GüncelMakaleler

SENTEZ | Trump, “Eski Dünya Düzeni”nin Yüzündeki Maskeyi Fırlattı!

"En zengin ile en yoksul kesimler arasındaki uçurumun tarihteki en yüksek seviyelerine ulaştığı ve tarihteki en yüksek asalaklık oranına varıldığı günümüzde, sınıfsal sömürünün gözlerden, dillerden, zihinlerden uzaklaştırılıyor oluşu büyük bir paradoks yaratıyor."

Bu yıl altmış ikincisi düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nda birçok Avrupalı lider, bürokrat veya stratejist hem “Yeni Dünya Düzeni”nin hem de Atlantik ittifakının yıkıldığını itiraf etti.

Almanya Başbakanı, D.Trump dönemiyle birlikte artık “kurallara dayalı düzen”in yok olduğunu ve “güçlünün kuralları koyduğu eski düzen”in geri geldiğini söyledi. “Yeni”yi eskinin karşıtı sayan bu bakış açısı, her yeni düzenin, eskinin kökleri ve birikimiyle biçim aldığını göz ardı ederken; “yeni” adı altında sürdürülen düzenin mümkün olmasını sağlayan sömürü, tahakküm ve güçlünün kanunları belirlediği şeklindeki kapitalist işleyişi manipüle ediyor. Dolayısıyla D.Trump’la birlikte eski dünya düzeninin ya da bazılarının deyişiyle “orman kanunu”nun geri geldiğini (yani D.Trump’tan önce var olmadığını) söylemek, manipülasyondan veya aşırı bir iyimserlikten başka anlama gelemez.

D.Trump dönemiyle birlikte manipülatif söylemlerle mekanizmalar kısmen boşa çıkarılmış; 1990’larda başlatılıp 2000’lerde ayyuka çıkartılan “iyi kalpli kapitalizm” senaryoları giderek başarısız olmuş ve zaten sınıflı toplumlar tarihi boyunca ana kök olarak işleyen güçlünün kanunu, kuralı, ahlakı belirlediği kadim ilkenin zaten hep işler vaziyette olduğu daha açık biçimde ortaya çıkmıştır.

Münih Güvenlik Konferansı, son 20 yılda zaten sık sık çatırdayan küresel konsensüsün ve politik dengelerin, çok büyük ve onarılamayacak/gizlenemeyecek yarıklarla yıkılmakta olduğunu teyit etmiştir. NATO’nun Doğu’ya doğru genişletilmesi girişimine sert karşılık veren Rus emperyalizminin Gürcistan’a yönelik askeri müdahalesi, küresel konsensüste büyük bir yarık daha açarken; 2014’teki Kırım ilhakıyla bu yarık daha da büyümüş nihayet Ukrayna işgaliyle birlikte tüm taraflar/bloklar, küresel konsensüsün/dengelerin artık eskisi gibi korunamadığını kabullenmiştir.

Ancak bu tür tartışmaları sürekli temellendiren manipülatif bir yaklaşımı da vurgulamak gerekir. Küresel konsensüsü 1945’ten beri en fazla ihlal eden ve delik deşik hale getiren ABD emperyalizmidir. Özellikle İsrail Siyonizmi’ni korumak adına BM’nin onlarca kararını hiçe saymışsa da AB devletleri, Rusya ve Çin bunlara göz yummuş bundan ötürü de konsensüs ve dengelerde oluşan yarıklar çabucak onarılabilmiştir.

Benzer şekilde Rus emperyalizminin yanısıra Çin emperyalizminin Tayvan, Myanmar, Tibet, Vietnam başta olmak üzere pek çok bölgedeki “kural ihlalleri” görmezden gelindi ve dengeler yeniden onarıldı. D.Trump’ın seçilmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni durumun öncekilerden temel farkının, ortaya çıkan kırılmaların artık onarılamaz ve gizlenemez hale gelmeleri olduğu söylenebilir.

Yerel, bölgesel ve küresel politik dengeler, hiçbir zaman sabit ve mutlak olmadığından sık sık düzenlenmeleri, yenilenmeleri veya değiştirilmeleri gerekir. Ancak D.Trump döneminin, küresel bir tadilattan ziyade yeniden inşayı temsil ettiği söylenmelidir.

Elbette ki bu yeni inşa da, emperyalist kapitalizmin güç ilişkileri/savaşları, sömürü ve tahakküm temelinde biçim alacaktır.

Ne kadar yeni olursa olsun, sömürü ve tahakküm üzerine kurulu her düzenin, daima eski düzenlerin kökü ve birikimleri üzerinde yeni/özgül biçimler alabildiğini görmek için sınıfsal bakış açısına da ihtiyacımız vardır. Beş bin yıllık sınıflı/devletli toplum tarihine ve günümüze sınıfsal açıdan da baktığımızda, bu süreç boyunca değişmeyen kökleri görebiliriz.

Beş bin yıldır sömürü ve tahakküme dini söylemlerin eşlik etmesini bu çerçevede değerlendirebiliriz. Öte dünyanın mutlak/sonsuz güçlerinin de devreye girmesiyle, bu dünyanın direnişçilerini şeytan, kafir, düşman ilan eden iktidar odakları, günümüzde varlığını korumaktadır.

Haliyle güçlünün kuralı, kanunu, ahlakı, hayatı, “suçluyu/teröristi” belirleme hakkına sahip olduğu kadim ilke, D.Trump’la birlikte “yeniden” ortaya çıkmadı; zaten hep vardı. Bu ilke, sistemin hep merkezindeydi. D.Trump bu ilkeyi manipülatif söylemlere gerek duymadan doğrudan savunmasıyla yani “dürüstlüğü”yle ötekilerden ayrışıyor.

1945 sonrası sosyalizme karşı bir tampon olarak geliştirilen sosyal devlet, refah devleti, liberal demokrasi, insan hakları, hayvan hakları, “monarşi karşıtlığı”, bireysel özgürlükler vb. kavramsallaştırmalar ile eski dünya düzeninin yok olduğu algısı/sanısı küresel ölçekte yayıldı.

Kendisini monarşi ve sosyalizm karşısında konumlandırıp tanımlayan liberal, kapitalist, emperyalist odaklar, iki yüzlü ve tutarsız şekilde, demokrasi ve insan hakları havariliğini günümüze kadar sürdürmüştür.

En fazla darbe, soykırım, katliam, sömürü ve zorbalık yapan bu emperyalist devletler, günümüze kadar “kuralların, demokrasinin, insan haklarının” vs. hakim olduğu bir dünya düzeninde yaşadığımız masalını artık savunamaz hale gelmişlerdir. Artık “iyi kalpli kapitalistler” filmi de eskisi kadar rağbet görmüyor. Demokrasi havarisi bu sömürgeci devletler, işçi ve kadın haklarının yasal düzlemde bile yer almadığı Körfez’in Arap devletlerini/monarşilerini her zaman desteklerken; Irak’a “demokrasi” getirmek adına bir milyon ton bomba yağdırmıştı.

Kendilerine biat etmeyen Afganistan veya Afrika halklarını soykırımdan geçiren bu sömürücü devletler, güç dengelerini düzenlemek adına yaptıkları/yaptırdıkları onlarca askeri darbeyi meşru göstermekte zorlanır hale gelmişlerdir. İsrail’i korumak adına binlerce Filistinlinin katlini ve milyonlarcasının mülteci hale getirilmesini meşru gören bu sömürücü devletler, daima, eski düzenlerin ana kökü ve ilkeleriyle hareket etmişlerdir.

Kısacası D.Trump “Yeni Dünya Düzeni”nin sözde balonunu patlatıp eski düzenin diliyle konuşmaya başladığı için manipülatif bir atmosferden soluk alan AB devletleri hala bu şoku atlatamamıştır.

ABD emperyalizmi son 20-25 yılda Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’ne kaptırdığı nüfuz/pazar alanlarını yeniden kazanmak ve eski gücüne tekrar kavuşmak için kendisine ayak bağı olan kuralları, kurumları, konsensüsü hiçe sayarak yeni bir yönetime girmiş ve AB’yle olan eski bağlarını zayıflatmıştır. En büyük tehdit saydığı Çin emperyalizmine karşı kendisini konumlandıran ABD emperyalizmi, AB’nin kendilerine yük olduğunu düşündüklerinden (en azından hükümet olan klik böyle düşündüğünden), başta askeri şemsiye olmak üzere pek çok korumayı kaldırıp “arka bahçem” dediği Orta/Güney Amerika’ya yönelmek ve Çin Devleti’ne karşı güçlenmek istiyor.

AB, 1952’den beri, ABD ordusunun bel kemiğini oluşturduğu NATO’nun şemsiyesi altında, kendisini askeri olarak güçlendirmeyi ihmal ettiği gibi enerjide de büyük oranda -Ortadoğu dolayısıyla- ABD’ye bağımlıdır.

Dolayısıyla D.Trump hükümetiyle birlikte telafi edilemeyecek şekilde delik deşik edilen küresel konsensüsün bozulması, en çok AB emperyalistlerini zorluyor. Askeri gücü tesis etmek ve enerjide bağımlılığı azaltmak kısa vadede çözülebilecek sorunlar olmadığı gibi, Rus emperyalizmi tarafından yutulma tehdidini daha yakıcı hisseden AB devletleri, bunlara rağmen, D.Trump’la sürekli uzlaşma yolunu zorluyorlar. Venezuela’da AB ile BM’nin ayaklar altına alınmasını, Ukrayna’da Putin’le uzlaşı aranmasını, İran’a yönelik saldırıyı ve Küba, Meksika, Kolombiya’ya saldırı hazırlığı yapılmasını, Grönland’ın ilhak edilme ısrarını vs. üst perdeden eleştirmekten bile aciz kalan AB devletleri, D.Trump’a mecbur bir halde onunla sürükleniyor.

AB devletleri hem Davos Zirvesi’nde hem de Münih Güvenlik Konferansı’nda alarm zillerini çaldılar. 1991’den beri sık sık denenen Ortak Avrupa Askeri Gücü için yeniden düğmeye basan AB devletleri, NATO’ya ödenen yıllık bütçeyi arttırdığı gibi 2030’lara kadar 800 milyar euroluk bütçeyi askeri güçlenme için ayırma kararı aldı. Pek çok Avrupa devleti, zorunlu askerliği yeniden getirme hazırlığındayken; enerjide bağımlılığı azaltmak için yenilenebilir enerji kaynakları (su, rüzgar, güneş) ile nükleere ağırlık verme kararları alıyor.

TC devletinin ordusuna da göz diken AB devletleri, yeni pazar arayışı içerisinde Hindistan, Çin ve Güneydoğu Asya’ya yoğunlaşmaya başladı. Son bir yılda Hindistan’la çok sayıda Avrupalı liderin ve bürokratın yaptığı ziyaretlerin ardından 20 yıldır rafta bekletilen serbest ticaret antlaşmasının imzalanmasını, D.Trump’ın yarattığı korkuyla birlikte değerlendirmeliyiz. AB, aynı zamanda, dünyanın en büyük pazarlarından birisi olan Kuzey Amerika pazarını kaybetme riskiyle, yine dünyanın en büyük pazar alanlarından birisi olan Çin’e de daha derin nüfuz etme gayretine girmiştir. Tüm bunların yanısıra, yeni dönemde öne çıkan elektronik teknolojisi ile uzayda “arsa” kapma yarışına da yoğunlaşan AB, kendi ayakları üzerinde durmayı esas alan bir yönelime girmiş durumdadır.

Bir taraftan ABD ile AB emperyalistlerinin diğer taraftan -Rus ve Çin emperyalistleri başta olmak üzere- ŞİÖ’nün dizayn etmeye çalıştığı yeni küresel konsensüs ve politik dengelerin oturması biraz zaman alabilir. Dahası, bu süreçte, üçüncü paylaşım savaşına yol açma olasılığı da yüksektir. Pazar alanları için kızışan rekabette hem Rus hem ABD emperyalistleri sık sık askeri şiddete başvurmaktan çekinmediğinden, bu çatışmaların tüm dünyayı sarması ihtimali çok yüksektir.

Küreselleşen kapitalist sistemde iç içe geçen çıkar ilişkileri

Ulus devletin küçültülüp güvenlik devletine dönüştürüldüğü ve egemenlik sınırlarının inceltilip üretimin küreselleştirildiği bir dönemde D.Trump’ın “içe dönme” ve güç ilişkilerini/savaşlarını eskisi gibi uygulama stratejisinin gerçekleşmesi öyle kolay görünmüyor.

2000’li yıllarda daha da derinlere kök salan küresel ağlara dayalı üretim modelleri, küreselleşen sanal gerçekliğe ait üretim, dolaşım ve tüketim ağlarıyla birlikte tek tek ulus devletlerin kontrolünden çıkmış durumdadır. Tüm emperyalistlerle büyük üreticiler bu küresel üretim ve dolaşım ağına bağımlı hale gelmiştir; getirilmiştir.

Küreselleşen üretim, dolaşım ve tüketim ağları eski denetim mekanizmaları veya söylemleriyle kontrol edilemediğinden emperyalistleri ve diğer iktidar odaklarını “yeni” bir telaş sarmıştır.

Teknoloji veya dolaşım tekelini elinde bulunduran şirketler, tarihte ilk kez trilyon dolarlık bütçelere sahip olarak, onlarca devletten daha zengin/güçlü hale gelmiştir. 30 milyarderlerin toplam serveti, dünya nüfusunun (8 milyarın) yarısının toplam gelirine eşit hale gelirken; dünyanın en zengin şirketleri -silah ve enerji şirketleri yerine- bu yeni teknoloji şirketleri olmuştur. Bu şirketlerin güç savaşları, enerji ve silah şirketlerinden farklı biçimlere de evrilebildiğinden dolayı -şu an ABD’de görüldüğü gibi- eski model şirketlerle yeni model şirketler arasındaki rekabetin nasıl ulusal ve küresel dengeye varacağı kısmen belirsizliğini koruyor.

Yeni teknoloji şirketleri, yeni savaş düzenlerinin/stratejilerinin bel kemiğini oluşturan uydu, füze, dron, elektromanyetik dalgaya dayalı iletişim ağları, internet ve yapay zekanın da kurucu/üretici odakları olarak hem istihbaratta hem enerjide hem de savaşlarda etki alanını genişletip derinleştirmektedirler. Ukrayna ile Rusya devletleri arasında ve İran ile İsrail devletleri arasındaki savaşlarda son dört yıldır provaları yapılan füze/dron savaşlarına, yapay zeka destekli “Venezuela’dan başkan kaçırma” tiyatrosu veya Çinli şirketlerin bir insan gibi Kung Fu yapan robotları (geleceğin askerleri) eklendiğinde, yeni küresel güç ilişkilerinin/savaşlarının nasıl biçim alabileceğine dair kesin/net konuşmak mümkün olamıyor.

Eski dünya düzeninin zeminini yenilenmesindeki bir zorluk da hızlanan meta dolaşımı ve küreselleşen üretime eşlik eden küresel/bölgesel ticaret yollarının varlığıdır. Ticaret yolları, bir devletin öncülüğünde inşa edilse bile, devletler arası konsensüsü zorunlu kılıyor. Böylesi bir konsensüs ise Çin’in önderlik ettiği Kuşak Yol Projesi’nde olduğu gibi, çatışmasızlık ortamına tüm güzergâh için ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla küreselleşen ticaret yolları ulus devletin egemenlik sınırını/haklarını inceltmeyi dayatıyor.

Bu çerçevede, yenilenmesi hedeflenen küresel konsensüs ve politik dengelerin, daima eski düzenin kadim ilkeleri ve kökleri üzerinde biçim alacağını görebilmek için sınıfsal bakış açısının da gerektiğini vurgulamalıyız. Yeni konsensüs ve dengelerin emek sömürüsü, tahakküm, manipülasyon, milliyetçi paradigmalar, iktidar mekanizmaları/araçları vs. olmadan biçimlenmesi mümkün görünmüyor. Gerçek anlamda yeni bir düzenin mümkün oluşu, eski düzenin tüm kökleri, ilkeleri, araçları, mekanizmaları, ilişki ağları, zihniyetleri vs.nin yok edilmesiyle gerçekleşebilir.

En zengin ile en yoksul kesimler arasındaki uçurumun tarihteki en yüksek seviyelerine ulaştığı ve tarihteki en yüksek asalaklık oranına varıldığı günümüzde, sınıfsal sömürünün gözlerden, dillerden, zihinlerden uzaklaştırılıyor oluşu büyük bir paradoks yaratıyor.

Bu paradoksu çözmekte öncelikli görev devrimcilere, sosyalistlere yani bize düşüyor. Dolayısıyla yeni sürecin çok boyutlu ve derin şekilde tartışılması ve analiz edilmesi gerekiyor. Emekçilerin geçim ve açlık derdiyle boğuştuğu günümüzde sınıfsal mücadelenin yeniden ve hızla yükselmesi potansiyeli de büyümüştür. Bu yeni döneme ezilen kitlelerin direniş geleneğinin kökleri ve birikimi ekseninde; yenilenmiş/güncellenmiş mekanizma, araç, yöntem, strateji ve düşün tarzlarıyla hazırlanmamız gerektiği aşikardır.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu