
Ermeni Halkının “gözü, kulağı ve kalbi” olan, önde gelen aydınlar, gazeteciler, milletvekilleri, yazarlar, hukukçular, şairler…
İttihat ve Terakki Partisi yöneticileri ve 1.5 milyon Ermeni’nin ölümünün altında imzası olan Talat-Enver-Cemallerin emiri ile tutuklandılar.
Ermeni toplumunun önde gelen önderleri arasında dönemin Milletvekili Kirkor Zohrab (İstanbul), Ohannes Vartkes Serengülyan (Erzurum), Taniel Varujan, Rupen Zartaryan, Ardaşes Harutyun, Dikran Çökürian, Nazaret Dağavaryan, Garabet Paşayan, Isdepan Çıracıyan, Kirkor Balakyan, Rupen Sevag Çilingiryan, Yervant Odyam gibi dönemin en tanınmış kişileri polis şefi Bedri Bey tarafından tutuklandılar.
Her biri birbirinden değerli bu kişilerin Anadolu’ya giden ölüm yolculuklarında başlarından geçen olaylar, ölüm “hikayeleri” bugün ortaya çıkmış, birçok kitaba konu olmuştur. (1915, Bir Ölüm Yolculuğu, Kirkor Zohrab, Nesim Ovadya İzrail) Her birinin, hüzünlü ve acıklı “öyküleri” öldürülüş şekillerinin adı zulümdür. Kirkor Zohrab ile Rupen Sevag Çilingiryanlara yaşatılanların adı zulümdür. Eli kanlı katiller, “Türk Milliyetçileri”nin kimliklerini anlamamız açısından oldukça düşündürücü, aynı zamanda dostlarımızı ve düşmanlarımızı tanıma açısından öğreticidir.
Kirkor Zohrab, tutuklandığı gece İstanbul-Beyoğlu’nda Cercle Orient kulübünde Talat Paşa, Halil Menteşe ile yemek yemişler, kağıt oynamışlar, gece yarısına kadar vakit geçirmişlerdir. Eve gitmek üzere iken, ayağa kalktığı sırada, Talat Paşa da kalkmış, Zohrab’a yaklaşarak yanağından öpmüştür.
Bunun nedenini sorduğunda Talat paşa, “İçimden geldi” cevabını vermiştir. Cevabı inandırıcı bulmayan Zohrab, kulüpten endişe içinde çıkmış, Taksim’den evine gitmek üzere Gümüşsuyu caddesine saparak Azaryan Apartmanı’na (Gümüşsuyu Palas) doğru yürümüştür.
Yolda yürürken polislerin onu takip ettiğinin farkına vardı. Polisin yanına yaklaşarak “takip mi ediliyorum?” diye sordu. Evet cevabını aldı. “Bir yanlışlık olmalı, şimdi Dahiliye Nazarı yanından ayrıldım” dedi. Polis, “bana verilen emirlere uymak zorundayım” dedi.
Aynı zamanda evin önünde de bekleyen polisler eşliğinde eve girdiler. Eşine haber verdi. Eşi Clara, acil olan eşyalarını, el çantasını hazırladı. Bu ara, polisler evde bulunan zengin arşivine de el koyarak, bir torbaya doldurdular. “Bizimle geleceksin, emir var” deyince eşi ile kız çocuğu hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Son defa bakıştılar, başına neler geleceğinin farkına varmadan, bir daha görüşmemek üzere evden ayrıldılar.
Kirkor Zohrab’ın tutuklanması olayının bütün ayrıntıları, 17 Aralık 1915 tarihli Yeni Gazete’nin baş sayfasında “Tehcir kurbanlarından bir muhterem zat”, ikinci sayfasında ise “Zohrab Efendi nasıl Tevkif edildi” diye yazmıştı. Fakat eşi Clara, onu yalnız bırakmadı.
Sadrazam, Said Halim Paşa’nın yanına çıkarak, “eşinin hiçbir partiye üye olmadığını” söyleyerek serbest bırakılmasını istedi. Sadrazam “ıslak otun da kuru otla yakıldığını, bilmiyor musunuz?” cevabını verdi. Dönemin Türkiye Ermenileri Patriği Zaven Der Yeğiayan’ın ABD Büyükelçisi Hanry Marganthau’ya serbest kalması için müdahale etmesi başvurusu da sonuç vermedi.
300’e yakın tutuklananlar arasında üç dönem Erzurum Milletvekili olan Ohannes Vartkes Serengülyan da vardı. Galatasaray karakolunda beraber gözaltına alınmışlardı. Önce Haydarpaşa’dan trenlerle Çankırı-Ayaş’a gönderildiler.
Ardından, tek suçları Ermeni olmaktan, “yargılanmak” üzere Diyarbakır Divan-ı Harp Mahkemesi’ne sevk edildiler. Yolda eşine şöyle yazıyordu: “Sevgili karıcığım, Konya’ya gönderileceğimi şimdi haber verdiler. Biliyorsun bu şehrin valisi benim arkadaşımdır. Bu sayede hiçbir zorlukla karşılaşmayacağımı tahmin ediyorum… Endişelenmeyin, hiçbir girişimde bulunmayın ve kimseye bahsetmeyin.”
Yine yol boyunca dostlarına, bir zamanlar, Anadolu’da İttihatçılara karşı başlayan ayaklanmalarda evinde saklayarak ölümden kurtardığı Halil Paşa’ya, son gece birlikte yemek yedikleri ve oyun oynadıkları Talat Paşa’ya, Enver Paşa’ya mektuplar gönderdi. Halbuki iki gün önce ölüm emrini verenlerin onlar, Abdülhamit’i devirmek için yol arkadaşları olduğunu, nereden bilecekti.
Halbuki 1908 yılında, Abdülhamit rejiminin zulmünden kurtulmak üzere Ermeniler ile Jön Türk’ler arasında yapılan görüşmelerde kilit isimler arasında Kirkor Zohrab da bulunmuşlardı. Meşrutiyet’in ilanı ile Anayasal düzene geçmek, hak ve özgürlükleri inşası, Ermeni ve Osmanlı toplumu barış içerisinde bir arada yaşama konusunda yapılan anlaşmaların inandırıcılıktan uzak, yalan ve aldatma anlaşması olduğu artık ortaya çıkmıştı. Özgürlüklerin geleceği umudu ile yurt dışında, istibdat rejiminden kaçan binlerce Ermeni aydını güvenerek geri dönüş kararı almışlar, “Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik ve Adalet” sloganına inanmışlardı.
Halbuki son konakladığı, Urfa Milletvekili Nedim Bey’in evinde bile kendileri için verilen yemekte onu kaçırmaya gelen, Ermeni fedai Mıgırdiç Utyelparyan’ın kaçırma teklifini reddedecek kadar iyimserliğini halen koruyordu. Ölmeden önce eşine son mektubunda “Sevgilim bir taneciğim, hayatım, benim için artık son perde başlıyor. Daha fazla yazmaya takatım yok. Eğer hayatımı yitirirsem, çocuklarıma son dileğim ve vasiyetim, onların birbirlerini hep sevmeleri sana tapmaları ve gönüllerini incitmemeleri ve beni de anımsamalarıdır.”
Artık sona doğru yaklaşırken, katiller Düzceli Çerkez Ahmet ile Çerkez Halil Beyler, Komutan Reşit oğlu Mustafa, Urfa’ya çağrıldılar. Kirkor Zohrab ile Ohannes Vartkes Serengülyan jandarmalar eşliğinde Urfa’dan dışarı çıktılar. Şeytan Deresi’ne indiler. Önce O.V.Serengülyan ateş edilerek öldürüldü. Ardından Çerkez Ahmet, Kirkor Zohrab’ın karnına hançer sapladı. Bedeni sürüklendi. Çerkez Ahmet kaya parçası ile kafasını parçaladı.
Kirkor Zohrab ile Ohannes Vartkes Serengülyanların katliamlarından sonra Talat Paşa, Cemal Paşa’nın isteği üzerine “bu şekilde onlardan da kurtulmuş oluruz” diyerek Şam’a gönderdi. Şam’a vardıklarında Çerkez Ahmet ile Nazım’ın çantası açıldığı zaman, kadın yüzüğü, bilezik, küpe ve mücevherler bulundu. Bu ikili bir ideal için değil, zengin olmak için cinayet işledikleri belli oldu. Şam Divan-ı Harbi, 24 saat içerisinde kararını vererek mazbatasını Kudüs’e yolladı. İki katil ertesi gün Şam’da asıldılar.
Kirkor Zohrab’ın ölümünden bir gün sonra, altın saati ve yüzüğü Urfa pazarında satışa çıkmıştı. Aynı pazarda satın alınan, üzerinde baş harfleri ile kan lekeleri bulunan deri çantası ise Halep’te bir İngiliz’in elinde görüldü.
Üzerinde yaşadığımız topraklar, belki de dünyada eşi benzeri görülmemiş zulümlere tanık oldu. Her bir karış toprağın altında kan vardır, zulüm vardır, mezar taşı olmayan kimsesizlerin canı vardır. 1915’te kaybettiklerimiz en değerli varlıklarımız için bir mezar taşı, acısını yasını tutacağımız bir mezar dahi bugün ortada yoktur. Buna dahi tahammül göstermediler. Yasaklar ile anmalara bile müsaade etmediler.
1915, dün bir devlet politikası idi. Bugün de devam etmektedir.



