GüncelMakaleler

SENTEZ | Yükselen Savaş Tehlikesi Karşısında Güç Dengelerinde Değişim

"Haziran ayında Türkiye'de yapılacak NATO zirvesine de bu anlayışla hazırlanmalıyız."

Birinci ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın çıkış yeri olan Avrupa’da derinleşen ekonomik kriz, geçmişte olduğundan daha ciddi alarmlar veriyor. Dünya çapındaki ekonomik kriz de buna eklendiğinde durum giderek vahim bir hal alıyor. Ekonomik krizin doğrudan sonucu ise, arkasından gelen yönetememe krizidir. Şimdilik bir yönetememe krizi olmasa da emperyalist merkezlerde bulutlar hızla toplanıyor.

Ekonomik krizin sonucu olan işsizlik ve yoksullaşmanın sonucu ortaya çıkan kitlelerin tepkisi örgütlü ya da kendiliğinden sokakları hareketlendirecektir. Kendiliğinden hareketlerin hedefine varmada (istisnalar hariç) etkili olmadığı, tarih boyunca defalarca ispatlanmıştır. Buna, yakın bir örnek olarak İran gösterilebilir. Binlerce insanın Tahran sokaklarını doldurduğu ve buradan ülkenin hemen hemen her şehrine yayılan direniş fazla sürmeden söndü. Örgülü olmanın ve önderlik merkezinin önemi burada önem kazanıyor. Örgütlü güç kolay kolay yenilmez. Buna örnek olarak da Rojava verilebilir. Rojava’da IŞİD’i yenilgiye uğratan direnişin bir devrimle taçlanması, Kürt ulusal hareketinin savaşa merkezi düzeyde önderlik etmesinin doğrudan sonucudur.

Savaşın baş kışkırtıcısı ABD giderek saldırganlaşmaktadır. 20 Ocak 2025 tarihinde ikinci defa göreve gelen ABD Başkanı D.Trump, seçim kampanyasında “ülke yönetiminde köklü değişikliklere gideceğini, sınırları kapatacağını, devleti küçülteceğini, ticarette sertleşeceğini, savaşları bitireceğini” vaat etmişti. Savaşları bitirme dışında diğer vaat ettiklerine ilişkin önemli adımlar atan D.Trump, her fırsatta savaşın propagandasını yapıyor.

D.Trump, savaşı bitirmenin ilk adresi olarak Ukranya’yı göstermiş, bu “benim savaşım değil, Biden’ın savaşı” diyerek Rusya’yla anlaşacağını taahhüt etmişti ancak bunun yerine, Rusya’ya yeni yaptırımlar uygulayarak savaşı devam ettirdi. Trump, iş başına geldikten sonra, yüzündeki maskeyi indirerek, tüm rakiplerine açıktan meydan okudu.

Kanada’yı ve Grönland’ı ABD’ye katmak istemesi, Panama Kanalı’na çökmesi, Venezuela devlet başkanı Madura’yı kaçırıp, Venezuela petrollerine el koyması ve İran’a saldırı hazırlığı içinde olması, ABD’nin geçmişe göre daha saldırgan bir emperyalist güç olarak bir adım daha önde olduğunu gösteriyor. Bunu iki başlıkta toplayabiliriz. Birincisi; gerileyen ABD’yi tekrar dünya “liderliğine” yükseltmek. İkincisi; savaşa hazırlığın bir parçası olarak zayıf olduğu yerlerde daha da güçlenmek. Buna karşın birçok çevre, D.Trump’ın akli dengesinin yerinde olmadığı yorumları yaparak sorunu, ABD emperyalizmin çıkarları etrafında değil de, bir kişinin deliliğine bağlaması gerçekleri görmeyen bir yerde durmaktadır. Hatırlanırsa, benzer bir değerlendirme Hitler için de yapılmıştı.

Bazı tarihçiler soruna emperyalizmin niteliğinden ve çıkarları üzerinden bakmak yerine, Almanya’nın savaşı başlatması ve kısa sürede Avrupa’nın birçok ülkesini işgal etmesini Hitler’in kişiliğine, deliliğine bağlamıştı. Bu bakış açısı, sorunu emperyalizmin saldırgan ve yayılmacı politikasından ayırarak, kişilerin ruh haline bağlamakta ve gerçeklerin kitlelerden gizlenmesi anlamına gelmektedir. D.Trump’ın rakiplerine ekonomik ambargolar getirmesi, gümrük vergilerini artırması, işgaller yapması, gerileyen ABD emperyalizmini yeniden tek güç yapma hamlesidir. D.Trump, tipik ABD tekellerinin çıkarlarını koruyan bir başkan olarak, tüm rakiplerine meydan okumaktadır.

ABD emperyalizminin tüm bu hamleleri, en büyük rakip gördüğü Çin’in önünü almak, Rusya’yı çevrelemek içindir. ABD’nin Venezuela petrollerine el koyması, İran’a saldırı hazırlığı, Çin’in bu ülkelerden aldığı petrole sınırlama getirme hamlesidir. Birçok ülke yönetiminin, ABD’nin uluslararası kural ve anlaşmalara uymadığını söylemesi de trajikomiktir. Emperyalistler için kural yoktur, çıkarlar vardır. Birleşmiş Milletler’in sözde aldığı yüzlerce karar, yapılan yüzlerce anlaşma emperyalist ülkeler için geçerli değildir, olmamıştır da. Başta ABD olmak üzere Rusya, Fransa, İngiltere vd. emperyalist ülkeler için kural ve antlaşmalar çıkarlarına uygunsa vardır, değilse yoktur.

Birleşmiş Milletler’in yaptığı her toplantı göstermeliktir. Daimi beş ülkenin (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin) toplanarak karar alması da söz konusu değildir. Bir ülkenin veto hakkını kullanması karar çıkmamasına yetmektedir. Tüm bunların dışında kalan tek şey, emperyalistlerin istedikleri gibi at oynattıklarıdır. ABD’nin bugün yaptığı da budur.

D.Trump’ın iş başına gelmesinden sonra dünya dengelerinde büyük değişiklikler oldu. ABD, tek güç olduğunu tüm rakiplerine ve birlikte iş yaptığı tüm emperyalistlere dayattı. Hiçbir anlaşmayı, kuralı tanımayacağını açıktan ilan etti. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra ABD’nin de imzacısı olduğu “kurallara dayalı dünya düzeni”ni tanımayacağını açıktan ilan etti. D.Trump, hem diplomasi hem de ticaret alanında kendi normlarının geçerli olduğunu tüm dünyaya defalarca duyurdu.

ABD, en yakın müttefiklerine karşı da eski antlaşmaların değil, kendisinin ortaya koyduğu yeni kulların geçerli olduğunu ilan etti. Kanada’yı ABD’nin 51. eyaleti görmek istediğini dillendirmesi, Grönland’ı istemesi başka nasıl açıklanabilir ki! Venezuela’yı denetimine alması, İran’ı işgal hazırlığı, Suriye’yi yeniden dizayn etmesi, yeni bir paylaşım savaşı hazırlığı olarak okunmalıdır. Rusya ve özellikle de Çin’e karşı eldeki ülkeleri sağlamlaştırma, zayıf olanları işgal etme, iş birliği yaptığı ülkelere kendi politikasını dayatarak daha da güçlenme… ABD emperyalizminin yeni stratejisi olarak uygulanıyor.

Suriye’deki gelişmeleri de böyle anlamak gerekir. D.Trump ve ABD’nin Ortadoğu özel temsilcisi Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar, ABD’nin Suriye cephesindeki yeni stratejisindeki değişimlerin işareti oldu. HTŞ öncesi, Esad yönetimini devirmeye çalışan ABD emperyalizminin, YPG-SDG güçlerinin IŞİD’e karşı verdiği mücadelede Kürtlerle zorunlu bir “ittifak” geliştirmesini sağladı. Ancak HTŞ’nin ABD ve İngiltere tarafından hazırlanarak iktidara taşınmasıyla roller değişmiş oldu. ABD’nin birdenbire “Kürtlerle olan ittifakının son bulduğunu, bundan böyle HTŞ ile yola devam edeceğini” göstermesi, Suriye’de tüm dengeleri değiştirmiş oldu.

Suriye’de bu değişim dünya halklarına, birçok şeyi tekrar hatırlatmış oldu; her şeyden önce de emperyalizmin güvenilmez bir unsur olduğu gerçeğini. En nihayetinde tüm olup bitenlerin tek sorumlusu emperyalistlerdir. Ortadoğu’da yirmi iki ülkenin sınırlarının yeniden çizilmesi temelinde Büyük Ortadoğu Projesi’nin baş mimarı olan ABD emperyalizmi, birçok ülkede iç savaşlar çıkartmış, işgal etmiş ve eskiyen uşaklarının yerine yenilerini getirmiştir. Libya, Tunus, Mısır, Ürdün, Suriye’de iç savaşların çıkmasını bizzat ABD ve İngiltere örgütledi. Suriye’de Esad’ı deviremeyen ABD, IŞİD’i devreye soktu. IŞİD’in sonradan başına bela olmasından dolayı Kürtlere sınırlı destek veren ABD, bugün Kürtlerle de “işinin bittiğini” ilan etmiş bulunuyor.

Bu, ABD’nin öteden beri uyguladığı bir stratejidir. Libya, Afganistan ve Irak’ta da böyle hareket eden ABD, yerel güçleri sahaya sürerek hedefine ulaştıktan sonra, onları bir yana bırakıp yoluna devam etmiştir.

Bu, emperyalizmin ezilen halkların müttefiki olamayacağı, emperyalizm için insan haklarının, değerlerin söz konusu olmadığını, emperyalizm için esas olanın çıkarları olduğunu bir kez daha göstermiştir. ABD’nin Ortadoğu temsilcisi Tom Barrack’ın “SDG ile buraya kadar” açıklaması, ABD’nin HTŞ’yi kendisine yeni uşak olarak seçtiğinin de ilanı oldu.

ABD emperyalizmi tarafından YPG-SDG’ye verilen “desteğin” sınırsız olmadığı, emperyalistlerin “dost” görünmesinin kurdun, koyun postuna bürünmesinden başka bir şey olmadığı bilinmelidir. ABD, Kürt ulusuna hiçbir şeyi karşılıksız vermedi. D.Trump’ın “Kürtlere çok para verdik” söylemi bile ABD’nin ikiyüzlülüğünü gösteriyor. Nihayetinde emperyalist savaş tehlikesinin giderek arttığı koşullarda ABD’nin TC devletine olan ihtiyacı daha da artmaktadır.

Dünyanın her yerinde sınıf mücadelesi devam etmektedir

Suriye’de Kürtlerin kazandığı birçok mevziden geri çekilerek Kobané, Heseke ve Qamişlo hattına sıkıştırılması, diğer alanların şimdilik kaybedilmesi anlamına gelse de bu, bir geri çekilme ve yeniden toparlama olarak da okunabilir.

Rojava, esasta Kürtlerin bir kazanımı olmakla birlikte, Nubar Ozanyan, Ceren Güneş, Aynur Ada, Zeki Gürbüz, Paramaz, Orso ve daha yüzlerce savaşçı, enternasyonal ve Türkiyeli devrimcinin kanları üzerine kuruldu. Buna sahip çıkmaya devam edilmelidir. Tarih her zaman dümdüz ilerlemez. İnişli çıkışlı bir diyalektik içinde ilerler. Birinci ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası dünyanın önemli coğrafyalarında sosyalist ve demokratik ülkeler vardı. 1956, 1978 ve sonrasında tüm bu mevzileri kaybedildi.

Kaybedilen mevzilerden dolayı mücadele bitmedi. Bugün dünyanın her yerinde sınıf mücadelesi devam ediyor. Rojava’ya da böyle bakılmalıdır. Tüm mevziler kaybedilmiş değildir.

Elbette bir geri çekilmeden söz ediyoruz. Ancak bu, her şeyin bittiği anlamına gelmiyor. Rojava sahiplenilmeye, Ulusların Özgürce Ayrılma Hakkının pratik ifadesi olarak desteklemeye devam edilmelidir.

ABD’nin Suriye’deki yeni stratejisi hem HTŞ’nin hem de TC devletinin öteden beri dile getirdiği söylemleriyle uyuşmaktadır. Suriye’nin “toprak bütünlüğü”ne ilişkin açıklamalar, “federalizme” mesafeli durulması, SDG’ye “entegrasyon” dayatması, ABD’nin Türk devletine yaptığı jestler olarak Türk devleti tarafından da memnuniyetle karşılandı.

ABD, rakip emperyalistlere karşı yaptığı hamlelerin yanı sıra, şu anda müttefikleri olarak gördüğü ülkelere de kafa tutmaktadır. Avrupa Birliği ülkelerine, “benim dediklerim geçerli” diyebilmektedir. NATO’ya katkının % 2’den % 5’e çıkartılmasını bazı ülkelerin kısık sesli itirazları dışında hiçbir Avrupa ülkesi sesini çıkarmadan kabul etti. Almanya başbakanı Merz, Trump’ı ziyaret etmeden önce % 5 NATO katkısını kabul edip öyle D.Trump’ı ziyaret etti.

ABD’nin Grönland’ı “bana vereceksiniz” diretmesi ile AB emperyalistleri bunun artık “fazla olduğu”nu dile getirerek bir deklarasyon yayınladılar. Bu deklarasyon AB ile ABD arasındaki çelişkinin su yüzüne vurduğu önemli bir gelişme oldu. Bunun nereye varacağı, ABD’nin Grönland sevdasından vazgeçip geçmeyeceğiyle doğudan alakalı bir durumdur.

Daha düne kadar ABD’nin suç ortağı olan Avrupa emperyalistleri artık başlarının çaresine bakmanın zamanın geldiğini dile getirmeye başladılar. Ocak ayı içinde Avrupa Birliği liderleri Brüksel’de biraraya gelerek ABD ile olan ilişkilerini masaya yatırdılar ve ortak bir strateji üzerine tartıştılar.

Çelişkilerin derinleşmesi ticaret savaşının daha da kızışmasını birlikte getirebilir. Avrupalı emperyalistler ABD’nin kendilerine ticaret savaşı başlatmaları durumunda, buna misilleme yaparak karşılık verme, Avrupa Birliği’nin ABD’ye bağlılığını azaltma planları masaya yatırılmış oldu. Bu da AB ile ABD arasındaki çelişkinin daha da derinleşmesi demektir.

Eski Almanya başbakanı Merkel’in “ABD’ye güvenilmez” diyerek, Fransa’yla kurmak istedikleri Avrupa ordusu yeniden gündem gelebilir. Almanya ve Fransa bunun başını çekmektedir. Avrupa Birliği içinde ABD yanlısı hükümetlerin olduğu biliniyor. Polonya, Romanya, Bulgaristan, hatta İtalya ABD yanlısı olsa da (İtalya dışında) AB içinde etkili olmadıkları da bir gerçek. AB içinde Fransa ve Almanya etkili olan ülkelerin başında gelmektedir. Bunların fazlasıyla etkilediği ülke olduğu da bilinmektedir. Ekonomik olarak motor güç olan Almanya ve Fransa, AB’nin genel politikasını etkileme ve yön vermede de ağılıklarını korumaktadırlar.

Avrupa Birliği içinde Almanya, Fansa, İtalya, Hollanda ekonomilerini savaşa göre yeniden dizayn ediyorlar. Silahlanmaya milyar dolar bütçeler ayırıyorlar. Savaş için “beş yıla ihtiyaç duyuyoruz” diyen bu ülkeler daha şimdiden birçok değişime duydukları ihtiyaçları dillendirmeye başladılar.

Önümüzdeki günler daha da hareketli geçecektir

Almanya’nın emeklilik yaşını yükseltme, yarım gün çalışmaya son verme, sağlık giderlerinde bazı kısıtlamalar, askerliğin zorunlu hale getirilmesi, polis yasalarını daha da sertleştirme vb. tüm bu hazırlıklar, savaş hazırlığı aralığını kapatmaya yönelik adımlardır. Almanya’nın yaptığı ya da yapmak istediği değişikliklerin benzeri tüm Avrupa ülkeleri hükümetleri tartışmaktadır.

Avrupa önümüzdeki dönem daha da hareketlenecektir. İşçi sınıfının grev ve direnişlerindeki hareketlilik daha da öne çıkacaktır. Mevcut sendikaların uzlaşmacı ve hükümet yanlısı politikaları bir frenleyici rol oynayacak ve sınıfı geri çekmeye çalışacaktır. Bunu tersine çevirmek, öncü partilere düşen görevle doğru orantılı gelişecektir.

Uluslararası alanda ve Avrupa’da hala güçlü anti-emperyalist oluşumlar ortaya çıkmış değildir. Var olan bazı oluşumlar ise zayıf ve aktif değil. Avrupa ve dünya çapında “savaş alarmı” verme zamanı çoktan gelmiş bulunuyor. İşçi sınıfını ve genel olarak halkı savaşa karşı bilinçlendirmek önemli bir yerde duruyor. Savaşa karşı kitle hareketleri ve bilinçlendirme çabaları oldukça zayıf durumda. Bu noktada halkı, yaşadığı yoksullukla birlikte bu yoksulluğun nedenlerinden biri olan emperyalistler arasındaki gerilimin yükselmesi, savaş tehlikesinin artması gibi konularda aydınlatmak gerekir. Bunun için broşür çıkartmaktan kitle toplantılarına, afiş asmaya geniş bir ajitasyon-propaganda alanı bulunmaktadır.

Haziran ayında Türkiye’de yapılacak NATO zirvesine de bu anlayışla hazırlanmalıyız. NATO’nun bir savaş aygıtı olduğu, onlarca ülkenin işgalinde ve kitlesel katliamlarda bir suç örgütü olduğu biliniyor. NATO zirvesine karşı yapılan hazırlıklar bu yönüyle önemli bir yerde duruyor.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu