GüncelMakaleler

YORUM | Venezuela’da Neler Oluyor?

ABD’nin her türlü askeri müdahalesine karşı çıkma, teşhir etme, küresel direniş/tepki örgütleme zorunluluğumuz; Maduro gibi öteki hegemon/emperyalist bloka ve militarizme/tahakküme sırtını dayamış ve emekçilerin kanından beslenen bir lideri desteklemeyi gerektirmez.

[Açıklama: Aşağıdaki makale bugün ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısından önce kaleme alınmıştır.]

**

ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı N. Maduro’yu “Terörist” ilan edip başına 50 milyon dolarlık ödül koydu. Ayrıca Maduro’yu adına “Güneş Karteli” denen bir uyuşturucu çetesinin lideri ilan ederek bir ilki daha gerçekleştirdi.

Venezuela’yı hedef tahtasına koyan ABD, dünyanın en büyük uçak gemisini Karayiplere’e konuşlandırıp uyuşturucuyla mücadele adı altında, Venezuela’dan çıkış yapan pek çok gemiyi, uluslararası sularda İHA’larla imha etti.

Maduro Hükümeti’ni dize getirmeyi hedefleyen bu girişimler ağırlık veren Trump Hükümeti, bu saldırıları uyuşturucuyla mücadele adı altında meşrulaştırmaya ağırlık verse de arka planda Venezuela’nın petrol kaynakları ve jeo-stratejik konumunun olduğunu biraz politikadan anlayan herkes tahmin ediyordu.

Zaten ABD Temsilciler Meclisi üyesi Maria Salazar bunu açıkça ifade etti. “Venezuela, Amerikan petrol şirketleri için tam bir bayram olacak; çünkü ekonomik faaliyet bir trilyon doları aşacak. Amerikan şirketleri gidip tüm petrol boru hatlarını, petrol kulelerini ve Venezuela petrol şirketiyle veya petrol ile ilgili türevleriyle her şeyi tamir edebilir. Birinci neden bu.” (Aydınlık; 26.11.2025)

Bazı ABD senatörlerin yanı sıra İsrail Dışişleri Bakanı G. Saar, Venezuela’nın Hizbullah ve Hamas’a köprü olduğunu söyledi. Trump da Venezuela’nın ABD düşmanları için üs olarak kullanıldığını tekrarlayıp duruyor.

Bir askeri müdahale için hazırlıkların tamamlandığı anlaşılıyor. Ancak Trump, kadim havuç sopa taktiğini ön planda tutarak, askeri saldırganlığıyla, masadan daha fazlasını koparmak istediğini de açıkça belli ediyor.

Tüm bu saldırganlığa rağmen Maduro ile yüz yüze görüşmeyi planladığını açıklayan Trump’ın bu girişimlerinin ABD’nin son yıllardaki zayıflıklarını örtme ve yeniden güçlenme çabası olarak okunması mümkün.

19.Yüzyılın başlarından beri kendini Amerika kıtalarının hâkimi ilan eden ABD, Orta ve Güney Amerika’yı arka bahçesi olarak görüyor. Bu bölgeler, birer “ulusal güvenlik” sorunu olarak değerlendiriliyor. 1821 yılında ilan edilen Monroe Doktrinine göre ABD Avrupa’nın işine karışmayacak, bunun karşılığında Avrupa devletleri de Amerika kıtalarındaki ülkelerden uzak durup, iç işlerine karışmayacaktı. Yoksa sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklardı. Orta ve Güney Amerika’yı, arka bahçe olarak devlet politikasının merkezine yerleştiren ABD, bu bölgelerde yıllarca nüfuzunu güçlü kılmayı başardı.

2.Paylaşım Savaşı’ndan sonra en fazla askeri darbenin/müdahalenin yaşandığı bölgelerden olan Orta ve Güney Amerika’da sol/Marksist hareketlerin güçlü oluşu dolayısıyla bölgeye nüfuzunu derinleştiren SSCB’ne ve isyanlara/direnişlere karşı askeri darbe tezgâhlamak, ABD için adeta olağan tedbir haline gelmişti.

Onlarca isyana rağmen, askeri diktatörlük ve darbeler yoluyla buradaki hegemonyasını koruyabilen ABD’nin Amerika kıtalarına ilgisi 1970’lerde azalmaya başlamıştı İlgisini önce Ortadoğu’ya kaydıran ABD, bu tarihe kadar dış yardımlarının dörtte üçünü Amerika ülkelerine yaparken, 1973’te bu rakam %65,2’ye düşmüştü. (Sinan Dönmez; Dünya Ekonomisinde Dönüşüm; İmge Kitap, 2005: 187)

1970’lerden itibaren Ortadoğu ile Kuzey Afrika petrolleri/enerji açısından; Güney ve Güneydoğu Asya ülkeleri, ucuz işgücü açısından yatırımların kaydırıldığı alanlar olmuştur. 1990’larla birlikte ABD’nin ilgisi, SSCB’den ayrılan Orta Asya, Doğu Avrupa ve Güney Kafkasya ülkelerine yoğunlaşırken, “Yeni Dünya Düzeni” adı altında Ortadoğu’nun merkezi öneminin artmış olması dolayısıyla da Amerika ülkelerinden biraz daha kaymıştır.

Bu ilgi kaymasından doğan boşluğu, önce AB devletleri doldurmuş ve bu süreçten itibaren Amerika’daki devletlerle çok sayıda ticari, siyasi antlaşma imzalamıştır. İlki 1999 yılında Brezilya’da düzenlenen AB-Latin Amerika Zirvesi ile sonraki üç zirvede ekonomik ilişkiler sürekli yoğunlaşmıştır.

ABD’nin yanı sıra 2000’lerin başlarında yeniden sahalara dönen Rusya ile bu dönemde daha çok güçlenen Çin, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’nü aktifleştirip, ABD’nin zafer alanlarını yavaş yavaş ele geçirmeye başlamıştı. Her iki devlet kısa zamanda Orta ve Güney Amerika devletlerinin en büyük ticari ortakları haline gelerek ABD’nin “arka bahçesi”ndeki etkinliklerini arttırmıştı.

Bu konjonktüre eklemlenen yeni sol dalga, seçimleri kazandıkça ABD yerine çoğunlukla Rusya ve Çin Devleti’yle ilişki kurmayı seçtiğinden dolayı, 2000’lerin ilk on yılında ABD’nin Orta ve Güney Amerika’daki nüfuzu hızla zayıfladı.

Brezilya, Bolivya, Honduras, Nikaragua, Ekvador, Uruguay’da sol partilerin hükümet olması, ABD’nin hem prestij hem ekonomi-politik açısından zora sokulmuştur. Zaten “çıbanbaşı” ilan ettiği Küba’yla on yıllar boyunca baş edemeyen ABD, bu yeni sol dalga karşısında kısa süreli şok yaşamış ve etkili bir karşılık vermesi uzun sürmüştür.

ABD’nin en fazla yatırımlarını çeken ve en fazla askeri üs bulunduran Kolombiya Devleti bile, yakın zamanda ABD’nin ekseninden çıkmaya başladığı için Trump, Kolombiya Devleti başkanının vizesini iptal etmiştir. Bu sol dalga içerisinde ABD’nin en fazla zora sokanlardan birisi olan H. Chavez’in halkçı politikalarına eşlik eden millileştirme politikaları, ABD’nin Venezuela’daki prestijiyle birlikte politik hareket alanının da daralmasına yol açtı.

Chavez’in Rusya ile askeri anlaşmalar imzalayıp ortak tatbikat yapması, Venezuela ile ABD arasındaki gerilimin çok fazla artmasına sebep olmuştu. İşte Trump Hükümeti’nin Venezuela’ya bu kadar çok yoğunlaşmasında bu arka plan öne çıkıyor.

2008 Yılında Rusya ile Venezuela Devleti’nin Karayipler’de yer alan ABD’nin dibinde yaptığı ortak tatbikat sonrasında, bugün olduğu gibi ABD donanması Karayipler’e konuşlandırılmıştı. Venezuela Devlet Başkanı H. Chavez’in, Rusya ile 2005 yılında imzaladığı savunma anlaşmasının aksine, bu devletle birlikte Fransa’ya Venezuela’da petrol arama izni vermesi, hegemonik devletler arası gerilimlerden faydalanma politikası olarak değerlendirilebilir.

H.Chavez, sosyal devleti yeniden inşa etmiş, yoksullara daha çok yardım ulaşmasını sağlamış, 32 yerel dili resmi dil ilan ederek yerli kabile toplumların haklarında iyileşmeler yaratmış, ülkenin ekonomisinin bel kemiği olan petrolün gelirlerinden yerel ve uluslararası tekellerden önce devlet ile Venezuela halklarının faydalanmasının önünü açmıştı. Yeni sosyalist düzen olarak adlandırılan Chavezci sol, bu açıdan emperyalist yayılmacılık için bir tehdit olarak algılandı. ABD, bu tehdidi, yol edilmesi gereken özellikler arasına yerleştirmiştir.

Chavez’in ölümü ardından N. Maduro’nun Chavez’in çizgisini görece ve en azından ilk zamanlarında sürdürmesi dolayısıyla ABD, Venezuela’ya yönelik saldırganlığını sürdürmüştür.

Ancak başka bölgeler ve sorunlara yoğunlaşırken, Trump döneminde olduğu kadar Venezuela’ya yeterince yoğunlaşamamıştı. “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” sloganıyla seçimleri kazanan Donald Trump, Afrika ve Güneydoğu Asya’da zayıflayan nüfuzunu yeniden güçlendirmeye yoğunlaşırken Orta Asya’ya yeni bir açılımla birlikte Orta ve Güney Amerika’da yitirdiği nüfuzunu yeniden tesis etmeye çalışıyor.

Büyük Ortadoğu Projesi’nde yeniden aktifleştirip yeni bir boyuta taşıyan Trump, “arka bahçe”ye özel bir önem ve öncelik vererek, Karayipler’e dünyanın en büyük uçak/savaş gemisini yollamıştır.

Venezuela, OPEC’in bir üyesi olarak dünyanın en zengin petrol rezervlerinin bazısına sahiptir. Zengin tatlı su kaynaklarının yanı sıra jeo-stratejik önemi dolayısıyla ABD’nin deniz, hava ticareti kadar güney ve güney-doğu sınırlarının güvenliği açısından da öne çıkıyor.

İki okyanus (Atlantik ile Pasifik) arasındaki bölgenin güvenliği açısından öne çıkan Venezuela’nın hakimiyeti, Orta Amerika ile Güney Amerika’daki diğer devletlerin hakimiyetini kolaylaştırıp önünü açan ve sürekliliğini sağlayan bir işleve de sahiptir.

İki okyanus arasında yer alan yer alan Orta Amerika ve Panama Kanalı’nın hakimiyeti, dünya ticareti/ekonomisi açısından öne çıktığından, bu ekonomik güç, askeri ve politik güç anlamına da gelmektedir. Bu açıdan Venezuela’nın yeniden ele geçirilmesi ABD’nin yeniden güçlenmesinde anahtar bir konuma / öneme sahiptir.

Trump Hükümeti’nin Venezuela’ya bu kadar çok saldırgan davranmasını Trump’ın dengesizliğiyle değil de ABD’nin son yıllarda zayıflayan nüfuzunu yeniden güçlendirme çabasıyla açıklamak gerekiyor.

Güç dalaşları/savaşları, nüfuz ve Pazar alanlarının genişletilmesi veya derinleştirilmesi ekseninde biçim aldığından, ABD’nin Orta ve Güney Amerika’da yeniden güçlenmesi, rakibi olan Rusya ile Çin Devletinin zayıflaması anlamına gelecektir.

Özellikle Çin’in hızlı ekonomik yükselişinden kaygı duyan ABD dünyadaki hegemonik gücünü kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğundan dolayı saldırganlığını gittikçe büyütmekten sakınmıyor.

Hegemonik liderliği, Çin’e kaptırma kaygısı her geçen gün büyüdüğünden, özellikle bu devlet ile onun en önemli müttefiki Rusya’ya karşı, her ülke tedbiri almaya çalışıyor; bu iki devletin nüfuzunu azaltmak onun için varlık sorunu olmuştur.

Devletler arası konsensüsün darmadağın olduğu son yıllarda daha rahat hareket edebilen ABD, bu agresif politikasına denk düşen Trump Hükümeti eski nüfuzunu/gücünü kazanıp, yeni bir küresel konsensüs yaratmaya çalışıyor. Ancak bu yenilenme o kadar da kolay olmadığından dolayı üçüncü dünya savaşı senaryolarına da masada sürekli yer verilmektedir.

Savunma Bakanlığı’nın adını Savaş Bakanlığı’na çeviren ABD, hala dünya savunma bütçesinin (yani 193 devletin toplam yıllık savunma bütçesinin) yaklaşık yarısını tek başına harcıyor.

Bu devasa askeri güç, elbette ekonomik ve politik güçle mümkün olabildiğinden, ABD hegemonyasını genişletip / derinleştirmek zorundadır. Böylece askeri güç ile ekonomik politik güçler birbirini besleyen tamamlayan bir döngü yaratarak, güç savaşlarında merkezi bir konuma yerleşiyor.

ABD’nin Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde çatışmaları körüklemesinin arka planında daima güç dengeleri ve döngüleri olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. ABD’nin Venezuela’daki bütün girişimleri bu çerçevede değerlendirmek gerektiği aşikâr.

Bu çatışmanın diğer tarafında yer alan N. Maduro’nun, selefi Chavez kadar prestiji ve etkisi bulunmadığı gibi halkın, emekçilerin desteğine sahip olduğu söylenemez.

Bu zayıflığını ordu ve polis gücünün yanı sıra, Trump gibi dengesiz olan Putin önderliğindeki Rusya’ya yaslanarak gidermeye çalışan Maduro, dışa bağımlılığı artırdıkça iç muhalefeti/tepkileri büyüttüğünden dolayı halkların desteğini her geçen gün daha fazla zayıflatmaktadır.

Yüksek enflasyona eşlik eden yüksek yoksulluk ve işsizlik oranları ile yüksek adli suç oranları ülkedeki kargaşayı büyütüyor. Bu sorunları demokratik bir eksende çözmek yerine halklardan daha çok uzaklaşarak şiddet ve tahakkümü büyüten Maduro’nun bu haliyle ABD’ye karşı uzun süre dayanabilmesi zor görünüyor.

Bunu iyi bilen Trump, Venezuela’daki liberal ve muhafazakâr muhalefet açıkça desteklemekten geri durmuyor ve bir askeri müdahale olmadan da Maduro’yu devirmenin olanaklarını sürekli kollamaktadır.

Maduro’ya sık sık düzenlenen suikastları de bu çerçevede değerlendirirsek Trump’ın son seçenek olarak askeri müdahaleyi daha yakın kıldığı ve bunun meşruiyetini sağlamaya çalıştığı söylenebilir.

Bazı sol çevrelerde, sanki emperyalizm ABD-MD’den ibaretmiş gibi, bu hegemonik güce karşı çıkan herkesin “ilerici” sayılıp desteklenmesi gerektiğine dair bir algı/yaklaşım bulunuyor. Suriye, Lübnan, Filistin, Irak, Yemen, Afganistan, Sudan, Nijerya, Mali vs. birçok bölgede yaşanan güç dalaşında/savaşında, ABD’ye karşı savaşıp da RF-MD veya Çin Devleti’yle ittifak kuran, devletler veya politik hareketlerin dolaysızca desteklenmesi gerektiğine dair sol/sosyalizm adına yapılan çağrılar, güç dalaşlarını/savaşlarını yani iktidarı dar/sorunlu algılayanların ürünü olarak değerlendirilebilir.

Venezuela’da H. Chavez’in izinden gittiğini iddia eden N. Maduro, sosyal devlet eksenini bile koruyamadığı gibi, koltuğunu ordu ve polis gücüyle tutma telaşındayken, dış destek olarak ABD’nin rakiplerine sarılmasını göz önüne alırsak, Maduro’nun desteklenebilecek bir tarafı olmadığı görülebilir.

ABD’nin her türlü askeri müdahalesine karşı çıkma, teşhir etme, küresel direniş/tepki örgütleme zorunluluğumuz; Maduro gibi öteki hegemon/emperyalist bloka ve militarizme/tahakküme sırtını dayamış ve emekçilerin kanından beslenen bir lideri desteklemeyi gerektirmez.

Her iki taraf da emekçilerin ve ezilenlerin karşı tarafında yer alan konumlarıyla teşhir edilip; emekçilerle ezilenlerin öne çıkartıldığı politika ve hareketlerin desteklenmesi gerekiyor. Filistin Direnişi örneğinde sıkça görüldüğü gibi küresel tepkiler/direnişler ve destekler, iç muhalefete/direnişe can suyu olabilmekte ve zaman zaman güç dengelerinin değişmesinde etkili olabilmektedir.

Dolayısıyla Venezuella’daki emekçilerle yoksulların, doğrudan savunusu eksenindeki teşhirler eşliğinde yapılacak desteklerin, merkezi olarak yerel ve bölgesel düzeylerde de büyütülmesi gerekmektedir. Hızlanan dünyamızda destek ve tepkilerin de hızlanması, birleşmesi ve merkezi güce/etkinliğe kavuşması gerekiyor.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu