DünyaGüncelMakaleler

DÜNYA | Emperyalizm Cephesinde, Yeni Trump Düzen(sizliğ)i

"Trump’ın düşlediği dünyanın pek de uzun ömürlü olamayacağı rahatlıkla söylenebilir; emperyalistler arası çelişkiler bir dünya savaşına doğru yol alırken konsensusa, kurallara evrilmek zorundadır. Kuralsızlıklara, kaosa sadece bir düzen ve denge içerisinde göz yumulabilir."

Marks, sermayenin bedenlenmiş halinin burjuvazi olduğunu söylemişti. Biz de buradan yola çıkarak ABD Başkanı Donald Trump’ın, emperyalizmin vücuda girmiş hali olduğunu söyleyebiliriz. Vicdanı, ahlakı, değerleri tamamen çürük; her şeyi güç hırsıyla ölçen ve kibir abidesi olan Trump, emperyalist-kapitalist sistemin hukukunu yine ayaklar altına aldı ve İran’a saldırdı. Ulus devletlerin son iki yüzyılda aralarında oluşturduğu konsensüse, 1945 sonrası oluşturulan küresel kurumlara ve özellikle egemenlik haklarına karşı saldırı başlatan ABD emperyalizminin başkanı Trump, güçlü bir orduya sahip olmanın kibriyle, güçlünün kuralı, kanunu, sustayı belirlediği kadim ilkeyi alenen uygulamaya başladı. Meşruiyet sorununu minimize ederek, güçlü olmanın en büyük “meşruiyet”i yarattığını savunan Trump, zaten darmadağın olan küresel dengeleri toparlamak yerine, daha güçlü darbelerle küresel kapitalist sistemi felç etti. Tüm dünya, artık eski konsensüs ile dengelerin yıkıldığı, kadim ittifakların bittiği ve yeni düzenin neler getireceğini kimsenin net olarak kestiremediği konusunda hemfikir görünüyor.

İçe kapanmayı, “Amerika’yı yeniden güçlü yap”mayı ve “arka bahçem” dediği Orta/Güney Amerika’ya yoğunlaşmayı esas alacağını Ulusal Strateji Belgesi de dahil defalarca ilan eden Trump, neden Orta Doğu’ya donanması ve askeri uçaklarını yollayıp İran’a saldırdı? Bu tutarsızlığın arka planında hem ekonomik hem politik hem belki biraz da psikolojik sebeplerin olduğu söylenebilir.

ABD ekonomisi, son 20 yılda Çin yayılmacılığı karşısında zayıfladığı gibi birçok nüfuz alanını (pazarını) kaybetti. Bu zayıflama ivmesi sürerse, küresel liderliği kaybetme riskinin olduğuna dair hemen herkesin hemfikir olması, Trump hükümetini saldırgan bir dış politikaya sevk etti. ABD’de devletin kuruluşundan beri ana damarlardan birisi olan Avrupalı, “beyaz”, protestan ve “erkek” kesimlerin temsilcisi olan Trump, aynı zamanda ırkçılarla, şovenlerle, “beyaz” olmayanların, “erkek” olmayanların karşıtlığını da temsil ediyor. Bu iktidar kliği, Trump’la birlikte saldırgan bir iç ve dış politikayı hayata geçirmiştir. Venezuela’dan başkan kaçırma, Nijerya saldırısı, İran’a saldırı ya da İsrail Devleti’nin aracılığıyla sürekli çatışmalı ortam yaratma, bu kliğin ve Trump hükümetinin hedeflerine ulaşmada esas aldığı/alacağı yöntemleri gösteriyor. Trump, Çin sosyal emperyalizminin nüfuz alanlarını ekonomik ve politik güçle zayıflatamadığından, askeri güçle/yolla hedefine ulaşmaya çalışıyor.

Çin sosyal emperyalizminin Kuşak Yol Projesi’ne ağırlık verirken Orta Doğu’daki tüm devletlerle ticaretini geliştirmesi ve yıllardır ABD emperyalizmine bağımlı Körfez-Arap devletleriyle dahi güçlü ekonomik ilişkiler geliştirmesi sebebiyle, ABD emperyalizminin Orta Doğu’daki nüfuzunun zayıflamasının göstergesi olup, Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) sekteye uğramıştır. Bu durum, politik dengelerde ABD emperyalizminin sürekli zayıflamasına neden olacağından, Trump’ın temsil ettiği klik, Çin’i baş düşman ilan etti. Böylece Putin’le uzlaşıp Şangay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) içten bölmek; Çin’i kuşatıp zayıflatmak ve nüfuz alanlarını daraltmak, Trump hükümetinin merkezi politikası olarak kurumsallaştı. ŞİÖ’yle yoğun ilişkileri bulunan Venezuela başkanını kaçırarak istediği kontratları imzalamalarını sağlayan Trump, aynısını İran, Küba, Meksika ve Kolombiya’ya da yapacağını ilan etmişti.

Sıra İran’a gelmiş görünüyor

7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısının ardından İsrail Devleti’nin yalnızca Hamas’a değil; Lübnan Hizbullahı’na, Irak’taki Şii gruplara, Yemen’de başkent Sana dahil ülkenin önemli bir bölümünü elinde tutan Ensarullah Hareketi’ne (Husiler) ve doğrudan İran’daki molla rejimine saldırmasının önünü açan Trump, Çin emperyalizminin Kuşak ve Yol Projesi üzerinden ısrarla kurmaya çalıştığı çok merkezli dünya düzenini de hedef almaktadır. Bu müdahale hattı, aynı zamanda söz konusu projenin işlemesini aksatmakta ve bölgesel istikrar zeminini parçalamaktadır.

İran’a yönelik saldırı da bu politikanın devamı niteliğindedir. İran petrolünün en büyük alıcılarından biri olan Çin açısından bu durum ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Çin’in petrol ihtiyacının yaklaşık % 38’ini Basra Körfezi üzerinden karşılaması, enerji arzı bakımından önemli zorluklar yarattığını söylemek gerekir. Ayrıca Körfez’deki Arap devletleriyle büyük bir ticaret hacmine sahip olan ve bu ticaretin önemli bölümünü deniz yolu üzerinden yürüten Çin, bu nedenle ABD ve İsrail’in saldırganlığına gerek lojistik gerek askeri desteği gerekse de BM’de kullandığı veto ile karşı durmaktadır.

ABD’nin İran saldırısındaki hedeflerinden birisi de BOP’u aktifleştirmektir. Bir türlü istenilen atılım yapılamayan BOP, ŞİÖ’nün girişimleri/kazanımları sebebiyle daraltılmış; Afganistan, Pakistan, Orta Asya ve Kuzey Afrika bölgeleri proje kapsamı dışında tutulmuştu. ABD’de son yayımlanan ulusal strateji belgesinde, askeri gücün merkezi olarak konumlandırılan CENTCOM’un gücünü azaltıp Amerika kıtalarına yoğunlaşacağını ilan eden Trump Hükümeti, bu yeni yöneliminde Orta Doğu için İsrail devleti ve ordusuna özel bir önem verdiğini belli etmiştir. İsrail ordusunu sürekli silahlandırarak (özellikle füze tedariği sağlayarak) aktif bir saldırganlığa uygun hale getirmiştir ve özelde Çin emperyalizminin karşıtı politikaların merkezine yerleştirmiştir. BOP’ta İran’ın merkezi bir önemi bulunduğundan, İran saldırısı, henüz Trump ikinci kez başkanlığa seçilmeden önce gündeme gelmiş ve Türk devleti başta olmak üzere tüm bölge devletleri böylesi bir saldırı için iki yıl boyunca hazırlık yapmıştır. Dolayısıyla İran’da ABD yanlısı bir rejim değişikliği, ABD emperyalizmi için büyük bir kazanım olacaktır ve bu kazanım ekonomik, siyasal, askeri ve psikolojik üstünlük sağlayabilecektir.

İran saldırısının bir özelliği de yeni silahların ve stratejilerin denendiği bir aşamaya dönüştürülmesidir. Bu saldırı, daha önce Ukrayna-Rusya, Hindistan-Pakistan ve İsrail-İran arasında provaları yapılan füze savaşlarının stratejik üstünlüğünü tescillemiştir. Artık bir ordunun gücü, kara ve deniz kuvvetleriyle değil; esasta hava gücü, yani savaş uçağı, füze/dron sayısı, hava savunma sistemi/teknolojisi ile ölçülüyor. Satrançla sembolize edilen klasik/konvansiyonel savaşların yerini, piyadelerin nöbetçi pozisyonuyla sınırlandırıldığı ve sahada vericinin hava gücüyle imhasının yapılabildiği savaşlar alacak gibi görünüyor. Hava savunma sistemi, uydu sistemi, elektromanyetik dalgaya dayalı radar sistemleriyle birlikte, sığınaklar, yeraltı karargahları, yeraltı depoları (içinden kamyonların geçtiği kilometrelerce uzunlukta depolarda saklanan füzeler, dronlar), tünel ağları vb. ile öne çıkan yeni savaş düzeni/stratejileri kara birliklerini, hava birliklerini desteksiz, korumasız getirmiştir. Bu da savaşların vazgeçilmezi haline gelen yapay zekâ sayesinde daha net/hızlı atışlar, istihbaratlar, saldırılar; yanısıra asker kaybını azaltabilecek çok etkili saldırı taktik-yöntemleri mümkün olabiliyor.

ABD ordusunun yapay zekâ şirketleriyle imzaladığı protokolle yasal bir zemine de kavuşan bu yeni savaş teknolojisi/taktiği, yeni döneme damgasını vuracak ve tüm devletleri/orduları saracaktır. Binlerce dronun tek bir kumandadan yönetilmesini ya da insan zihninin hesaplayamadığı milyonlarca veriden davranış analizi vb. yapılmasını mümkün kılan yapay zeka, yeni nesil robotlar (Çin’de olduğu gibi Kung Fu yapabilen, yorulmaz, susamaz, acıkmaz, sorgulamaz “ideal asker” robotlar!) yeni nesil savaşların merkezinde yer alacak gibi görünüyor. Yeni silahların da denendiği İran saldırısında, füze/dron sayısının sınırlılığı ve bu teknolojinin çok pahalı olmasının da etkisiyle savaşların/muharebelerin artık daha kısa süreceğini söyleyebiliriz.

Trump, ABD emperyalizminin karakterini dünyaya gösterdi!

Hava sahalarının kapatılması sebebiyle havayolu, turizm, dolaşım şirketleri başta olmak üzere kapitalizmin pek çok damarı kapandığından, bu tür savaşların uzun sürmesine yönelik küresel, bölgesel, yerel tepkiler çok olacaktır. Yanısıra hiçbir ordu/devlet, tüm yumurtaları aynı sepete koymayacağından, füzeleri/dronları tamamen tüketen bir muharebeye girmeme eğilimini güçlü şekilde taşırken, bu da füze savaşlarının kısa sürmesini sağlayacaktır. Trump’ın İran saldırısının süresini en fazla 4-6 hafta arasında vermesini, kendi ordusuna aşırı güvenin yanında bu çerçeveden de değerlendirebiliriz.

İran saldırısının hedeflerinden birisi de Trump’ın temsil ettiği kliğin önünde engel oluşturan küresel konsensüs ile kurumların değiştirilmesidir. BM, AB, DTÖ, DSÖ vb. küresel kuruluşlara ve pek çok devletlerarası antlaşmaya sırtını dönen Trump Hükümeti, yeni dönemin merkezi politikası olan saldırganlığının önündeki küresel engelleri kaldırmak istiyor. İran saldırısı bu yönelimin bir ürünüdür. Trump Hükümeti İran saldırısıyla küresel dengelere ve konsensusa çok daha yıkıcı bir darbe daha vurmakla kalmamış; aynı zamanda devletli toplumlar tarihinin en kutsal ilkelerinden sayılan egemenlik hakkını, kural tanımaz bir şekilde ihlal ederek, en kadim dostu/müttefiki AB devletlerinde bile büyük bir korku ve tepkiye sebep olmuştur. Pek çok imparator ya da diktatörün yapmaya cüret edemediği şekilde devletlerarası antlaşmaları/hukuku çiğneyip barış müzakereleri sürerken saldırı başlatan Trump, hem kendisinin hem de başında bulunduğu ABD emperyalizminin karakterini açık bir şekilde dünyaya göstermiştir.

Egemenlik sınırları ve hakları, iktidarın (gücün) merkezileşmesi, dağılması, büyümesi, yani var olabilmesi için zorunlu bir koşul olarak beş bin yıldır hem kutsallık (öte dünya güçlerinden gelen temsiliyet) hem kurallarla bütünlenmiştir. Trump, güce dayalı kural, kanun, ahlak, susta belirlemeyi sağlayan kadim ilkeyi (devletli/sınıflı toplumun kadim ilkesini) tüm meşruiyet sınırlarını yok sayarak uyguladığından, bu gücün altında ezilmekten, yok olmaktan korkan devletler, İran saldırısını da korkuyla izliyor. Trump’ın yaratmak ve kontrol etmek istediği bu korkuyla zayıf devletlerin ona yamanacağını, biat edeceğini düşünüyor. Kısmen haklı olsa da, tersinin de olabileceğini hesaba katmıyor.

İran saldırısının psikolojik boyutunu da vurgulamak gerek. 1979’dan beri “anti-Amerika” ve “anti-İsrail”ciliği merkezi politika olarak uygulayan molla rejimi, ABD emperyalizminin onca çabasına rağmen yıkılmayarak, ABD emperyalizmi için bir “namus” meselesi haline gelmiştir. Irak ordusunu sekiz yıl boyunca molla rejimi üzerine salan ABD emperyalizmi, İsrail ordusu, ambargolar, tehditler vb. aracılığıyla da bu rejimi yıkamadığından, rejimin varlığı bile ABD emperyalizmini “zayıf” göstermektedir. Trump gibi kibirli ve güç hırsıyla dolu birisi için molla rejimini yıkmak, her türlü kuralsızlığa, ahlaksızlığa ve küresel hukuku çiğnemeye “değer” bir “zafer” hayalidir. Beş bin yıllık devlet geleneğine ve Orta Doğu’yla birlikte dünyanın en büyük imparatorluklarının deneyimine sahip olan İran Devleti ise molla rejiminden ibaret olmadığı gibi toplumun kılcal damarlarına nüfuz etmiştir. Bu tarihsel gerçekliği göremeyen Trump, kibrin yarattığı körlükle İran halklarının kendisini kurtarıcı, kahraman sayıp yüceltebileceğine inanıyordu.

Çin, elektronik teknolojisinde büyük atılımlar yaparak ABD’li şirketleri ürkütüyor

ABD’nin İran saldırısının sebeplerine daha derin ve geniş bakmak mümkün. Ancak bu genel çerçeve bize 1945’ten beri süren ve 1991’de yeniden düzenlenen küresel konsensüsle emperyalistler arası dengelerin artık geriye dönülemeyecek şekilde bozulduğunu ve yeni bir döneme hazırlanmak gerektiğini göstermeye yetecektir.

Diğer taraftan Trump, dünyanın en güçlü ordusuna dayanarak yapmaya çalıştığı mafya babalığının da sınırları ve bedelleri bulunuyor; elbette riskleri de. Trump’ın yeni politikasına ABD’nin hem halklarından hem devlet içerisinden hem de kendi partisi olan Cumhuriyetçilerden muhalefet edenlerin epeyce olduğunu, hem tartışmalardan hem de geçen hafta yapılan “No Kings” eylemlerine milyonlarca insanın katılımından biliyoruz.

AB’yi gözden çıkartmasıyla kendi partisi ve derin devlet içerisindeki destekçilerinin sayısının azalmasına sebep olan Trump’ın Kennedy’nin “kaderini” paylaşma riski de yabana atılır bir teori değil; ki kendisi en fazla saldırıya uğrayan başkan unvanını aldı bile. Dünyanın en büyük ticari/finansal ağlarından birisi olan Kuzey Atlantik hattının zayıflaması, kısa vadede AB’yi zorlasa da uzun vadede ABD’yi daha fazla zorlayacaktır. ABD emperyalizminin Pasifik hattındaki zayıflığı, Çin emperyalizminin güçlü anlarına gelindiğinden, AB’yi dışlamakla kendi ayağına sıkan Trump yönetimi, mevcut gücünü korumak için AB’ye olan ihtiyacını görmezden geliyor. AB’nin enerji ve askeri alandaki zayıflığını/bağımlılığını kendisine yük olarak gören Trump’ın ABD’nin en büyük pazarı ve en önemli müttefikini kaybetmenin yaratacağı riskleri, yeni bir manevra yapmazsa görmek için çok da fazla beklemeyeceğiz. AB, askeri alanda büyük bir atılım ve yatırım yaptığı gibi, enerjide bağımlılığı azaltacak yeni hamlelere yoğunlaşırken, dünyanın en büyük pazarlarından olan Hindistan ve Çin’le de yoğunlaşıp bu devletlerle stratejik ortaklık/ticaret antlaşmaları imzalamıştır. AB’nin bu yönelimi sürer ve derinleşirse, ABD emperyalizminin nüfuz alanları daha fazla/hızlı azalacaktır ve güçleneyim derken daha fazla zayıflamasına sebep olabilecektir.

“Trumpizmi” sınırlayan bir etken de ŞİÖ’nün öncülerinden Rus emperyalizminin ve Çin sosyal emperyalizminin son 20-25 yılda büyüyen ivmeyle güçlenmelerinin önüne geçilememesidir. Hem askeri hem ekonomik olarak büyük atılımlar yapan bu ikili, küresel dolar hakimiyetini kırma teşebbüsünde de başarılı olurlarsa ABD emperyalizminin geri dönülemez bir zayıflama ivmesine mahkûm olmasına sebep olabilirler. Meta üretimi ve ticaretinde ABD’den sonra ikinci sıraya yerleşen Çin sosyal emperyalizmi, küresel rekabetin merkezine yerleşen yeni elektronik teknolojisinde de büyük atılımlar yaparak ABD’li şirketleri ürkütüyor. Dolayısıyla ABD emperyalistlerinin bir kısmı saldırganlığı diri tutup, bu gidişe durdurmak için, gerekirse yeni bir dünya savaşı çıkartıp Çin emperyalizmini zayıflatmak istiyor. Ancak küresel ölçekte birbirine bağlanan (entegre olan) üretim ve dolaşım zincirlerini kırmak, kendi kafasına sıkmak anlamına da gelecektir.

Sosyal medya, e-ticaret, elektronik eşya, çip vb. eksenli büyürken dünyanın en büyük şirketleri haline gelen yeni tarz şirketlerle eski tarz şirketler arasındaki gerilim, tüccar kafalı Trump’ı da sınırlandırıyor. E.Musk ile olan gerilimli ilişkisini bu çerçevede değerlendirebiliriz. Küresel pazarın derinlemesine büyümesiyle savaş yoluyla pazarların ele geçirilmesi arasında büyüyen tartışmalar ve gerilimler yeni küresel konsensüsün belirlenmesinde öne çıkacaktır.

1980’lerde yayılıp 2000’lerde tamamen küreselleşen neo-liberal üretim modelleri, tüm dünyada üretimi birbirine bağladığından, dolaşım ve tüketim döngüsü de küreselleşti. Haliyle Trump ve kliği için, içe dönme hevesi, kendilerini aşan bir sorunla/engelle karşı karşıyadır. Ulus devletler ve toprağa dayalı egemenlik sınırı/hakları elbette yok olmadı ancak eski biçimleriyle var olmadıkları da bir gerçektir. Bu açıdan yeni dönem, yeni üretim modelleriyle dolaşım ağlarının hâkimiyetinin perçinleneceği bir dönem olacaktır.

Trump’ı sınırlandıran başka bir etken de -devletli toplumlar tarihi boyunca güçlünün kural/kanun koyma ilkesi her zaman var olduysa da- egemen devletler ve diğer iktidar odakları arasındaki ilişkide, kuralsızlıklarla birlikte sık sık kural ve konsensusa dayanmasıdır. Güç dengeleri, hem kuralsızlığın hem konsensüsün art arda veya iç içe olmasını sağlayabilir. Trump, hiçbir kurumun, kuralın, gücün kendisini sınırlandıramayacağını söylerken (zannederken) sadece kibirli davranmıyor ve bazen daha fazla saçmalıyor. Trump, öncelikle ABD devleti içerisindeki diğer iktidar odakları ve ona muhalif milyonlarca vatandaş tarafından sınırlandırılıyor. Kuralsızlık, kuralların tamamen yok olması anlamına gelmez. Bazen de azaldığını veya bir geçiş dönemini ifade eder; her iki durum da daima risklidir.

ABD devletinin kuruluşuna bakıldığında, farklı iktidar odakları (aristokrasi, toprak sahipleri, çeteler, burjuvazi/şirketler, siyasi partiler, tefeciler vb.) arasındaki yenilip yenememeden kaynaklı aralarındaki uzlaşma ve savaş (1865) sonrasında en geniş haline (liberalizme) ulaşabildiği halde; dünyanın en katı kurallarıyla (sistemiyle) biçim alan ABD liberalizminde, güçlünün kuralı/kanunu/suçluyu belirlemesi, ırkçılık, ataerkillik, çetecilik, yolsuzluk, kayırmacılık vb. günümüze kadar varlığını korumuştur. Bir düzen (kozmos) içerisinde kalabildiği sürece, kaos, kuralsızlık, karmaşa vb. iktidar odaklarının

daima tercihleri arasında yer almıştır ki bu tür kaoslar, hareket alanını genişletip seçenekleri artırır. ABD emperyalist burjuvazisinin “kaostan/bataklıktan haklı çıkmak” adına zaten yıllardır koruduğu bu “sistem” küresel ölçekte tüm sömürü ilişkilerinde hâkimdir. İktidar (güç) ancak sömürü, tahakküm, gasp/talan, dolandırıcılık, yolsuzluk, hukuksuzluk vb. eksenli olabilir yani güç, başka insanların güçsüzlüğü ve güçsüzleştirilmesi yoluyla elde edilir, birikir ve merkezileşir. Dolayısıyla böylesi bir güç, daima kurallarla kuralsızlığın (kozmosla kaosun) iç içe geçişidir. Bir düzen (kozmos) içerisinde kaosu, karmaşayı, kuralsızlığı, ahlaksızlığı, talanı, korkuyu vs. diri tutar. Sömürü sistemlerinin tümünde bu karakteristik özellik görülebilir.

ABD dahil tüm ülkelerde mafya, çete, yolsuzluk, hırsızlık, cinayet vb.nin sürekliliği, savaşlar, hatta İsrail Devleti’nin varlığı (BM kararlarına aykırı kurulması, BM’nin onlarca kararını ve egemenlik haklarını çiğnemesi vs.) bile kaos, kuralsızlık, güçlünün kanun koyması vb.nin düzenle/kuralla birlikte var olduğunu gösteriyor. Trump’tan önce nükleer silahların yaklaşık beşte dördü ABD ile Rusya’da bulunuyordu; hâlâ bulunuyor ve Trump gibi önceki başkanlar da kimin nükleer enerji/silah edinebileceğine güç eksenli karar veriyorlardı. Trump bunu daha kibirli ve daha kuralsız, yani meşruiyete dayalı manipülasyona ihtiyaç duymadan yapıyor. Dolayısıyla Trump’ın kuralsızlıkları, kibri vs. bir sistem içerisinde kaldığı sürece etkili olabilmektedir. Biz bu iki olguyu bir arada, bütünlüklü görebilmeliyiz.

Kibrin bedenleşmiş hali!

Trump’ı sınırlandıran önemli bir faktör de kibridir. Trump’ı kibrin bedenlenmiş hâli olarak da kabul edebiliriz. Tüm sömürücü sınıflarda, özellikle krallar, imparatorlar ve diktatörlerde daha çok/net görülen bedenlenmiş kibir, tüm dünyayı, toplumları, insanları, ilişkileri vs. güç ilişkileri gözlüğüyle görür. Bu kibre göre, dünyada sadece güçlülerle güçsüzler, avcılarla avlananlar, yönetenlerle yönetilenler vardır. Kibirle dolu bir bakış açısının ahlakı, değerleri, vicdanı, evrensel ilkeleri/hukuku vs. olamaz. Sadece güçlü olanın her şeyi aldığı ve belirlediği bir dünya vardır. Haliyle kibrin bedenlenmiş hâli olan Trump, İran’ı molla rejiminden ibaret sanıp, halkların, emekçilerin direniş geleneğini/gücünü göremiyor. Molla rejimi yıkılsa bile, emekçilerin binlerce yıllık birikimle ve sınıfsal bakış açısıyla sömürgeciliğin/sömürgeciliğin bedenlenmiş hallerini kahraman, kurtarıcı ilan etmeyeceğini de göremiyor. Trump, Venezuela’da olduğu gibi, yeni rejimin liderini bile kendisi belirlemek istiyor. Egemenlik hakları/hukuku açısından bile beş bin yıllık konsensüse aykırı olan bu kibirli yaklaşımı hiçbir devlet (ABD’nin dostları bile) savunamıyor. Ancak kibir her zaman biyolojik, ekonomik, siyasal, sosyal, sınıfsal sınırlara toslar. Trump’ın akıbeti de farklı olmayacaktır; kendilerini tanrı ilan eden güç ve kibir abideleri şu an toprağın altındalar.

Trump’ın yeni yönelimi ve İran saldırısının Türkiye boyutu da bulunuyor.

Başkan olduğundan beri Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan’ı sürekli ve abartılı bir biçimde öven Trump’ın -kimseyi boşuna övmeyeceği malum- başta Türkiye’deki nadir toprak elementleri olmak üzere pek çok beklentiden dolayı böyle davrandığı ortaya çıktı. Yaklaşık 500 milyar dolar değerinde olan ve yeni teknolojili gücün vazgeçilmezi haline gelen nadir toprak elementlerine dair antlaşma imzalandı.

(Trump’ın sırf bu yüzden Ukrayna’yı Putin’e satabileceğini gösterdiğini hatırlayalım.) Ayrıca yaklaşık iki yıldır konuşulan İran saldırısının en büyük kabus sayılan Kürt devletinin kurulmasını mümkün kılacağından korkan TC devleti, hızla yeni bir “çözüm” sürecine girerek Osmanlı Devleti’nden kendisine miras kalan “Kürtleri kendine/devlete bağlama politikası”nı yenilenmiş ve güncellenmiş hâliyle yürürlüğe soktu. İran saldırısından önce, henüz İsrail Devleti komşu ülkelere saldırırken -apar topar bir şekilde Kürtlerle yeniden “kardeş” olan cumhur ittifakı, İsrail Devleti’nin saldırganlığını sürekli teşhir ederken, onun hamisi ve “babası” ABD ve Trump’tan bahsetmemesi dikkat çekicidir. TC devleti, İran saldırısını hala Kürt “fobisi” eksenli izliyor; görüyor. Tıpkı Suriye ve Irak’ta olduğu gibi İran’daki tüm gelişmeleri de -Araplar, Türkler ve Farslara tanınan hakların tanınması korkusuyla- Kürtlerin üzerinden algılanıp okuyan TC devleti, Trump’ın kuralsızlık ve kibrini de bu korku/bakış sebebiyle sineye çekiyor. Trump’ı doğrudan eleştirmeyen AKP hükümeti, İran saldırısında bile dolaylı eleştiri getirerek, Kürt eksenli dış politikasını yaşama geçirme telaşına düşmüştür.

Trump’ın düşlediği dünyanın pek de uzun ömürlü olamayacağı rahatlıkla söylenebilir; emperyalistler arası çelişkiler bir dünya savaşına doğru yol alırken konsensusa, kurallara evrilmek zorundadır. Kuralsızlıklara, kaosa sadece bir düzen ve denge içerisinde göz yumulabilir. Diğer taraftan, “son kullanma tarihi” dolmuş ve güncellenmesi/yenilenmesi gereken küresel konsensüsün/dengelerin fetret dönemi yaşaması dolayısıyla kendini öne çıkartabilen Trump’ın ömrü fazla olmayacaktır. Egemenlik/güç hırsı ve kibri ne kadar büyük olursa olsun, politikanın da sınırları, sorunları, sonu olacaktır. Trump bu kanundan muaf değildir.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu