
Türk Tabipler Birliği (TTB) ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), psikososyal iyilik haline odaklanan “Şubat 2023 Depremleri 3. yıl Raporu”nu yayınladı.
Rapor; TTB-Afetlerde Sağlık Hizmetleri Yönetimi Akademisi koordinasyonunda Adıyaman, Hatay, Maraş, Antep ve Malatya’da yürütülen saha çalışmalarında elde edilen veriler doğrultusunda hazırlandı.
Raporda “Tüm yaşananlara rağmen ‘hızlı inşaat yapma’ güdüsünün sonuçlarıysa, ne yazık ki 30. ay raporumuzda ‘sosyal cinayet’ olarak yer aldı” diyen sağlık meslek örgütlerinin, deprem bölgesindeki sağlık hizmetlerine ilişkin verdikleri bilgiler şöyle:
“-Hatay’da yıkılan-ağır hasarlı hastanelere ait bin 200 yatağının eksikliği halen giderilemedi.
-Defne ve Hatay Eğitim ve Araştırma Hastaneleri geçici hastane statüsünde hizmet veriyor. Adından sık sık söz edilen şehir hastanesinin ise temeli dahi atılamadı.
-Adıyaman’da 400 yataklı tek hastane ile hizmet veriliyor.
-Yıkılan ASM’lerin yenisi yapıl(a)madı. Adıyaman’da 12 ASM konteynırda hizmet verirken, Hatay’da 281 aile hekiminin görev yaptığı 100’ü aşkın ASM hala konteynırda hizmet veriyor. 21 boş Aile Hekimliği Birimi bulunuyor, bu da yaklaşık 60 bin nüfusun 1. basamak sağlık hizmetinden yararlanamadığı anlamına geliyor.
-Hatay ili genelinde AMATEM, il merkezinde hizmet veren TRSM bulunmuyor.
-Hatay’da yıkılan Kadın Konukevi, Huzurevi, Engelli Bakım Rehabilitasyon Merkezleri yarım kapasite hizmet vermeye çalışıyor. Yıkılan Defne ve Antakya sosyal hizmet merkezleri konteynırda, Sosyal Hizmet İl Müdürlüğü ise eski çocuk evleri sitesinde hizmet veriyor.
-İstismar mağduru kız çocuklarının kaldığı Çocuk Destek Merkezi yıkıldı ve hala açılmadı.”
Bu çalışmanın, Şubat depremlerinin üçüncü yılında, afetin psikososyal etkilerinin zamanla azalmadığını; aksine birçok alanda kronikleşerek gündelik yaşamın kalıcı bir parçası haline geldiğini gösterdiğine vurgu yapan TTB ve SES, şunları vurguladı:
“Bireysel derinlemesine görüşme yapılan katılımcılar depremin 3. yılında iyilik halini çoğunlukla; mutluluk, huzur ya da ‘iyi hissetme’ gibi bireysel duygularla değil; ayakta kalabilme, kimseye muhtaç olmama, günü çıkarabilme ve ertesi güne dair kaygıyı yönetebilme üzerinden tanımlamaktadırlar. Bu tanım, ruh sağlığının yalnızca bireysel bir mesele olmadığını; barınma, geçim, sağlık, bakım yükü ve kamusal süreçlerle doğrudan ilişkili olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Odak grup görüşmelerindeki tanımlamalarsa, gündelik hayatın yeniden inşası, temel ihtiyaçların karşılanabilmesi, yaşam rutininin sağlanması, güvenlik ve barınmanın sağlanması, mesleki ve sosyal yönden iyilik hali şeklinde psikolojik açıdan gruplandırılmıştır. Ancak görüşmelerdeki genel ruh halinin olumsuz olması dikkat çekmektedir.”
Raporun hazırlanma aşamasında yapılan tüm görüşmelerde; kentsel altyapı, kamu hizmetleri ve barınma krizlerinin, iyilik haline yönelik en sık dile getirilen tehditler olduğu belirtildi. Raporda, şu ifadeler yer aldı: “Barınmanın geçici hali olan konteynır yaşamı; bağımlılık, şiddet ve suçu koşullandırmakta, kiracılık, toplu konutlar, yerinde dönüşüm süreçleriyle birlikte aidiyet kaybı, sıkışmışlık ve kalıcı belirsizlik hissi üretmektedir.
Devam eden inşaatlara da bağlı olarak süren altyapı çalışmaları, başta bozuk yollar ve ulaşım zorlukları; elektrik, internet kesintileri; temiz suya erişim ve su kesintileri ile kanalizasyon gibi sorunlar hem fiziksel yaşamı hem de ruhsal iyilik halini doğrudan etkilemektedir. Kamusal süreçlere dair belirsizlik ve adalet duygusunun zedelenmesi, psikososyal iyilik halini derinlemesine etkileyen bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Bilgiye erişememe, sık değişen kurallar, başvuru süreçlerindeki karmaşıklık ve uzun yargı süreçleri, bireylerde güvensizlik ve yıpranma yaratmaktadır.”
Raporda, toplumsal cinsiyet boyutunun bireysel görüşmelerdeki tüm süreçleri kesen temel bir eksen olarak ortaya çıktığına dikkat çekildi. Kadınların dunumuna ilişkin şu bilgiler yer aldı:
“Kadın katılımcılar, deprem sonrası dönemde çoklu ve güvencesiz emek, artan bakım yükü ve duygusal sorumlulukları aynı anda taşımak zorunda kaldıklarını ifade etmektedirler. Çocuklar ve gençler, bireysel görüşmelerde en kırılgan gruplar arasında yer almaktadırlar. Eğitimden kopma, sınıf düzeyi gerilemesi, uygun yaşam ve çalışma alanlarının yokluğu ile gelecek belirsizliği sıkça dile getirilmektedir. Bazı çocuklar için çocukluk, erken yaşta sona ermiş; gençler açısından ise riskli davranışlar ve umutsuzluk daha görünür hale gelmiştir. Odak grup görüşmelerindeyse, çocuklar ve gençlerle ilgili konteynır yaşamının sorunları, suça sürüklenme, erken yaşta işe başlama ve MESEM’ler, bağımlılıklar, akran zorbalığı ve bunun yanında taciz, istismar konuları da öne çıkmıştır.”



