EkolojiGüncel

“Türkiye’de Ekstraktivizmle Mücadele” raporunu yayınladı

Polen Ekoloji Enstitüsü, katledilen gazeteci ve ekolojist Hakan Tosun'a ithaf ettiği "Türkiye'de Ekstraktivizmle Mücadele" raporunu yayınladı.

Polen Ekoloji Enstitüsü, “Türkiye’de Ekstraktivizmle Mücadele” raporunu yayınladı. Rapor katledilen gazeteci ve ekolojist Hakan Tosun’a ithaf edildi.

Raporda ekstraktivizmin yaşam alanları, canlı türleri, yeryüzüne yönelik tehditlerinin ulaştığı boyut ortaya konuldu.

Raporun ‘Sunuş’ bölümünde 2024 yılında başlatılan ‘Yaşam Altından Değerlidir’ kampanyası hatırlatılarak, Polen Ekoloji Kolektifi’nin ekstraktivizme karşı çalışmalarında önemli yer tutan altın madeni projeleri takibinin bu raporun hazırlanması çalışmalarına ışık tuttuğu dile getiriliyor.

‘Amaç’ bölümünde ekstraktivizmin, savaş siyasetiyle, Temmuz 2025’te çıkarılan ‘süper izin yasasıyla’, nadir toprak elementleri ve hidrolik kırma ile bağını kurduktan sonra; ‘Kapsam’ bölümünde MAPEG ihaleleri, Taşınmaz Komisyonunun ‘ihalesiz’ ruhsat devirleri, ÇED projeleri, ‘gözden çıkarılan bölgeler’, ‘mega maden’ gibi ekstraktivizme içkin olan kavramların raporda nasıl kullanıldığı açıklandı.

‘Ekstraktivizmin Sosyo-Çevresel Yıkımları’ başlığı altında zehirli atıklar, asit-kaya drenajı, aşırı su tüketimi, biyoçeşitliliğin uğradığı tahribat, bitkisel-hayvansal üretimde yıkımlar, gıda egemenliğine tehditler, sosyal bir yıkım olarak ‘köylüsüzleştirme’ olgularına yer veriliyor.

‘Türkiye’de Madenciliğin Yakın Tarihine Bakış’ bölümünde; 1900’den 2026’ya kadar tarihsel olarak 4 dönemde ve başlıca maden işletmeleri özelinde (Balıkesir Balya kurşun-çinko madeni, Zonguldak Taşkömürü madeni, Ergani Bakır İşletmesi, Guleman krom yatakları, Divriği demir yatakları, Bergama altın madeni, Kazdağları altın madeni, İkizdere taşocağı, Akbelen ormanı ve kömür madeni, Çöpler altın madeni, Toprağımızı Vermiyoruz hareketi) madencilik faaliyetleri inceleniyor ve neden oldukları yıkımlar anlatılıyor.

‘Ekstraktivizmin İşleyişinin Hukuksal Eleştirisi’ bölümünde, son dönemdeki mevzuat değişiklikleri, ÇED sürecinin işleyişi ve taşınmaz komisyonu kararlarının anayasaya, çevre kanununa ve kamu yararına uygunlukları yönüyle irdeleniyor, sermayenin pürüzsüz işleyişi için hukukun araçsallaştırılması çeşitli bağlamlarıyla eleştiriliyor.

‘Madenci Şirketler’ başlığı altında son yıllarda en çok maden ruhsat sahalarını alan, ÇED projeleri yürüten şirketlere odaklanılarak, bu şirketlerin maden ruhsatları/projeleri ele alınıyor.

‘Atıklar’ bölümünde, kazılıp çıkarılan, zenginleştirilen minerallerden katbekat fazla toprağın atığa dönüştüğü gerçeği rakamlarla belgelenerek, madenciliğin gözden kaçırılmaya çalışılan ana faaliyetinin ‘doğal varlıkları atık deposuna dönüştürmek’ olduğu vurgulanıyor.

Türkiye’de son yıllarda büyük oranda yükselen atık miktarının, madenciliğin ne kadar çok arttığının kanıtı olduğu belirtiliyor ve her yıl zehirli atığa dönüşen milyonlarca ton toprağın nasıl bertaraf edildiği sorgulanıyor.

‘Kazalar ve Emek Sömürüsü’ bölümünde ’emekoloji’ kavramı açıklanıyor ve ekstraktivizmin diğer bir karanlık yüzü olan ‘iş cinayetleri’ İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) son 13 yıllık verileriyle sunuluyor. Her sene ortalama 100 kişinin madenlerdeki iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği, ölümlerin büyük oranda kömür, mermer ve taşocaklarında  gerçekleştiği Türkiye’de, kömürde ısrar politikalarının, sürekli gevşetilen mevzuatın, ülkenin her yerini kaplayan maden ruhsatlarının bu rakamları ne oranda artıracağı sorgulanıyor.

‘Yeşil Sömürgecilik ve Yeşil Ekstraktivizm’ başlığı altında yeşil sömürgecilik, sözde temiz enerjiye geçiş amacıyla toprağın altındaki doğal varlıkların, enerjinin, emeğin sömürülmesi, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin derinleşmesi ve yeşil ekstraktivizm, yenilenebilir enerji santralleri için madenciliğin zaruri gösterilmesi yönleriyle eleştiriliyor.

‘Kentsel Ekstraktivizm’ bölümü ise Güney Amerika’da doğan ve halen geliştirilmekte olan bu kavramı kent hakkıyla ilişkilendiriyor: büyük kentleri metalaştıran, emekçi mahallelerine el koyan, kazıp soylulaştırarak rant sağlayan gayrimenkul sermayesi ile kırsalda yaşam alanlarına el koyan ekstraktivizm arasında metaforik ve doğrudan ilişkiler kuruyor. Ekstraktivizm olgusu üzerinden kent ve köy mücadeleleri arasında köprüler kurulmasını öneriyor.

‘Mücadelenin Örgütlenmesi’ bölümünde, ekstraktivizmle mücadelede toplumsal sömürünün farklı biçimleri olarak kapitalizme, emperyalizme ve erkek egemenliğine karşı birleşik bir cephenin ve uluslararası dayanışmanın önemi vurgulanıyor. Ekososyalist bir geçiş programının adımları sıralanıyor. İletişim ağlarının kurulmasını, tarım alanlarına ekilerek sahip çıkılmasını ve doğanın belirlediği sınırlar içinde dayanışmanın büyütülmesini içeren somut öneriler sunuluyor.

Raporun geniş bir okur kitlesine ulaşmasını dilediklerini ifade eden enstitü raporun sunumunda şunların altını çizdi: “Kentli okurdan beklentimiz: raporda sunulan kırsalın yaşam alanlarına yönelik tehditleri ve çözüm önerilerini değerlendirmesi, ekstraktivizme karşı örgütlenmede aktif yer almasıdır.

Bir yandan da ekstraktivizme karşı duruşundan aldığı ilhamla kendi yaşam alanında kent hakkı mücadelesini büyütmesidir. Umarız ki bu rapor, Türkiye’de ekstraktivizmin yıkımlarıyla mücadele edecek bir platformun oluşturulmasına da vesile olur.”

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu