruiyetini güçlendirip sömürü, yoksulluk, yolsuzluk, tahakküm ve hukuksuzluğu manipüle etmek için etkili şekilde kullanabiliyor.

1. Arabistan, Ortadoğu’nun en fazla silahlanan devletlerinden birisi olarak, savaş çığırtkanlığı dolayısıyla bu silahlanmanın meşruiyetini sağlarken, öteki iktidar dalaşlarını da bu çığırtkanlığın yarattığı gerilimli ortamda sessiz ve kanlı biçimde sürdürme olanağı bulmuştur.

İsrail, ABD’nin 51. eyaleti/devleti gibi hareket edip, Trump’ın savaş çığırtkanlığının Ortadoğu temsilcisi olarak hareket ederken; iç muhalefeti bastırma, yolsuzlukları örtme / önemsizleştirme gibi kadim sorunlar açısından da bu çığırtkanlığı etkili şekilde kullanabiliyor.

Son yıllarda askeri harcamalarda büyük artış sağlayan T.C. Devleti, artan yoksulluğa ve yolsuzluğa rağmen büyüyen bu askeri harcamaların neden emekliye, emekçiye, yoksullara gitmediğini açıklamakta zorlandığında savaş çığırtkanlığını devreye sokmakta ustalaşmıştır.

“Devletin bekası” söylemi bile, tek başına, yoksulluk ve yolsuzluğu örten bir perde yaratabiliyor.

​Marksistler arasında savaşın nedenleri ve sonuçlarına dair geniş/derin analizlere dayalı büyük bir literatür oluşmuştur. Ancak savaşın kendisi kadar etkili sonuçlar üretebilen savaş çığırtkanlığının da bu analizlere dahil edilmesi gerekiyor.

Savaş çığırtkanlığı, en etkili / kadim yönetme araçlarından birisi olan korkunun en büyüklerinden olan ölüm korkusunun yanısıra, düzenin bozulması, aç/evsiz/sakat kalma korkusu, yalnız ve kimsesiz kalma korkusu gibi korkuların zihinleri ve bedenleri teslim almasını sağlayarak bir “güç”e sığınma eğilimini büyütür; daim kılar.

Bu güç, iktidar, güç ilişkilerinin yönetilmesi ve gücün temerküz edilmesi anlamı taşıdığından, savaş çığırtkanlığı bu yolda en etkili iktidar mekanizmalarından birisi olarak işlevlenebilir; biçimlendirilebilir. Son bir yılda veya tarihten sayısız kez gördüğümüz gibi savaşın yarattığı korkuların yönetilmesiyle iktidarın merkezi niteliğini arttırdığı söylenebilir.

İmparatorlukların savaşlardan çok, savaş çığırtkanlığını diri tutma yoluyla haraççı niteliklerini güçlendirdiği pek çok dönemin olduğu söylenebilir. Roma İmparatorluğu yarattığı yıkımlara dayalı biçimlendirdiği savaş çığırtkanlığı dolayısıyla birçok şehri, ülkeyi, çatışmasız ele geçirebilmiş ve kendi vatandaşlarının devlete aidiyetini ve tabiiyetini sürekli arttırabilmiştir. İran’a doğru genişleme / işgal seferi başlatan Moğol imparatoru Cengiz Han, teslim olmayan şehirleri, askeri yolla ele geçirdikten sonra o şehirdeki tüm erkek, kadın ve çocuklarla birlikte tüm sığırları, davarları, atları, eşekleri, hatta kedi ve köpekleri bile öldürterek saldığı korku dolayısıyla, onlarca şehri çatışmadan teslim almıştır.

​Savaş çığırtkanlığı, demokrasi ve hukukun askıya alınmasını sağladığı gibi “soğuk savaş” döneminde olduğu gibi Gladio vb. “derin” örgütlenmelerin veya askeri diktatörlüklerin görece meşruiyetini sağlayabiliyor. Kuzey Amerika ve Batı Avrupa örneğinde olduğu gibi kurucu ilkelerin / söylemlerin rafa kalkmasını da sağlayabilen savaş çığırtkanlığı, refahın yerine silahlara, askeri bütçelere harcanan vergileri de beraberinde getirmektedir.

Olağanüstü hal uygulamalarının pek çoğundaki olağan hukuk, ahlak ve gündelik hayatın dışına çıkılmasını meşrulaştırabilen savaş çığırtkanlığı, daimi düşmanlar üretilmesini sağlayarak devlete tabiiyetin ve aidiyetin süreklileştirilmesinde de öne çıkar. Bu açıdan savaş çığırtkanlığının çoğu zaman bir devlet politikası olarak merkezi bir öneme kavuştuğu söylenebilir.

​İsrail’de Netanyahu’nun yolsuzluklarını örtmek için kullandığı savaş çığırtkanlığı, yolsuzlukları en etkili örtebilen bir yönetim mekanizması olarak biçimlendirilirken, kendi hukukları dışına çıkan yöneticilerin aklanmasını, meşrulaştırılmasını, hatta kahramanlaştırılmasını sağlayabiliyor. ABD’de Trump’ın başını ağrıtan Epstein davasından bu yolla kurtulmaya çalışması; molla rejiminin hesap vermesi gereken her durumda İsrail Devleti’yle olan gerilimi tırmandırması diğer örnekler arasında sayılabilir.

Savaş çığırtkanlığının özellikle iki dünya savaşının yaşandığı 20. yüzyıl boyunca ve üçüncüsünün ihtimalinin sürekli dillendirildiği 21. yüzyılda en fazla örttüğü gerçeklerden birisinin, giderek derinleşen yoksulluk ve sefaletin ana kökü olan sınıf çatışmalarının manipüle edilmesi olduğu söylenebilir.

Artı-değer oranlarının hızla artışına eşlik eden zenginliğin büyüklüğü ve yoksulluk oranlarına rağmen zengin-yoksul, ezenle ezilen, yönetenle yönetilen burjuvayla işçi arasındaki çatışmalardan kaynaklandığı gerçekliğini çeşitli biçimlerle örten, manipüle eden liberallerin, savaş çığırtkanlığını her fırsatta öne çıkartıp sınıf savaşının yıkıcı sonuçlarını bireylere atfetmeleri boşuna değildir; onlar açısından bir “beka” sorunudur.

​Son bir yılda artan savaş çığırtkanlığının son yıllarda daha hızlı artan göçmen, yoksul, aç sayısının artışıyla paralellik göstermesi tesadüf değildir. Özellikle Ukrayna işgali sonrası süreklileştirilip büyütülen üçüncü paylaşım savaşı çığırtkanlığına yerel ve bölgesel gerilimlerin / savaşların dahil olabildiği göz önüne alınırsa, muharebeye dayalı savaşlardan önce, savaşın yarattığı korkular ve sorunlara karşı etkili mücadele yöntemleri / araçları üretmek gerektiği söylenebilir.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu