
Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (AANES), Suriye iç savaşı sırasında Kürtleri, Arapları, Süryanileri, Ermenileri, Asurileri, Êzidîleri ve diğer toplulukları kapsayan çok etnikli bir yönetim sistemi olarak ortaya çıktı. Yerel meclislere dayanan, adem-i merkeziyetçi ve toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan bu yapı, Halep’teki Kürt çoğunluklu Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini de kapsıyordu.
2022 yılında, Rojava olarak da bilinen Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nde görev yapan etnik Ermeni bir askeri komutan, Türkiye sınırına yakın Tel Temir civarındaki bir köye, yanında Ermeni bir savaşçıyla birlikte gitti. Kendisine, tahliye edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir Kürt aile adına arabuluculuk yapması istenmişti. Bir Ermeni komutanın bir Kürt aile için devreye girmesi, AANES’in söylemde değil, pratikte kurumsallaştırdığı türden etnikler arası işbirliğinin sembolik bir örneğiydi.
Aile, üç yıl önce Türkiye’nin 2019’daki askeri harekâtı sırasında, yaklaşık 40 kilometre uzaklıktaki memleketleri Serekaniye’den (Ras al-Ayn) kaçmış ve terk edilmiş bir eve sığınmıştı. Şimdi ise Tel Temir Askeri Konseyi, evin askeri amaçlarla el konulması gerektiğini kendilerine bildirmişti. Bir kez yerinden edilmiş, şimdi yeniden tahliye edilme riskiyle karşı karşıya kalan aile, yardım için Ermeni komutana başvurmuştu.
“Ailenin gidecek hiçbir yeri yoktu,” diye anlatmıştı komutan. “Türk harekâtından sonra, bölgenin her yerindeki boş evlere çok sayıda yerinden edilmiş insan yerleşmişti.” Bu evlerin çoğu, 2015’te IŞİD’in ilerleyişinden kaçan ve bir daha geri dönmeyen Asurilere aitti.
Komutan ve yanındaki savaşçı aileyle konuştuktan sonra ayrılıp askeri polisle görüşmeye hazırlanırken, yakınlara -yalnızca 400 metre öteye- top mermileri düşmeye başladı. Türkiye, AANES kontrolündeki bölgelere yönelik yeni bir bombardıman başlatmıştı.
Komutana sonra ne yaptıklarını sorduğumda güldü. “Sakindik. Buna alışığız,” dedi. Yanındaki savaşçı da aynı soğukkanlılıkla ona dönüp, “Acaba gitsek mi?” diye sormuştu.
Aile ise korkmuş ve umutsuzdu. Komutanın aktardığına göre, “Serekaniye’den Türk askeri saldırılarından kaçmak için kaçtık,” demişlerdi. “Şimdi bundan kaçmak için nereye gideceğiz?”
Türkiye’nin salam taktikleri ve vekâlet şiddetinin normalleşmesi
2022’deki bu bombardıman münferit bir olay değildi. Türkiye’nin, AANES’i dikkat çekmeden ve uluslararası bir tepkiyi tetiklemeden adım adım zayıflatmayı hedefleyen “salam taktikleri”nin parçasıydı. Bu strateji, sahadaki gerçekliği küçük, art arda gelen askeri hamlelerle değiştirmeyi amaçlıyor.
Ermeni bağlamında bu terim, Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ ve Ermenistan’a yönelik kademeli toprak ihlallerini tanımlamak için kullanılmıştı. AANES bağlamında ise Türkiye’nin, Türkiye destekli milislerin ve artık Suriye’nin ardışık askeri operasyonlarını ifade ediyor: 2018’de Afrin’in ele geçirilmesi; 2019’da Tel Abyad ve Ras al-Ayn’ın (Serekaniye) düşmesi; 2024’te Tel Rıfat ve Menbic; ve şimdi, 2026’da Halep.
Her operasyon, özerk ve çok etnikli öz yönetim alanını biraz daha daralttı. Bu stratejinin ayırt edici özelliği, vekâlet şiddetinin meşrulaştırılmasıdır. Türkiye, hedeflerini cihatçı ve paramiliter yapılar üzerinden, doğrudan sorumluluk üstlenmeden hayata geçirirken, eş zamanlı olarak Şam üzerinde baskı kurarak kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesini sağladı.
Türkiye’nin bu kademeli saldırıları yalnızca toprakları değil, bir siyasi modeli de aşındırdı. AANES, hem Beşar Esad’ın merkezi diktatörlüğüne hem de bölgeyi tanımlayan etnik ve mezhepsel parçalanmaya alternatif sunuyordu. Türkiye için sınırın ötesindeki Kürt özerkliği, kendi Kürt nüfusunu cesaretlendirme riski taşıyordu; Şam içinse merkezi kontrolü sorguluyordu.
Federalizm bir kırmızı çizgi
Bu toprak kaybı, farklı bir meydan okumaya zemin hazırladı. Esad’ın düşüşünden sonra AANES, özerkliğinden vazgeçmesi ve merkezi bir devlete boyun eğmesi yönünde artan baskılarla karşı karşıya kaldı. Şam’daki geçiş hükümetiyle yürütülen görüşmelerde AANES, tutarlı bir pozisyon benimsedi: siyasi özerkliğini koruyacak federal bir sistem içinde birleşik bir Suriye.
Bu özerklik, AANES’in demokratik yönetişim kurmasına, kadın haklarını ilerletmesine ve etnik çoğulculuğu kurumsallaştırmasına olanak tanımıştı. AANES, defalarca ayrılıkçı bir proje olmadığını ve Suriye’nin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturmadığını vurguladı.
Ancak bu müzakereler giderek kararan bir arka plan üzerinde yürütüldü. AANES içindeki topluluklar, Mart 2025’te hükümet destekli güçlerin sahil bölgesinde yaklaşık 1.500 Alevi sivili öldürmesini izledi. Sadece birkaç ay sonra, Temmuz’da Süveyda ve çevresinde yaşanan mezhepsel şiddette, hükümet güçlerinin aktif katılımıyla 940’tan fazla Dürzi öldürüldü.
Bu katliamlar, Esad sonrası Suriye’de şekillenen “birliğin” ne tür bir birlik olduğunu ortaya koydu: Alevi, Dürzi ya da Kürt olsun, özerk topluluklara tahammül etmeyen bir birlik. AANES’in federal modeli farklı bir yol sunuyordu, ancak bu yol Şam’ın merkezi iktidar üzerindeki sınırları kabul etmesini gerektiriyordu.
Bu gelişmeler sahadaki siyasi hesapları da değiştirdi. AANES içinde, uzun süredir “Kürt liderliğine” mesafeli yaklaşan Ermeni ve Asuri topluluklarla konuştuğumda, tereddütsüz biçimde AANES yönetimini el-Şaraa yönetimine tercih ettiklerini söylediler. Eksiklerine rağmen AANES, onları başka yerlerde tanık oldukları şiddetten korumuştu. Böylece AANES, yalnızca ideolojiyle değil, sağladığı korumayla da meşruiyet kazandı.
Buna rağmen Şam’la yapılan anlaşmaların uygulanması tıkandı; görüşmeler defalarca ertelendi ya da iptal edildi. Aynı zamanda Türkiye’nin, AANES’e herhangi bir özerklik tanınmaması yönünde Şam üzerindeki baskısının arttığı izlenimi güçlendi.
Gerilimi azaltmak amacıyla AANES, Nisan 2025’te Şeyh Maksud ve Eşrefiye’den tüm SDF birliklerini çekti. Buna karşılık açık bir saldırmazlık garantisi ve sivil öz yönetimin korunması sağlandı. Bölgede yalnızca, savaş için değil sivilleri korumakla görevli, hafif silahlı iç güvenlik güçleri — Asayiş — kaldı.
Buna rağmen gerilim tırmandı. 23 Aralık 2025’te Suriye hükümeti mahallelerin elektriğini tamamen kesti.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye, on binlerce Kürt sakine ev sahipliği yapıyordu; bunların çoğu Türkiye’nin 2019’daki Afrin harekâtı sırasında yerinden edilmişti. Hikâyeleri, Tel Temir’deki ailenin hikâyesine benziyordu: bir kez yerinden edilmiş, yeniden kuşatma altında.
Halep, Ocak 2026
İki hafta sonra, 6 Ocak 2026 akşamı, el-Şaraa Avrupalı yetkililerle görüşürken, Türkiye destekli silahlı gruplar saldırmazlık anlaşmasını ihlal ederek Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye büyük bir saldırı başlattı. Ertesi gün Şam, bölgeleri “kapalı askeri bölge” ilan etti ve içerideki Kürt güçleri “meşru hedef” olarak tanımladı.
Sonrasında yaşananlar iki ordu arasındaki bir çatışma değil, ezici bir saldırıydı.
Sultan Murad ve Hamza tümenleri gibi — Artsakh’a paralı asker gönderen aynı gruplar — Türkiye destekli milislerin de dahil olduğu yaklaşık 42.000 asker, tahminen 300 Asayiş savunucusuna karşı ilerledi.
Bu hükümet yanlısı güçler, sivillerin infazı ve cesetlerin mutilasyonu da dahil olmak üzere çok sayıda savaş suçu işledi. Yüzlerce yaralı sivil içeride tedavi edilirken Halid Fajr Hastanesi tanklar, insansız hava araçları ve roketlerle defalarca vuruldu. Ayrıca, aylardır ilk kez Türkiye’nin Suriye’de doğrudan İHA saldırıları gerçekleştirdiği bildirildi.
Kürt topluluklara, özellikle de kadın savaşçılara yöneltilen bu şiddet olağanüstü değil; Türkiye’nin Kürtlere yönelik yüzyıllık politikaları ile IŞİD ve çeşitli milislerin uygulamaları arasında ortak bir siyasi zihniyeti yansıtıyor.
11 Ocak’ta bir ateşkes ilan edildi. Ayrıntılar belirsizliğini korurken, hükümet yanlısı milislerin Şeyh Maksud ve Eşrefiye’nin tamamını kontrol altına aldığı görülüyor. Evlerini terk etmeyi reddeden birçok sakin daha sonra bu güçler tarafından kaçırıldı.
Asayiş, komutanları Ziyad Heleb’in ve geride kalıp büyük olasılıkla öldürüleceklerini bilen diğer savaşçıların ölümünü daha sonra doğruladı. Birçoğu Afrinliydi. Kendilerini savundukları öz yönetimli mahallelerden ayırmak mümkün değildi; çünkü bu mahalleler, etnikler arası ağların, kadınların kurumsallaşmış katılımının ve öz yönetimi gerçek kılan toplumsal dokunun kendisiydi.
Bu ölümler ve kalan güçlerin çekilmesiyle, AANES’in Fırat’ın batısındaki varlığı fiilen sona erdi.
Halep’ten sonra
Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye yönelik saldırı münferit bir askeri olay değildi. Esad sonrası Suriye’de nasıl bir devletin şekillendiğini ortaya koydu: özerk alanlara, çoğulcu öz yönetim modellerine ve merkezi kontrol dışındaki herhangi bir alternatife tahammül etmeyen bir devlet.
Serekaniye’den yerinden edilmiş aile, etnik sınırları aşarak arabuluculuk yapan Ermeni komutan ve öleceklerini bilerek geride kalan Asayiş savaşçıları — hepsi bölgenin otoriter ve etno-mezhepsel varsayımlarına meydan okuyan bir siyasi deneyin parçasıydı. Halep’te düşen yalnızca iki mahalle değil, temsil ettikleri ihtimaldi: Kürtlerin, Arapların, Ermenilerin, Asurilerin ve diğerlerinin birlikte kendilerini yönetebileceği bir gelecek.
Saldırı, Suriye’nin geleceğinden kimlerin dışlanacağını da açıkça gösterdi: tek seçeneğin otoriter birlik ya da çoğunlukçu yönetim olduğu fikrini kabul etmeyen herkes.
Halep aynı zamanda daha derin bir başarısızlığı açığa çıkarıyor: son derece merkezi, Arap Sünni Müslüman ağırlıklı bir ulus-devletin ötesine geçerek Suriye’nin gerçek çeşitliliğini yansıtan bir yapıya evrilememeyi.
Uluslararası yeşil ışık
Halep’te savaş suçları işlenirken, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen el-Şaraa ile görüştü; ülkenin “umut yolculuğunu” övdü ve Dürziler, Aleviler ya da Kürtler katledilirken bunlardan söz etmeksizin 620 milyon avroluk yeniden inşa yardımı sözü verdi.
Bu suskunluk cehalet değildi; Batı’nın suç ortaklığı yaşananların merkezinde yer alıyordu.
Avrupalı ve Amerikalı karar alıcılar, merkezi bir Suriye devletinin konsolidasyonu uğruna şiddeti kabul edilebilir bir bedel olarak gördüler. Washington’un tutumu özellikle çelişkiliydi; zira Suriye’de bulunma gerekçesi IŞİD’i yenmekti — oysa IŞİD yeniden güç kazanıyor. Kürtler bu mücadelede tali aktörler değil, belkemiğiydi.
Avrupa’nın hesapları pragmatikti. Suriyeli mültecilerin gitmesini istiyordu. Mülteci karşıtı söylemlerle beslenen aşırı sağ partiler seçimlerde güç kazanıyordu. Avrupalı liderler, geri dönüşleri teşvik ederek bu hareketlerin siyasi zeminini zayıflatmayı umuyordu; bu, vahşet işleyen bir hükümeti meşrulaştırmak anlamına gelse bile.
Avrupa ayrıca güvenlik gerekçeleriyle el-Şaraa’yı kabul etti; cihatçı ağların takibinde güçlerini ortak olarak görürken, IŞİD’i büyük bir insani bedel ödeyerek yenmiş olan AANES’i kenara itti. Batı için Şam’da tek ve merkezi bir otorite, adem-i merkeziyetçi bir siyasi manzaradan daha tercih edilir görülüyor. Otoriter ve şiddet içerse bile devlet konsolidasyonunun, özerklik ya da çoğulculuktan daha güvenli olduğu varsayılıyor.
AANES çökerse herkes kaybeder
Türkiye’nin operasyonları nedeniyle iki kez yerinden edilen Serekaniye’li aile, kendilerini yerinden eden güçleri meşrulaştıran Avrupa yeniden inşa fonlarından hiçbir şey kazanmaz. Uzun vadede bu yaklaşım, önlemeyi iddia ettiği istikrarsızlığı üretme riskini taşıyor. Suriye’nin son on yılından çıkarılması gereken derslerin — baskı, dışlama ve sonuçlar hakkında — öğrenildiğine dair çok az işaret var.
Halep’te ölen yalnızca bir Kürt projesi değildi. Suriye’nin farklı topluluklarının birlikte kendilerini yönetebilme ihtimaliydi.
Geride kalan Asayiş savaşçıları, Kürtlerin, Arapların, Ermenilerin, Asurilerin ve diğerlerinin eşit yurttaşlar olarak siyasi hayatı paylaşabildiği; kadınların liderlik edebildiği ve çoğulculuğun kurumsallaştırılabildiği bir siyasi deneyi savunuyordu.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye’deki direniş, Batılı politika yapıcıların kavrayamadığı bir gerçeği açığa çıkardı: savunma yalnızca askeri güçten ibaret değildir. Yaklaşık 300 hafif silahlı savunucunun ezici bir saldırıya karşı direnebilmesini sağlayan şey meşruiyetti — halkın güveni ve yıllar süren demokratik pratikle inşa edilmiş kolektif dayanıklılık.
AANES’te savunma bütünlüklüdür; silahları, toplumu, sağlığı, eğitimi ve hafızayı birbirinden ayrılmaz bir bütün haline getirir. Bu nedenle Avrupa’nın Şam’daki merkezi otoriteye odaklanması stratejik olarak yanlıştır. AANES, savunmayı ortak bir yurttaşlık kapasitesine dönüştüren toplumsal örgütlenme sayesinde IŞİD’i yenmişti.
Bu modeli devlet konsolidasyonu uğruna dışlayan Batılı güçler, aslında aradıklarını iddia ettikleri istikrar biçimini — şiddete değil meşruiyete dayanan istikrarı — baltalıyor.
AANES çökerse, tüm Suriyeliler kaybeder. Yerinden edilmiş ailenin sorduğu soru — “Nereye gideceğiz?” — artık bir yanıt bulmuş durumda: hiçbir yere.



