
Yeni Demokrat Kadın (YDK), kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik şiddet ve ayrımcılığa ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.
Yazılı açıklamada kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik şiddetin bireysel değil, devlet politikalarıyla iç içe geçmiş “sistematik bir erkek egemen düzenin ürünü” olduğunu vurgulandı. Açıklamada, “Aile Yılı” politikaları, yeni yargı paketleri ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış gibi adımların kadınların ve LGBTİ+’ların yaşam alanlarını daralttığı ve şiddeti artırdığı kaydedildi.
YDK, özellikle göçmen kadınlar, KYK yurtlarında yaşayan öğrenciler, trans bireyler ve seks işçilerinin çoklu ayrımcılığa ve şiddete daha açık hale getirildiğini belirterek, bu sürecin tesadüfi değil “bilinçli bir toplumsal dizayn” olduğunu ifade etti.
Açıklamada ayrıca kadın cinayetlerine dair resmi veriler hatırlatılarak, artışın politik bir sorun olduğu vurgulandı ve “örgütlü mücadele” çağrısı yapıldı.
“Sistematik erkek şiddetine karşı yalnız değiliz, örgütlüyüz!” başlıklı YDK açıklamasının tamamı şöyle:
“Kadın ve LGBTİ+’lara yönelik sistematik şiddetin, erkek devlet tarafından bilinçli bir şekilde derinleştirildiği bir dönemdeyiz. ‘Aile 10 Yılı’ adı altında kadınları eve kapatma, nüfus artışı, kadın emeğinin yeniden üretiminin ücretsiz sürdürülmesi ve bu sayede savaş olasılığına karşı bir ‘aile’ profili ve devamında bir toplum tasarımı amaçlanmaktadır. LGBTİ+’lara yönelik nefret suçunun en güncel örneği olarak ortaya çıkan ‘11. Yargı Paketi’ ise yine bu amacın bir başka parçası olarak somutlaşmıştır. Bu politikaların söylemlerle ve yaptırımlarla birlikte en saldırgan biçimde devreye sokulduğu bu dönemde kadınların ve LGBTİ+’ların yoksulluğu, şiddeti, ayrımcılığı ve nefreti en yoğun biçimde yaşaması asla tesadüf değildir; aksine fazlasıyla sistematik ve bilinçli bir stratejidir.
Bilmek gerekir ki bu sistematik erkek devlet şiddeti yalnızca ‘Aile Yılı’ ve ‘11. Yargı Paketi’ ile somutlaşmamıştır. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve 6284 sayılı Kanun’un uygulanmasına karşı konulan engeller, bu örgütlü erkek şiddetinin keskinleştiğini çoktan kanıtlamıştır. Unutmamak gerekir ki İstanbul Sözleşmesi yürürlükteyken de failler bu yapısal erkeklikten besleniyordu; ancak sözleşmenin feshi, bu güce devlet eliyle resmî bir onay verilmesi anlamına gelmiştir.
Çünkü erkeklik yasalarla var olmadı ve yasalarla tamamen ortadan kaldırılması da söz konusu değildir. Sözleşmenin rafa kaldırılması, zaten var olan ‘erkeklik bilincini’ bir hırsa dönüştürmüş; fail artık yalnızca kendi gücüne değil, sistemde resmî biçimde yerleşmiş erkekliğin onu koruyacağına sarsılmaz bir şekilde güvenmiştir. Bu nedenle mücadelemiz sadece yasaların geri getirilmesi talebiyle değil, bu ayrıcalığı üreten erkek egemen kapitalist düzenin ortadan kaldırılması mücadelesidir.
Faşist erkek egemen düzen, savaş politikalarıyla birlikte kapitalist sistemin yedek işgücünü göçmen kadın emeği üzerinden oluştururken, yine bu savaş politikalarıyla körüklenen milliyetçi, şovenist, ırkçı söylem ve nefret saldırılarının ilk hedefi göçmen kadınlar olmaktadır.
Tekstil atölyelerinden tarım alanlarına kadar üretimin en ağır ve güvencesiz alanlarında çalışmaya mahkûm edilen göçmen kadınlara yönelik erkek şiddeti sistematik olarak görünmez kılınmakta, yaşamları daha fazla devlet şiddetine açık hale getirilmektedir.
Genç kadınlar ve LGBTİ+’lar KYK yurtlarında nitelikli beslenmeye ve barınmaya erişememektedir. KYK yurtları, en güvenli alan olması gerekirken, orada fail erkeklerin kadın ve LGBTİ+ öğrencileri taciz ettiği gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Özellikle trans öğrenciler, atanmış cinsiyetleri nedeniyle transfobiye, nefret suçuna ve fiziksel-psikolojik şiddete maruz kalmaktadır. Yoksulluğun doğurduğu çaresizlikte başka seçenek bulamayan genç kadın ve LGBTİ+’larda intiharların arttığı bilinmektedir. Her bir kadın ve LGBTİ+ intiharının politik olduğunu ve erkek devlet eliyle işlenmiş örgütlü bir cinayet olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyoruz.
Cinselliğin metalaştırılması üzerinden kâr sağlayan bu erkek egemen sistem, seks işçilerinin kendi bedeni üzerindeki iradesini kriminalize ederek emeğin en savunmasız biçimini baskı altına almaktadır. Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan trans seks işçilerine yönelik gözaltılar, bir hak ihlalinden öte, transların hayatta kalma mücadelesinin kriminalize edilmesinin en açık örneklerindendir. Translara seks işçiliği dışında seçenek bırakmayan devlet, bir yandan istihdamı engellerken, diğer yandan barınma hakkını keyfî gerekçelerle gasp etmekte; çalışma alanlarında yoğun polis tacizi ve şiddetiyle yaşamlarını tehdit etmektedir. Bu örgütlü-sistematik erkek şiddeti her geçen gün derinleşmekte, kadın ve LGBTİ+ cinayetleri ‘şüpheli’ ve ‘intihar’ denilerek örtbas edilmesine rağmen artmaya devam etmektedir.
2021 yılında 280 kadın cinayeti ve 217 ‘şüpheli ölüm’ kaydedilirken, 2024 yılında kadın cinayeti sayısı 394’e ulaşmıştır. 2025 yılında ise en az 391 kadın erkekler tarafından katledilmiştir. Bu vakaların 297’si kadın cinayeti, 94’ü şüpheli ölüm olarak kaydedilmiştir. 2026 yılına gelindiğinde ise kadın cinayetleri artarak devam etmiştir. Ocak ayında 26, Şubat ayında ise 23’ü kesinleşmiş, 29’u şüpheli olmak üzere çok sayıda kadın erkekler tarafından katledilmiştir. Katledilen LGBTİ+’lara ilişkin veriler ise yok sayma politikaları nedeniyle eksiksiz ve net biçimde kayda alınamamaktadır. Katledilen kadınların ve LGBTİ+’ların münferit olaylar ya da yalnızca sayı olarak görülmesi karşısında, örgütlenme ihtiyacı her geçen gün daha da artmaktadır.
Tüm bu yok sayma ve nefret politikalarının, erkek-devlet tahakkümünün derinleştiği atmosferde her geçen 8 Mart ve 25 Kasım daha kitlesel geçmektedir. Kadınların ve LGBTİ+’ların kendi sözünü ürettiği mücadele alanlarına duyduğu ihtiyaç büyümektedir. Bu ihtiyacın sonucu olarak son dönemde örgütlenen kadınların sayısındaki artışı önemli bir kazanım olarak görüyoruz.
Kadınları ve LGBTİ+’ları yalnızlaştırmak için tüm aygıtlarını kullanan bu örgütlü erkek şiddetine karşı biz de fiili-meşru mücadeleyi örgütlüyoruz. Var olduğumuz her alanda dayanışma mekanizmaları yaratmaya ve birbirimizin elini daha sıkı tutmaya devam edeceğiz. Bizler bilinçli olarak yaratılan tüm kadın düşmanlığına, LGBTİ+fobiye, nefrete ve şiddete karşı; sessiz değil öfkeli, yalnız değil örgütlüyüz.
İşte bu sebeple tüm kadınları ve LGBTİ+’ları örgütlenmeye, mücadeleyi büyütmeye ve kadınların ve LGBTİ+’ların sesini yükseltmeye çağırıyoruz!“



