GüncelMakaleler

YORUM | Emperyalizm ve Bazı Gerçekler Üzerine

"Her şeyden önce bir sorunu çözmek için, öncelikle onun varlığını kabul etmek gerekir. İktidar böyle bu gerçeği kabul etmemektedir. İktidara göre “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” Ve onun çözümünü de devlet teröründe, besleyip büyüttükleri çeteci grupların vahşi cinayetlerinde aramaktadırlar"

Halep’te Kürt nüfusunun yoğun olarak yaşadığı mahallelere HTŞ güçlerinin yaptığı saldırıların, işlediği cinayetlerin arkasında, ABD emperyalizmi başta olmak üzere, bazı batı Avrupalı emperyalist ülkeler ve onların suç ortakları olarak TC devleti, Suudi Arabistan vb. kimi Körfez ülkeleri olduğunu bilmeyen yoktur. Zira Şam’daki, çete rejimi gereken desteği görmeseydi bu saldırı cüretini gösteremezdi.

Böylece bu haydut güçler, SDG’nin Kuzey ve Doğu Suriye’de denetiminde bulundurduğu alanları, olanakları esas olarak tırpanlayarak, Suriye’deki çete rejiminin denetimine sundular. Suriye’de Kürtlerin sahip olduğu kazanımları budama operasyonunun bir parçası olanlar, Münih Güvenlik Konferansı’nda Kürt temsilcilerle (Mazlum Abdi ve İlham Ahmed) fotoğraf çektirip gülücükler dağıttılar. Anlaşılan o ki; kamuoyunda “Kürtlere yine ihanet edildi” temelinde oluşan düşünceyi dağıtmak için, Münih’te böyle sahte bir görüntü vermeye ihtiyaç duydular.

Bizim için gerçek olan; Halep’te Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı mahallelere dönük saldırılar ve katledilen kadın savaşçının bedenine yapılan alçakça saldırıdır. Bizim için gerçek olan, Kuzey ve Doğu Suriye’de var olan özerk yapının dağıtılarak Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bazı kentlere sadece yerel yönetimler düzeyinde belli hakların tanınmasıdır. Dahası bu konularda da henüz ortada güven duyulacak bir yaklaşım yoktur. Tarafların yapılan anlaşmalardan farklı sonuçlar çıkarması-yorumlar yapması bunun en görünür kanıtıdır. Bu nedenle, Münih Güvenlik Konferansı’na temsilcileri çağrılan Kürt halkının hala ciddi bir güvenlik sorunu vardır. Çünkü Münih’te kameraların önünde emperyalist sözcülerin İ.Ahmed ve M.Abdi ile birlikte vermiş olduğu pozların, sahadaki suç ortaklarının işlemiş olduğu cinayetleri, yapabilecekleri saldırıları durdurma bakımından bir anlamı yoktur. Tam tersine bu görüntü, bu haydut takımının insanlığa karşı işlemiş olduğu cinayetleri perdelemektedir ve geniş halk yığınlarının emperyalist haydutların gerçek yüzünü görmesine engel niteliktedir.

Nitekim, Kürt temsilcileriyle yapılan bu görüşmelerden hareketle, neredeyse yakın tarihte Kürt halkına yapılan tüm bu kötülükleri unutturacak tarzda yorumlar yapan-açıklamalarda bulunan kimi Kürt siyasetçileri olmuştur. Kaldı ki, bu haydutları bu görüşmelere mecbur kılan da sözkonusu bu karşı-devrimci saldırılara karşı, Kürt halkının, devrimci-demokratik güçlerin pratik sahada ortaya koymuş oldukları güçlü tepkidir. Kimi emperyalist ülkelerin iç kamuoyunda “Kürtlere ihanet edildi” temelinde oluşan düşüncelerin, gösterilen tepkinin giderek yaygınlık kazanması vb.dir.

Kürt halkı direndikçe, savaştıkça kazandı

Yoksa emperyalistler ve suç ortaklarının, haklı ve meşru olan mücadelelere karşı durmaları, suç işlemeleri, onların sınıfsal karakterlerinin bir gereğidir. Bu nedenle Suriye’deki, özerk yapının esas olarak dağıtılması, Kürtler için belirsiz bir ortamın yaratılmasından en çok memnun olan faşist Türk devletidir. Bu memnuniyet duygusundan alınan hazla TC Dışişleri Bakanı Hakan Fidan daha şimdiden Irak’taki Kürt kazanımlarının yok edileceği projelerin derdine düşmüştür. Bunun için Irak yönetimiyle, Haşdi Şabi yöneticileriyle diplomasi trafiğini yoğunlaştırmış durumdadır.

Faşist Türk devleti nerede olursa olsun, silah ile Kürdün yanyana bulunmasını kendi güvenliği için bir tehdit olarak görmektedir. Dolayısıyla Kürtlerin bulundukları her yerde silahsızlanarak, mevcut gerici-faşist yönetimlerin iradesine tabi olmasını istemektedir. En basit tanımlamayla bu, “kuzu”nun güvenliğini kurda emanet etme politikasıdır. Bu karşı-devrimci politikalar karşısında geriye atılacak her adım, Kürt ulusu için yeni katliamların, sürgünlerin habercisidir.

Bunu en iyi bilen de Kürtlerdir. Çünkü bugüne kadar Kürt ulusu elde ettiği her kazanım için ağır bedeller ödedi. Kürtler direndikçe, savaştıkça kazandı. İmha ve inkâr politikaları bu direniş çizgisi sayesinde engellendi.

An itibariyle mevcut güçler dengesine baktığımızda, uluslararası planda kurulacak pazarlık masalarında Kürtlerin kazanımlarını koruyacak, genişletecek bir ortam yoktur. Kürt ulusunun pazarlık masalarından asgari düzeyde kârlı kalkmasını sağlayacak olan, sahadaki öz güçlerinin etki düzeyidir. Bölgenin diğer halklarıyla kurulacak mücadele yoldaşlığıdır. Yani asıl olan devletlerle, aşiret reisleriyle yapılan ittifaklar değil; halklarla demokratik hak ve özgürlükler temelinde kurulacak ittifaklardır. Ve bu ittifaklar, emperyalizmi ve bölge gericiliğini hedeflemek zorundadır.

Tabii ki, her devrimci savaşta güçler dengesi hesaba katılır ve aynı zamanda ezilen halklar ve uluslar, kendi kurtuluş projelerini öz güçleri üzerinde inşa etmek zorundadır. Çünkü tarihi tecrübeler bize şu gerçeği gösteriyor; ağırlıklı olarak güçler dengesine dayanılarak kazanılan başarıların kalıcılığı her zaman tartışmalıdır. Yani güçler dengesi değişince sahip olunan birçok kazanım da yok olabilmektedir. Bu anlamıyla Rojava pratiğinden almamız gereken çok ders vardır. Dahası bu süreç hala devam etmektedir ve bir bütün olarak Kürt halkının sahip olduğu ulusal demokratik kazanımlar için ciddi riskler taşımaktadır.

Şu konuda herkesin net olması gerekir; Rojava’da varolan tablo hala bağrında bir dizi belirsizlik taşımaktadır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, yapıldığı söylenen anlaşmadan tarafların farklı sonuçlar çıkarması uygulamada krizlere yol açmaktadır/açacaktır.

Böylesi durumlarda ya taraflar karşılıklı olarak tavizler vererek uzlaşma yolunu tercih ederler ya da yeniden çatışmalar başlar. Somut durumda Şam’daki çeteci rejim, aldığı emperyalist destekle, Kürt ulusunun mevcut haklarını daha da sınırlayacak temelde dayatmalarda bulunacaktır. An itibariyle nesnel koşullar, bu çeteci güçlerin lehinedir. Çünkü hem emperyalistlerin hem de bölgedeki kimi gerici-faşist devletlerin desteğini almış durumdadırlar.

TC’nin çözümü, Kürtlerin yaşadığı her yere düşmanlıktır!

Dolayısıyla yukarıdaki tabloyu Hakan Fidan’ın Irak Kürdistanı’na dair yaptığı açıklamalarla, T.Kürdistanı’nda henüz adı üzerinde dahi hemfikir olunmayan “süreçle” ve aynı zamanda İran’a dönük ABD emperyalizminin kuşatma projesiyle birlikte ele alıp değerlendirmek gerekir. Çünkü, görünen o ki, İmralı’da yürütülen tartışmalar bir bütün olarak ulusal hareketin faaliyet alanlarını kapsar niteliktedir.

Yürütülen görüşmelerin, pazarlıkların tüm ayrıntılarına hakim olunmasa da, var olan tablodan hareketle ortada bir bahar havasının olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Her şeyden önce D.Bahçeli, R.T.Erdoğan gibi, tekçi-ırkçı faşistlerin gelişmelere dair memnuniyetlerini dile getirmeleri, değerlendirmelerimizde daha temkinli olmamızı beraberinde getirmektedir. Daha yakın bir tarihe kadar Kürt ulusal hareketinin kimi temsilcileri ve kurumları da aynı kaygı ve güvensizlikleri taşıyordu. Halep’te Kürt mahallerine yapılan saldırı sonrasında KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı şu gerçeklere işaret ediyordu: “Kuzey-Doğu Suriye ile anlaşmayı değil, özerk yönetimi tasfiye etmeyi amaçladıkları anlaşılmaktadır.”

Devamla; “Türk basını ve AKP sözcüsü Ömer Çelik bu saldırıların Halep’teki Kürt mahalleleriyle sınırlı kalmayacağını açıkça belirtmektedirler. Ömer Çelik’in ‘Terörsüz Türkiye ve Terörsüz bölge’ ifadelerini birlikte kullanması bu saldırıların Kuzey-Doğu Suriye ve Kürtlerin yaşadığı tüm bölgeye yayılacağını ortaya koymaktadır. Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesini her yerde terörle yaftalamaktadırlar. Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’deki demokratik sistemi de bu yaftalama ile tasfiye etmek istemekteler. Özcesi Kürtlere düşmanlık şahsında Kürtlerin yaşadığı her ülkede demokrasi düşmanlığı yapılmaktadır.”

KCK’nin öngörmüş olduğu Özerk Yönetiminin tasfiyesi önemli oranda gerçekleşmiştir. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Suriye’deki çete rejimi ve efendileri bu hamlelerle yetinmeyeceklerdir.

Kürt halkının, müttefiklerinin saldırılara karşı ortaya koymuş olduğu tepki; sadece bu haydutça saldırıları frenlemiştir. H.Fidan’ın açıklamaları planlarının ipuçlarını vermektedir. Dahası AKP sözcüsü Ömer Çelik’in ifade ettiği “Terörsüz Türkiye, terörsüz bölge” açıklamaları, tasfiye planının kapsamı hakkında da somut bir fikir vermektedir.

Keza içerde adı üzerinde dahi hemfikirlilik sağlanmayan bir sürecin başta Kürt ulusal sorunu olmak üzere, demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlarını genişletme konusunda ortaya olumlu sonuçlar çıkarması düşünülemez. Her şeyden önce bir sorunu çözmek için, öncelikle onun varlığını kabul etmek gerekir. İktidar böyle bu gerçeği kabul etmemektedir. İktidara göre “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” Ve onun çözümünü de devlet teröründe, besleyip büyüttükleri çeteci grupların vahşi cinayetlerinde aramaktadırlar.

En nihayetinde Rojava’dan Bakur’a, Başur’dan Rojhilat’a süreç nereye evrilirse evrilsin, komünist ve devrimciler için Kürtlerin başta özgürce ayrılma hakkı olmak üzere tüm ulusal, kültürel ve demokratik haklarını savunmak esas olandır.

 

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu