
14 Mart 1883’te enternasyonal proletaryanın öğretmenlerinden Karl Marks, ölümsüzlüğe uğurlandı. O, dünyanın emekçilerine, ezilenlerine ve işçilerine sınıfın bilimini büyük bir miras olarak bırakıp bu dünyadan geçti.
Marks, sosyalizmin kurucusu olarak anılmaktadır. O, işçi sınıfının özgürleşmesi mücadelesinin teorik temellerini atan kişidir. Yalnızca eserleriyle değil, yaşadığı süre içerisinde yürüttüğü örgütsel mücadelelerle de dünya proletaryasına önderlik etmiştir.
Avrupa’daki işçi örgütleri ve sendikalar içerisinde bir devrimci olarak çalışmıştır. İşçi sınıfının uluslararası çapta örgütlenmesini bir zorunluluk olarak gördüğü için Birinci Enternasyonal’de mücadele yürütmüş ve önderlik etmiştir. “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa aslolan dünyayı değiştirmektir” ifadeleriyle devrimciliği ve devrimciliğini en açık bir şekilde anlatmıştır.
O, burjuva devlet yapısının yıkılması ve bu aygıtın parçalandıktan sonra yerine işçi devletinin kurulması gerektiğini ileri sürmüş, proletarya diktatörlüğü kavramı ile işçi sınıfının egemen güç olarak devrimden sonra kontrolü elinde toplaması ve zor gücünü burjuvaziyi tasfiye etmek için kullanması gerektiğini savunmuştur. Burjuvazinin iktidardan alaşağı edilmesinin ardından, işçi sınıfının diktatörlüğünün -proletarya diktatörlüğünün- kurulması gerektiğini ifade etmiştir.
Ardından da işçilerin demokratik yönetimi olacak olan bu sistemde üretimin kâr amacıyla değil, ihtiyaca göre yapılmasını öneriyordu. 1875’teki Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Gotha Kongresi’nde kabul edilen programını “Gotha Programının Eleştirisi” notlarıyla değerlendirmiş ve proletarya diktatörlüğünün olmazsa olmazlığına dair vurgular yapmıştır.
Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok!
Marks, 5 Mayıs 1818 tarihinde Almanya’nın Trier şehrinde dünyaya gelmiştir. Öğrenimine babasının yolundan giderek başlamış, Bonn Üniversitesi’nden sonra Berlin Üniversitesi’nde hukuk eğitimi almıştır. Üniversitelerde öğretim görevlisi olmayı hedeflemesine rağmen Almanya’daki baskılardan kaynaklı olarak yaşamına gazetelerde yazar olarak bir süre devam etmiş, fakat yine yaşadığı baskı nedeniyle Paris’e gitmiştir.
Köln’de bir gazetede yazarlık yaparken sonradan uzun yıllar mücadele arkadaşlığı yapacağı F.Engels ile tanışmıştır. Paris’ten sürgün edilmelerinin ardından Engels ile birlikte Brüksel’e gitmişlerdir. Bu dönem, Engels ile birlikte hazırlamış oldukları “Kutsal Aile” eserini yayınladıkları dönemdir.
Marks ve Engels, 1848’de yayınladıkları “Komünist Manifesto” ile insanlık tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu ve bu mücadelenin işçi sınıfının zaferiyle sonuçlanacağını belirtmiş ve tarihe bu şekilde not düşmüşlerdir. 1848’de yayınlanan Komünist Manifesto “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor, komünizm hayaleti”,
“Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları. Bütün ülkelerin proleterleri birleşin” gibi cümlelerle tarihe geçmiş ve hemen hemen tüm dillere çevrilmiştir.
Marks, aynı yıl bu kez de Brüksel’den Paris’e sürgün edilmiştir. Paris’te bir süre kaldıktan sonra kıta Avrupa’sını terk ederek Londra’ya yerleşmiş, Avrupa’daki 1848 devrimlerinin yenilgisinin nedenlerini yazdığı “Louis Bonaparte”in 18. Brumaire’ni yayımlamıştır.
Bu eserinde, devrimin zaferi için burjuva devlet aygıtının yıkılması zorunluluğunu ortaya koymuştur. Proletarya diktatörlüğünün temellerini geliştirmiş, Avrupa’da büyüyen işçi sınıfının örgütü olan Birinci Enternasyonal olarak da bilinen Uluslararası Emekçiler Birliği’nin açılış konuşmasını ve tüzüğünü yazmış ve kuruluşunda da yer almıştır.
Londra’da Enternasyonal’in açılışında yaptığı konuşmaya “İşçiler! 1848’den 1864’e kadar olan dönem boyunca işçi yığınlarının sefaletinin azalmadığı büyük bir gerçektir ama bu dönem sınai gelişme ve ticari büyüme bakımından gene de eşsizdir” sözleriyle başlayan Marks, 1843-1864 arasında yirmi yılda ekonominin üç kat büyümesine rağmen yoksulluğun azalmadığını vurgulamıştır.
Marks, Londra’da günlerini kapitalizm ve endüstrileşmeyi inceleyerek geçirmiş, ekonomi ve politika hakkında çeşitli yayın organlarına makaleler yazmıştır. Aynı zamanda yaptığı araştırmalarla sermaye, toprak mülkiyeti, ücretli emek, devlet ve dünya pazarı hakkında teoriler geliştirmiş ve en önemli eseri olan Kapital’i Londra’da yazmıştır. Kitabın ilk cildi 1867’de yayınlandı. Kapital sadece ekonomi üzerine bir yapıt değildir. Marks, kapitalist toplumun ekonomik yapısını, kapitalist düzenin tarihsel evrimini inceleyerek materyalist diyalektiğin yapısını da ortaya koymuştur. Aynı zamanda bu yapıtla, işçi sınıfını ideolojik yönden de donatmıştır. Kapital, esas olarak işçi sınıfının iktidar mücadelesini bilimsel bir temele oturtan bir yapıttır.
Her şeyden önce devrimciydi!
Marks, kapitalizmin varlığını sürdürmek için işçileri sömürmek zorunda olduğunu, bu sistemde üretim araçlarını ellerinde tutan sermaye sahiplerinin her zaman zenginleşirken işçilerin ise yoksullaşacağını yazmıştır. Londra’da yaşadığı süreçte Paris’te gerçekleşen Paris Komünü’nü de inceleyerek, Komün hakkında yazılar yazmıştır. 1871’de Fransa ile Prusya savaşı sırasında Paris’te halk iktidarı ele geçirmişti.
Paris’te kurulan Komün, 72 gün yaşamıştı. “Paris Komünü imparatorluğun doğrudan anti-teziydi” diye yazan Marks, devamla Paris Komünü’nün özel mülkiyeti kaldırmayı, o güne kadar kendi üretimlerine el koyan burjuva sınıfının varlıklarına el koymayı hedeflediğini ve Komün’de ilk defa işçilerin kendilerini yönettiklerini yazmıştı.
17 Mart 1883’te Karl Marks’ın mezarı başındaki konuşmasında yoldaşı Engels; “Marks her şeyden önce bir devrimciydi” deyip şunları vurgulamıştı: “Marks, modern kapitalist üretim tarzının ve onun yarattığı burjuva toplumunun özel hareket yasasını keşfetti. Artı-değerin keşfi tüm bu sistemi anlamak için anahtardı. Ve bu önceki sosyalistlerin karanlıkta yürümesine karşılık, aydınlık bir yol açtı.”
Marks’ın bugün Londra Highgate Mezarlığı’ndaki mezar taşı üzerinde yer alan sözler, Marks’ın devrimciliğinin en güzel anlatımıdır: “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa aslolan dünyayı değiştirmektir.”
Marks, bugün de düşünceleriyle işçi sınıfının mücadelesine ışık tutmaya devam ediyor. Komünist Manifesto’nun girişindeki “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti” cümlesinde geçen ve kısa süren Paris Komünü sonrasında 1917’de Rusya’da, 1949’da Çin’de devrimler gerçekleşti. Özel mülkiyete karşı çıkan Marks bu devrimleri göremedi ama onun düşünceleri 20. yüzyılda gerçekleşen çok sayıda devrime önderlik etti.
Ölümünden 143 yıl sonra Karl Marks’ın köstebeği kazmaya devam ediyor…



