Hatırlanacağı gibi Kasım ayının ilk haftasında ABD Başkanı Donald Trump, beş Orta Asya devletinin başkanıyla bir toplantı düzenledi. Orta Asya’da bir türlü tutunamayan ABD’nin bu girişimi son yirmi yıldaki egemenlik sahalarından bağımsız olmadığı gibi Siyonist İsrail’in güvenliğini ve hareket alanını genişleten içeriğe de sahiptir.
2020 yılında Körfez Arap devletleriyle başlatılan İbrahim Anlaşmaları’nın, dolayısıyla İsrail’in Orta Asya devletlerince de tanınması ve böylece dünyadaki meşruiyetinin artırılması hedeflenmiştir. Arap devletlerinden sonra Kazakistan da bu son toplantıda İbrahim Anlaşması’nı imzalayarak İsrail’i resmen tanımıştır.
Yanı sıra ABD ile Kazakistan arasında değeri 17 milyar doları bulan 20 anlaşma imzalandı. Her iki anlaşmada da Kazakistan’ın, dış politik hareket alanını genişletip, ekonomisini dar boğazdan çıkartmak ve böylece Orta Asya’da daha aktif bir güç haline gelmek istediğini gösteriyor.
ABD açısından ise bir türlü tutunamadığı Orta Asya’ya yeniden kanca atma anlamını taşısa da bu girişim/hayalin gerçekleşme olasılığı şimdilik çok zayıf görünüyor.
“Dünyanın Kalbi” Orta Asya: Jeopolitik ve Ekonomik Çekim Merkezi
Orta Asya, dünyayı ele geçirme stratejilerinde “Dünyanın Kalbi” olarak merkezi bir yer edinirken jeopolitikte de stratejik bir bölge olarak kabul görerek bütün emperyalist devletlerin ilgi odağında bulunur. Günümüzde tarımsal arazi ve tatlı suyun azalmasıyla birlikte önemi daha da artan Orta Asya, geniş ve henüz tarıma açılmamış bozkırlarıyla ve Himalayalar’dan akan tatlı sularıyla bile şirketlerin iştahını kabartıyor.
Orta Asya ülkeleri, dünyanın en zengin uranyum (sadece Kazakistan dünya uranyum üretiminin %40’ını karşılıyor ve nükleer enerjinin ana kaynaklarından biri uranyumdur!) ve doğal gaz rezervleriyle birlikte petrol, altın, gümüş yönünden de zengin oluşuyla tüm iktidar odaklarını cezbediyor.
Yanı sıra ticaret yolları üzerinde bulunan Orta Asya, tarihi İpek Yolu’nun kuzey kuşağını oluştururken; Çin sosyal emperyalizminin Kuşak Yol Projesi’yle modernize edilmiş haliyle bu yeni jeo-stratejik önemini tescillemiştir. Haliyle Orta Asya’nın birçok açıdan hegemonya dalaşının merkezinde yer aldığı rahatlıkla söylenebilir.
ABD’nin Orta Asya devletleriyle yaptığı son zirveyi de bu tarihsel ve politik bağlamıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor. Özellikle batı blokunda yer alan ABD’nin AB devletleriyle birlikte, ağırlıklı olarak son 20 yılda kaybettiği nüfuzu, doğu bloğundaki Rusya ile Çin önderliğindeki Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’ne kaptırması bu iki blok arasındaki güç dalaşının kızışmasına sebep olmuştur.
Doğu Avrupa (özellikle Ukrayna) ile Orta Doğu’daki gerilimlerin Orta Asya’ya sıçrama olasılığı da bu bağlamda değerlendirilebilir. Ancak Orta Asya’da batıcı damar zayıf olduğundan ve SSCB öncesinde dahi bu bölge Rus Çarlığı ile Çin İmparatorluğu’nun hegemonya dalaşında kalarak baskın aldığından dolayı ABD’nin bu bölgede açılım yapabilmesi zor görünüyor.
ABD’nin Orta Asya açılımları yeni değildir. 1991 yılında sosyalist maskeli SSCB’nin dağılması sonrası kurulan Orta Asya devletleri ile bağımsız olan diğer devletler, Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)’nu kurdu.
ABD’nin bu topluluğu himayesi altına alma çabası sonuçsuz kaldı. ABD, dönemin TC hükümetlerini Türklük, soydaşlık vb. bağı dolayısıyla Orta Asya’da etkili kılmaya çalıştıysa da bu planın da çok başarılı olduğu söylenemez.
Ekonomik ve kültürel olarak Rusya’ya yakın duran Orta Asya devletleri radikal İslami örgütlerin desteklenmesi yoluyla zayıflatılmaya çalışıldı. CIA’in Afganistan’da görece başarı sağladığı (sonradan başına büyük bela olduğu) bu radikal İslami hareketler sınırlı bir bölgede etkinlik gösterebildi.
Rusya ve Çin’in Karşı Hamlesi: ŞİÖ ile Kurulan Bölgesel Hegemonya
1991-2001 yılları arasındaki çalkantılı dönem, Putin’in başkan seçilmesiyle Rusya atılıma geçti ve adeta ABD’yi Orta Asya’dan silip süpürdü.
Rusya, Putin döneminde BDT ülkelerini kendine bağladı. Orta Asya’nın doğal gaz ve petrol boru hatlarının büyük çoğunluğu Rusya toprakları üzerinden pazarlandığından bu gücünü pekiştirmesi görece kolay oldu.
Rus emperyalizmi, 1996 yılında kurulmuş olan ŞİÖ’yü canlandırıp Orta Asya devletleriyle ikili ve bölgesel anlaşmaları çeşitlendirip artırdı. 2005 yılındaki ŞİÖ zirvesinde Rusya daha agresif ve aktif bir dış politika izleyeceğini ilan etti. Akabinde 2006’da ordunun modernizasyonu için 200 milyar dolar ayırdı ve savunma bütçesini %300 gibi rekor bir şekilde artırıp 45 milyar dolara çıkarttı. Aynı yıl, dünyanın ikinci büyük silah ihracatçısı oldu.
Tahran’da Hazar Gölü’ne kıyısı bulunan devlet başkanlarının katılımıyla 2007’de yaptığı zirvede, Hazar’a kıyısı olan devletler dışındaki devletlerin askeri gemi ya da petrol-doğal gaz arama gemisi bulundurulması yasaklandı. Böylece ABD ve AB emperyalistlerine Hazar kapatılmış oldu.
Rusya aynı yıl yapılan ŞİÖ zirvesinde Türkmenistan’la 25 yıllık doğal gaz anlaşması imzalarken, Çin sosyal emperyalizmi de Türkmenistan’la boru hattı için anlaşma imzaladı. Böylece Orta Asya devletlerinin ŞİÖ’ye bağlılığı artırıldı.
Bu ekonomik ilişkiler gümrük tarifeleri kolaylığı, serbest bölgeler, özel ikili anlaşmalar, birbirine bağlanan alt yapı ve ulaşım ağları dolayısıyla daha yoğun hale getirildi; bu da Orta Asya devletlerini kendilerini bir nevi ŞİÖ’yle var ettiği bir politik ortam yarattı.
2007 yılında ŞİÖ zirvesinde Ortak Barış Gücü kurulması da kararlaştırıldı. Bu güç 2009 yılında kuruldu. Orta Asya’da (Kırgızistan’da) kalan son askeri üssünü kapatmasıyla birlikte ABD, Orta Asya’daki tüm askeri-politik etkinliğini yitirmiş oldu.
Böylece 2009 yılından itibaren Afganistan-Pakistan Projesi (Af-Pak)’ne yoğunlaşan ABD, Orta Asya’yı genişletilmiş Orta Doğu Projesi’nden çıkartmak zorunda kaldı.
Rusya ile Çin, Güney Amerika, Sahra Altı Afrika, Ortadoğu ve Güneydoğu Asya’da son 20 yıl içerisinde -batıcı blokunu zayıflatıp- güçlendi. ABD’nin Ortadoğu ve Ukrayna’da daima saldırgan bir tutum sergilemesini bu sürece bağlı değerlendirmek gerekiyor.
Orta Asya devletleriyle petrol ve doğalgaz başta olmak üzere pek çok alanda ikili işbirliği anlaşmaları imzalayan Çin, Rusya ile ortak bir strateji çerçevesinde, bu bölgeden ABD ile AB emperyalistlerinin uzak tutulmasında ön ayak olmuştur.
Yanı sıra batıcı blokun sürekli ittiği İran Devleti’ni, ŞİÖ’ye önce gözlemci sonra asil üye yaparak ona ekonomik-politik bir kalkan sundu ve İran’a yönelik ambargoların delik deşik olmasını sağladı. Pakistan, Hindistan ve İran’ın üyeliğiyle birlikte genişleyip güçlenen ŞİÖ’nün Orta Asya’nın çevresinde de güçlenmesi, batıcı blokunun bu bölgelerdeki zayıflamasını süreklileştirmiştir.
Bu durum, ABD’nin Orta Asya’nın petrol, doğal gaz ve madenlerini Hint Okyanusu’na bağlayacak ticaret yollarının ve boru hatlarının kurulması planlarının / hayallerinin suya düşmesine sebep olmuştur.
Henüz Obama dönemi bitmeden Af-Pak’tan bahsedilemez oldu ve böylece Rusya ile Çin’i çevreleyip zayıflatmak isteyen batıcı blok başarısız oldu. Orta Asya’nın çevresi Rusya, Çin, İran ve Pakistan topraklarıyla çevrili olduğundan ve buralarda ŞİÖ’nün hakimiyeti bulunduğundan dolayı, ABD’nin Orta Asya açılımının zor olacağı rahatlıkla söylenebilir.
Orta Asya’yı kuzeyden kuşatan Rusya’nın, dünyanın en geniş yüzölçümüne sahip olması ve bir uçtan öbür uca uzanan 10 bin kilometrelik bir alanla Orta Asya’yı kuşatması başlı başına bir kalkan sağlıyor.
Orta Asya’nın doğu ve güneydoğusunda bulunan Çin, Pakistan ile Hindistan ŞİÖ üyesidir.
Batısında yer alan Hazar Gölü, ticari yolların kuzeye ve güneye inmesini zorunlu kıldığından Orta Asya’nın önemini artırırken Orta Asya’nın güney ve güney batısını kaplayan İran’ın ŞİÖ’de yer alışıyla tamamen bir çember oluştuğu söylenebilir.
Güneyde yer alan Afganistan’ın Pakistan ve İran’la güney ve doğudan kuşatılması dolayısıyla Orta Asya’ya bir tehdit oluşturmadığı söylenebilir.
Askeri ve Jeopolitik Çember: KGAÖ, ŞİÖ ve ABD’nin Dışlanması
ABD’nin hayalindeki çevreleme politikası, ŞİÖ tarafından Orta Asya’da ABD’yi tamamen dışlayacak şekilde gerçekleştirilmiştir.
Rusya, Orta Asya’nın devletlerinin ekonomik ve politik bağımlılıklarını sürekli artırdığı gibi askeri olarak da hegemonyasını güçlendirmiştir. 1992 yılında Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Ermenistan tarafından imzalanan Kolektif Güvenlik Anlaşması’na dayanarak 2002’de kurulan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ), Putin tarafından 2007’de aktifleştirildi ve 2009 yılında bu oluşuma bağlı 11 bin kişilik “Acil Müdahale Gücü” kuruldu.
Kazakistan’da devlet başkanına yönelik isyanın bastırılmasında aktif rol üstlenen “Acil Müdahale Gücü”, tıpkı NATO gibi, dünyanın her tarafında “terörle mücadele” adı altında askeri operasyon / müdahale yapma yetisi ve yetkisi kazanarak Batı blokuna meydan okudu.
Bu askeri güç, her ne kadar NATO karşısında askeri olarak zayıf görünse de, NATO’dan sonraki dünyadaki en güçlü askeri ittifak olarak öne çıkıyor. Rusya, Orta Asya başta olmak üzere, birçok bölgede, bu askeri güç dolayısıyla kendini dayatabiliyor.
Küresel konsensüsü bozma pahasına Ukrayna’yı işgal etmesini de bu bağlamla birlikte değerlendirmek gerekiyor. NATO’nun Ukrayna üzerinden kendisine sınır olmasına tahammül edemeyen Rusya’nın, Orta Asya’da ABD’nin veya NATO’nun açılımını pek hoş karşılamayacağı malum.
Çoklu Denge Siyaseti ve ABD’nin Açmazı
Kazakistan’ın İsrail Devleti’ni tanıması ve ABD ile çok sayıda uzlaşma imzalaması Rusya ya da ŞİÖ’ye şimdilik bir tehdit oluşturmuyor. Özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren bütün devletler, iki kutuplu politik ve ekonomik ilişkilerinden uzaklaşarak farklı ekonomik ve politik ilişkiler geliştirmeye başlamışlar.
Yani bir bakıma, emperyalist büyük güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak üzere pozisyonlar almışlardır.
Çin sosyal emperyalizmi, Batı blokunun hegemonyası altında olan Körfez’deki Arap devletlerinin en büyük ticari ortakları arasına girdi. ABD ve AB’nin en büyük şirketleri Çin’de çok sayıda büyük fabrikalarla geniş bir ekonomik ağ yarattı.
Haliyle Kazakistan veya diğer Orta Asya devletlerinin, ŞİÖ dışındaki devletlerle ekonomik, politik anlaşmalar imzalaması konjonktüre uygundur. Zira bu anlaşmalar, iki hegemon blok arasındaki dengeleri değiştirmemiştir.
Bu tabloya ek olarak Orta Asya devletlerinin iç sınıfsal yapıları ve rejim karakterleri de ABD’nin manevra alanını daraltan bir başka unsur olarak ele alınmalıdır. Bölge ülkelerinde egemen olan yarı-otoriter, güvenlik merkezli ve devlet kapitalizmiyle iç içe geçmiş iktidar blokları, “demokrasi”, “insan hakları” ve “sivil toplum” söylemleriyle hareket eden ABD dış politikasına yapısal olarak mesafelidir.
Bu söylemler, Orta Asya egemen sınıfları açısından birer meşruiyet aracı değil, potansiyel istikrarsızlık ve rejim tehdidi olarak okunmaktadır. Dolayısıyla ABD’nin klasik “yumuşak güç” araçları, bu coğrafyada sınırlı bir karşılık bulmaktadır.
Aynı şekilde, ABD’nin Orta Asya’ya dönük açılımının askeri değil, ağırlıklı olarak diplomatik ve ekonomik başlıklar üzerinden ilerlemek zorunda kalması da önemli bir sınırlayıcı faktördür. Zira bölgede Rusya’nın KGAÖ üzerinden kurduğu askeri şemsiye ile Çin’in altyapı, kredi ve ticaret ağlarıyla ördüğü ekonomik kuşatma, ABD’nin askeri üsler ya da güvenlik anlaşmaları üzerinden nüfuz tesis etmesini fiilen imkânsız hale getirmiştir.
ABD’nin son dönemde enerji, nadir madenler ve lojistik başlıklarını öne çıkarması, bu zorunlu yön değişiminin ifadesidir.
Öte yandan Orta Asya, ABD açısından yalnızca Rusya ve Çin’e karşı bir çevreleme hattı değil; aynı zamanda bu iki güç arasındaki çelişkilerin dikkatle gözlendiği bir ara bölge işlevi de görmektedir. Ancak bu durum, ABD’ye otomatik bir avantaj sağlamamaktadır.
Aksine Rusya-Çin ilişkilerinin Orta Asya özelinde rekabetten ziyade işbirliği ekseninde ilerlemesi, ABD’nin “çatlaklardan sızma” stratejisini boşa düşürmektedir. ŞİÖ’nün kurumsal derinliği ve çok taraflı mekanizmaları, bu işbirliğini kalıcı hale getiren bir çerçeve sunmaktadır.
ABD’nin Orta Asya hamlelerinin bir diğer boyutu da enerji arz güvenliği ve Avrupa pazarlarıyla bağlantılıdır. Rusya’ya bağımlılığı azaltma hedefiyle Orta Asya kaynaklarını gündeme alan ABD ve AB, bu kaynakların taşınacağı güzergâhlar meselesinde ciddi jeopolitik engellerle karşılaşmaktadır.
Hazar geçişli ya da Güney Asya’ya uzanan alternatif hatlar, İran, Rusya ve Çin’in ortak denetim alanlarına takılmakta; böylece projeler ya rafa kalkmakta ya da ŞİÖ ülkelerinin onayına bağımlı hale gelmektedir. Bu durum, ABD’nin enerji üzerinden kurmayı hedeflediği nüfuz alanlarını da sınırlamaktadır.
Son olarak, ABD’nin Orta Asya açılımını kısa vadeli sonuçlar üzerinden değerlendirmek yanıltıcı olacaktır. Bu açılım, mevcut güç dengelerini sarsacak bir kopuşa işaret etmemekle birlikte, uzun erimli bir pozisyon alma çabasının parçasıdır.
Ancak bu çabanın başarısı, Orta Asya devletlerinin ŞİÖ merkezli entegrasyon düzeyinin kırılmasına, Rusya-Çin stratejik uyumunun zayıflamasına ve bölgesel güvenlik mimarisinin çözülmesine bağlıdır. Mevcut koşullar altında bu üç başlıkta da bir kırılma emaresi görülmediğinden, ABD’nin Orta Asya açılımı, şimdilik bir “niyet beyanı” ve diplomatik yoklama olmanın ötesine geçememektedir.
ABD özellikle Trump döneminde, eski gücünü / nüfuzunu kazanmak için yoğun çaba içerisine girmiştir. Orta Asya açılımı bu çabanın ürünüdür. Rus emperyalizmini zayıflatıp Çin Devleti’nden ayırmak isteyen ABD, ilk önce büyük tehdit gördüğü Çin’i doğu ve güneydoğudan çevreleme çabalarını ihmal etmiyor. Ticaret savaşları da bu çabanın ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.
ABD’nin güçlenmesinde Orta Asya kilit bir öneme sahiptir. Lakin ABD’nin Orta Asya’da açılım yapma olasılığı, buradaki devletlerin ekonomik, politik, kültürel, askeri olarak ŞİÖ’ye bağlı / bağımlı olmaları dolayısıyla oldukça zayıftır.
Trump hükümetinin son Orta Asya zirvesi / açılımı, dengeleri değiştirecek düzeyde olmadığından sadece bir girişim ve daha büyük planların ilk adımı olarak değerlendirilebilir.



