DerlediklerimizGüncel

SİBEL ÖZBUDUN – TEMEL DEMİRER | Ah Be Hüseyin Aykol Hoca(’mız)

"Sınıf gerçeği ve etnisteyi inkâr etmeden, sosyalizm davası ve Kürt meselesini “Ama”sız, “Fakat”sız savunup, geri adım atmadı, dik durdu, diklendi, diz çökmedi."

“Sevdayım tepeden tırnağa

Sevda: Görmek, düşünmek, anlamak

Sevda: Doğan çocuk, yürüyen aydınlık

Sevda: Salıncak kurmak yıldızlara

Sevda: Dökmek çeliği kan ter içinde

Komünistim!”[1]

Onun hakkında yazmak zordu; hâlâ da öyle.

Bizi sarsan, yüreğimizi yaralayıp, yangın yerine çeviren o haberi aldığımızda ; “Aldırmaksızın ödediği bedellerle yaşamayı en çok hak eden(ler)di.

Daima öndeydi, komünistti ve en kararlısıydı hepimizin.

Yoldaş(ımız)dı, Hüseyin Aykol hocam(ız) idi.

Yattığı yer incitmesin” dedik ve birlikte yol aldığımız, satırlarımızı ortaklaştırdığımız,[2] gazete yemekhanesinde makarnaya birlikte kaşık saldığımız, hayallerimizi paylaştığımız ‘Hoca’sız kaldık.

Ne diyebiliriz ki? Bir gazeteciden fazlası, bir insandan daha fazlasıydı, komünistti, Yaşar Kemal’in, “Dünyada çok şey kolay da, insan olmak zor,” deyişinin olumlu kanıtıydı.

Kapitalist yıkımın, yabancılaşmanın, çürümenin orta yerinde örnekti, önemliydi, yol gösterendi, çoban ateşi idi…

* * * * *

Franz Kafka’nın ‘Dava’sındaki Josef K.(’ların) çoğal(tıl)dığı cinnet kesitinde, “Et kokarsa tuz vurulur. Tuz kokarsa ne olur? Çürüme olur!” diye özetlenmesi mümkün koordinatlarda insan(lar) başkalaşarak bozulup yok olurken; toplumun yozlaşıyor, temel değerlerini yitiriyordu.

Yaşa(tıl)dıklarımız Oktay Akbal’ın, “Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey…” tarifindeki üzereydi.

Kirlenme de, çürüme de sürdürülemez kapitalist bozulmanın bedeliydi…

Ve bunlar böyleyken, insan(cık)ları hakikâtleri görmekten alıkoyan “körlük” başlamıştı…

José Saramago’nun anlattığı “körlük” coğrafyamızı sarıp sarmalarken; insanı insanlaştıran değerlerin yerine bencillik ve kötülük ikame edilmişti…

Yine Franz Kafka’nın ‘Dönüşüm/ Metamorfoz’undaki Gregor Samsa’nın bir sabah yatağında uyandığında kendini bir “böcek” olarak bulduğu hâller(imiz) dört yanı kuşatırken; Eugène Ionesco’nun tarif ettiği “gergedan”laşma, kötülüğü sıradanlaştırıyordu…

Ancak, her şeye rağmen José Saramago’nun ‘Körlük’ündeki toplumsal salgından kendini koruyarak halkını “beyaz körlük”ten kurtaran kadın kahraman(lar), ya da Eugène Ionesco’nun ‘Gergedanlar’ındaki toplumun kendini kaptırdığı kitlesel başkalaşıma karşı direnen Bérenger vardır.

Tıpkı bizim tarihimizde Spartaküs soyundan gelen, Demirci Kawa’ların, Şeyh Bedreddin’lerin yoldaşlarından Hüseyin Aykol hocam(ız) gibi…

* * * * *

Saygın, düşünceli, kimseyi yarı yolda bırakmayan, yoldaşlığa değer veren bir karakterdi. Çevresinde ona “Hüseyin Hoca” denirdi. Bilgelik ve sakin bir dirençle yaşadığı için…

André Mourrois gibi “İstemek, istiyorum demek değil; harekete geçmektir”; Epikür gibi “Kendi doğruların başkalarına yanlış geliyor diye, doğrularından vazgeçme”; Anooshirvan Miandji gibi, “Dünyayı değiştiren insanlar, gönüllü olarak rahatını bozan insanlardır”; Seneca gibi, “Zorluklar zihni güçlendirir, tıpkı emeğin bedeni güçlendirdiği gibi”; Oriana Fallaci gibi “Asla pes etme… Ne sorguda, ne işkencede, ne hapiste, ne de duruşmalarda… Asla pes etme ve asla geri adım atma,” diyenlerdendi…

Bir de, Nâzım Hikmet Ran’ın, “Tahir olmak da ayıp değil/ Zühre olmak da/ Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil/ Bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte/ Yani yürekte…” dizelerini hakkını vererek haykıranlardandı…

* * * * *

Hayat arkadaşı, yoldaş-eşi Nuray Çevirmen’in naklettiği üzere: “Hüseyin Aykol 1956 yılında Manisa’nın Salihli ilçesinde, Poyrazdamları köyünde doğdu.

Aslında dededen varlıklı olmalarına rağmen aile sonradan yoksullaştı, babası geçimlerini sağlamak amacıyla bakkalcılık, çiftçilik dâhil olmak üzere birçok iş yaptı.

İlkokul öğretmeninin desteği ile İzmir Koleji’ni burslu olarak kazandı ve yatılı okudu. Koleji bitirdikten sonra üniversite sınavlarına girdi ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandı. Ankara’ya geldi. Üniversite ikinci sınıfta sol mücadele ile tanıştı, gençlik derneklerine girdi. O dönemde devrimci arkadaşları ile tanışma fırsatı oldu. Yapılan seçimle öğrenci derneği başkanı seçildi. Tıp Fakültesi’nin ilk yılı sorunsuz geçse de 2. sınıfta kaldı. Üçüncü sınıfta ise artık Tıp Fakültesi’nde okuyamayacağını anladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geçmeyi istediğini ailesine açıkladı. Karar olumlu karşılanmadı. Ancak üniversite sınavına tekrar girdi, daha yüksek bir puanla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazandı.

Aynı zamanda kendi masraflarını çıkarmak için dönemin solcu yayınevlerinden Ser Yayınevi’nde çalışmaya da başladı. Kolejde okumuş olduğundan İngilizcesi oldukça iyiydi. Yayınevinde çeviri yaptı, redaksiyon işlerine destek oldu.

Hatta, 1978’de bir kaç çeviri kitabı da çıktı. Çok genç olmasına rağmen çeviri kitaplarından dolayı Türkiye Yazarlar Sendikası’na üye oldu.

Üniversite öğrencisi iken 1981 yılında Ankara’da gözaltına alındı, 45 gün boyunca işkence gördü. Tutuklanarak Mamak Askeri Cezaevi’ne gönderildi ve o dönemde adeta bir cehennemi yaşattıkları yerde yine işkenceye maruz kaldı. Çıktıktan sonra faaliyetlerine İzmir’de devam etti. Birçok kez gözaltına alındı. Tekrar tutuklandı. 6 yıl 8 ay daha ceza aldı. Kısa süreli çıkış ve girişlerle 10 yıl kadar çeşitli cezaevlerinde tutuldu.”

40 civarındaki coğrafyada yayınlanan ‘Sosyalizm: Teori ve Pratik Dergisi’nin Türkçe baskısını çıkardı. 12 Eylül döneminde yıllarca hapis yattıktan sonra gazetecilik ve yayıncılığa geri döndü.

90’lı yılların başında çıkan haftalık gazete ‘Halk Gerçeği’nin kuruluşunda yer aldı ve sonrasında ‘Özgür Ülke’, ‘Özgür Gündem’, ‘Özgürlükçü Demokrasi’, ‘Yeni Yaşam’da çalışmalarını kesintisiz sürdürdü.

Her daim siyasi tutsakların sesi oldu, sorunlarını birebir takip etti, hapishanelerde yaşanan hak ihlâllerini, işkenceleri yüksek sesle haykırmaktan vazgeçmedi gazetecilik yaşamı boyunca…

* * * * *

Coğrafyamızda ifade özgürlüğünün yok sayıldığı dönemde, çeşitli davalar ve cezalarla gündeme geldi. Hakkında açılan 63 dava vardı. Bu davaların çoğu, yazdığı veya editörlüğünü yaptığı haberler, yorumlar, analizler üzerinden açıldı. Hatta kesinleşen cezaları nedeniyle yeniden hapse girme durumuyla karşı karşıyaydı.

Sınıf gerçeği ve etnisteyi inkâr etmeden, sosyalizm davası ve Kürt meselesini “Ama”sız, “Fakat”sız savunup, geri adım atmadı, dik durdu, diklendi, diz çökmedi. “Düşünceler baskı altına alınarak yok edilemez,”[3] diyerek; Konfüçyüs’ün, “Bir ülkede adaletin varlığı kişinin kendini özgürce ifade etmesinden anlaşılır”…

Ulrike Meinhof’un, “Bir temel hak olan ifade özgürlüğünün, kişisel servetleri baskı makinelerinin mülkiyetine dayananlara özgü bir tekel hâline getirilmek istenmesi, sözcüğün en doğru ifadesi ile gericiliktir.” “Düşünmek yasak, konuşmak, yazmak yasak! Ama kendi aptallığınıza, her katile özgü bu klasik aptallığınıza gülmemizi asla yasaklayamazsınız?”…

Angela Yvonne Davis’in, “Özgürlük sürekli bir mücadeledir.” “Sakın unutma, ne olursa olsun üstesinden geleceğiz,” vurgularını teyit etti.

* * * * *

Bunları yaparken; hiç mi hiç korkmadı; “Binlerce insan hapisken ülkemi terk etmem,”[4] diyerek kelle koltukta yaşadı; bunda da hiç beis görmedi.

Endişenin korkunun çocuğu olduğunu ve korkuyu öldürürsen, endişenin besleneme eksikliğinden öleceğini; korku aşılmadıkça özgürlük olamayacağını; korkunun aklın katili olduğunu; mutlak yıkım getiren bir ölüm anlamı taşıdığını; korkumuzdan kurtulduğumuzda özgürleşebileceğimizi devrimci praksis ile kanıtladı.

Ya da ABD polisinin katlettiği Kara Panter Partisi başkan yardımcısı Fred Hampton’un şu satırlarını hatırlattı: “Konuşmaktan daha fazlasını yapmak zorunda kalacağız. Dinlemekten daha fazlasını yapmak zorunda kalacağız. Öğrenmekten daha fazlasını yapmak zorunda kalacağız. Gayet zor olan o pratiğe girmek zorunda kalacağız. O yola halkla birlikte çıkmak zorunda kalacağız. Bazen halktan daha iyi olduğumuzu düşünüyoruz bu nedenle önümüzde çok sayıda zor iş var zannediyoruz.

Geri dönemeyebilirim. Hapse girebilirim. Herhangi bir yerde olabilirim. Ama inanın, dudaklarımdaki son sözler ‘Ben devrimciyim’ olacak. Bir devrimciyi öldürebilirsiniz ama devrimi öldüremezsiniz.”

* * * * *

Çok sevdiğiniz birisi, yoldaşınız ölene dek, ölüm(süzlük)le tam anlamıyla karşılaşamazsınız.

Biz bir kez daha, “Anan öle ölüm” diye karşılaştık…

14 Ekim 2025’ten yoğun bakıma alındı; yılın son günü veda etti hepimize. “Ölümün son iyiliği, bir daha ölümün olmamasıdır,”[5] vurgusuyla 2 ay 17 gün direnip, Epikür’ün, “Ölüm bizim için hiçtir,” sözlerinin altını çizdi hepimiz için…

Boşuna dememişti Vassilis Vassilikos, “Ölüler konuşmaz. Sırtlarında ölümün güzelliği, hiçbir ilkbahar ve tomurcuklarının bize açıklayamayacağı sırları birlikte götürürler. Soğuyan kemiklerin çevresinde oluşan tuz gibi, yapılamayan açıklamalar, boğulup giden savunmalar, muhtıralar, yetki itirazları, yargılama yöntemleri, olayların yorumuyla kabardıkça kabaran toprak…”

Kolay mı?

Ölüm(süzlüğ)ü anımsatan her şey insan(lar)da inadı, ısrarı, fikri takibi tetikler; o halde “Ölüm, aklın en büyük yenilgisidir.”[6] Veya “Ölümün olmadığı bir dünya, sıkıcı bir şekilde var olan bir dünyadır, çünkü ölümsüzlük ölümdür,”[7] türünden görüşlere katılmak mümkün mü? Elbette hayır!

Çünkü “Ölümsüzlük güveni olmayınca, tam anlamıyla hangi özgürlük var olabilir?”[8]

Mesele tam da budur ve Hüseyin Hoca(’mız) da bunu ispatıdır.

* * * * *

O, Ernest Hemingway’in “En iyiler cephenin en ön saflarındadır,” betimlemesindeki ölümsüz komünistlerdendi.

10 yılını hapiste geçirdi. TKP/B ve TDP devrimci geleneğindendi. 50 yıllık gazetecilik yaşamında ‘Hedef’, ‘Türkiye Gerçeği’, ‘Komün’ gibi devrimci yayın organlarına ve bunlarla birlikte ‘Özgür Ülke’den ‘Yeni Yaşam’a Kürt medyasına yoğun emek verdi.

Kürt meselesini kendi davası addeden devrimci bir sosyalistti. Reformistlerden, liberallerden de pek hazzetmezdi.

“Her an bir sondu. İnsanda sonsuzluk duygusu uyandıran şey, an an yaşanan bu bitmez tükenmez sonlardı,”[9] bilinciyle sevincin kapaklarının acıların anahtarıyla açılacağını bilirdi.

Dünyanın acı bir tadının, eziyete dönüştürülmüş “yaşam”ın “prangaya vurulduğumuz kafes(ler)den çıktığımızda başka yani sosyalist bir yaşamın mümkün olduğundan bir an dahi şüphe etmemişti.

Ve -anı anlatmayı sevmesek de- unutulmasın diye aktaralım: Bir gün cebinden bir flaş bellek çıkartıp, “Buna tüm yazılarımı, kitaplarımı yükledim. Oğluma bırakacağım tek şey bu” demişti.

Doğruda duran onur buydu, böyleydi. Horatius’un, “Han hamam sahibinin mutlu olduğunu söylerseniz yanılırsınız; tanrıların armağanlarını akıllıca kullanmayı bilen, yoksulluğun zorluklarına dayanabilen ve ölümden çok onursuzluktan korkan, mutlu olarak nitelenmeyi daha çok hak eder,” sözlerindeki üzere.

İyi ki yaşadın, yarattın yoldaş Hüseyin Hoca(’mız)

Şimdi biz de anıların, öğrettiklerinle Oriana Fallaci’nin, “Sen öldün ve ben de ölmekteyim. Ama önemi yok çünkü hayat ölmez,” betimlemesinin ufkundayız.

Seninleyiz, seni yaşatacağız, eksilerek çoğalacağımız inatla ve nefesimiz yettiğince…

12 Ocak 2026 20:20:57, Muğla.

N O T L A R

[*] Avrupa Demokrat, Ocak 2026…

[1] Nâzım Hikmet.

[2] Bkz: Hüseyin Aykol-Temel Demirer, Canavarlaşan Medya, Yorum Yay., 1996.

[3] Ursula K. Le Guin, Mülksüzler, çev: Levent Mustafaoğlu, Metis Yay., 1990, s.145.

[4] “Hüseyin Aykol’u Yakınları Anlattı”, 12 Temmuz 2019… https://bianet.org/haber/binlerce-insan-hapisken-ulkemi-terk-etmem-210388

[5] Friedrich Wilhelm Nietzsche, aktaran: Irvin D. Yalom, Nietzsche Ağladığında, çev: Aysun Babacan, Ayrıntı Yay., 1996.

[6] Zygmunt Bauman, Ölümlülük Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri, çev: Nurgül Demirdöven, Ayrıntı Yay., 2.Baskı, 2012.

[7] Mihail Nuayme, Kendini Arayan Adam, çev: Hüseyin Yazıcı, Kaknüs Yay., 1998, s.64.

[8] Albert Camus, Sisifos Söyleni, çev: Tahsin Yücel, Can Yay., 1997, s.71.

[9] Zeynep Uzunbay, Yokuş Aşağı Portakallar, Evrensel Basım Yay., 2015, s.150.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu