
ABD/İsrail saldırıları durmaksızın devam ediyor. Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Türkiye’de kurulması planlanan yeni kolordu, vurulan Amerikan üsleri ve Körfez ülkeleri, Lübnan’a yönelik işgal, Filistin’deki durum…
İran’daki savaşın yarattığı tablo, biz devrimciler için epey meseleyi gözler önüne sermektedir. Öncelikle sormak gerekir, düşmanın düşmanı dostumuz mudur? Emperyalizm ve sömürgecilik karşıtlığı, ilkesel nitelikler yoluyla biçimlenmelidir.
Emperyalizmin yarattığı her çatışmada, burjuva devletin ve bütünüyle emperyalist zincirin kapsamlı analizini yapmadan bir tarafa yönelmek ya da taraf olma ihtiyacı hissetmek, devrimci pozisyondan ödün vermek anlamına gelecektir. Özellikle dünyanın başka bir yerinde patlak veren çatışma ortamlarına basitçe taraftar olarak yaklaşmak ilkesel olarak hatalı bir eğilimdir.
ABD/İsrail’in, İran’a dönük saldırısı tartışmasız bir haydutluk manevrasıdır. Ancak bu İran devletinin niteliğini değiştirmeyecektir. İki yanlış, bir doğru etmez; İran egemen sınıflarının, molla rejiminin bölgede üstlendikleri rol ortadadır. Nitelik olarak İran devleti faşist bir devlettir.
Halkına kan kusturan, dinci patriyarkal kodlarla toplumu kuşatan bir rejimden bahsediyoruz. Bununla birlikte, her ne kadar İran’da bulunan halkların statüleri tanınmış olsa da, demokratik boyutuyla çarpık ve karmaşık niteliklere sahiptir.
Aynı zamanda emekçi düşmanı bir ideolojiyle yönetilmektedir. Anti-komünisttir. İşçi ölümlerinin, güvencesizliğin, kayıtdışı ve kuralsız işlerin kol gezdiği bir ülkedir. Yeraltı kaynaklarının yarattığı değer ve bütünüyle enerji piyasasında aldığı rolle rejim sahiplerinin ve sermayedarların cepleri dolmaktadır.
Avrupa ve ABD güdümlü ekonomik yaptırımların sonucunda gelişen enformel piyasa ilişkileriyle semirip palazlanan sermayedarlar ortadadır. İran devleti ve onun egemen sınıfları emperyalist zincirden bağımsız değildir. Ekonomik yaptırımlar, halkı yoksulluk ve sefalete sürüklemektedir. Molla rejiminin şovenist anlatısında halihazırda yeri olan militarizm ve paranoya olgusu ABD/İsrail’in yoğun baskı, taciz ve saldırılarıyla birlikte kendi halkına dönük amansız bir baskıya neden olmaktadır.
Yine ABD/İsrail’in bölgede yarattığı gerilimin sonucu olarak gelişen bu durum İran devletinin durduğu yeri haklı çıkarmaya yetmez. Molla rejiminin şovenizminin bir ifadesi şeklinde biçimlenen bu ağın emekçi halkın yararına olmadığı açıktır.
Bunu İran’daki emekçi halkın durumuna bakarak görebiliriz. Burjuva devlete baktığımızda, görmemiz gereken şey burjuvazinin diktatörlüğü olmalıdır. O halde İran’da ABD/İsrail’in saldırılarından çok daha önce bir savaş sürüyordu: sınıf savaşı. Bu savaşta mutlaka bir tarafta olmamız gerekiyorsa, bu, İran’daki emekçi sınıfların tarafı olmalıdır. Emperyalist saldırganlığa karşı İran emekçi halkının zaferi.
Anti-emperyalizm, ABD karşıtlığı şeklinde biçimlenmiş ve dünya halklarınca kabul görmüştür. Ancak bu bile egemen sınıfların bir propaganda aracına, performansına dönüşmektedir. Anti-demokratik, anti-komünist, patriyarkal ve faşist bir devlet nasıl olur da anti-emperyalist olarak adlandırılabilir?
Kapitalist üretim ilişkilerinin hiçbir katmanı emperyalizmden bağımsız değildir, olamaz. Burjuva devletleri yarattıkları şovenist karikatürlerle olumlu ya da olumsuz ele almak burjuva devleti meşrulaştırmaktır. Emperyalizm, art niyetli birtakım insanların ortaya çıkardığı bir olgu değildir.
Doğrudan kapitalist üretim modelinin ortaya çıkardığı, kapitalizmin en üst aşamasıdır. Bu bağlamda günümüzde, dünyadaki tüm devletler kapitalist üretim ilişkilerinin içerisindedir ve emperyalizme içkindir.
Hedefi şaşırmayalım, sistemi meşrulaştırmayalım
İran’ın bir parçası olduğu emperyalist kliğin başını Rusya ve Çin çekmektedir. Bu açıdan bakıldığında Venezuela, Küba ve İran’a dönük saldırılar bu gruplaşmanın yansımaları ve çelişkili durumun derinleştiğinin göstergesidir.
Rusya-Ukrayna savaşı ile başka bir boyuta evrilen bu gerilim neticesinde bazı kesimler Rusya’ya birtakım anlamlar yükleyerek ABD karşısında konumlandırmıştır. Anti-faşist, anti-emperyalist gibi nitelikler atfederek hatalarında ısrar etmektedirler.
Evet, NATO, Rusya’ya karşı Ukrayna’yı kışkırtmış ve savaşı kızıştırmak için elinden geleni yapmıştır. Ukrayna’da ırkçı, faşist çeteler ve gruplar palazlandırılmış ve silahlandırılmıştır. Anti-Rusçuluk adı altında yoğun bir anti-komünizm propagandası yürütülmüş ve toplum tümüyle milliyetçi, neo-liberal süreçlere sürüklenmiştir. Savaş gerçekliğiyle sıkıyönetim kararları, anti-demokratik uygulamalar sürekli hale getirilmiştir.
Ukrayna halkı göçe, yoksulluğa, sefalete ve ölüme mahkum edilmiştir. Ukrayna’daki Ruslar baskıya ve ayrımcılığa maruz kalmıştır. NATO eliyle milyarlarca dolar değerinde mühimmat Ukrayna’ya akıtılarak savaş tüccarları gücüne güç katmıştır. Buna TC’nin savaş tüccarları da dahildir. Ukrayna’da süren yeni tipte savaş adeta bir deney alanı gibi kullanılmış, son teknolojik ürünler boy göstermiştir. Neticede Ukrayna emekçi halkının beli bükülmüş, ülke yıllardır süren ve muhtemelen de devam edecek bir savaşa saplanmıştır.
Öte yandan, Ukrayna’da savaş çığırtkanı cenahın başını çeken ırkçı faşist grupların ve çetelerin görülmesi ve vurgulanması gereken bir durumdur. Ancak Rusya bunu kendi propaganda unsuru olarak kullanmaktadır. Adeta Rusya’da Ukrayna’daki gibi ırkçı faşist çeteler ve militarist öğeler yokmuş gibi davranmaktadır. Ayrıca Rusya, Ukrayna’yı uzun zamandır etkisi altında tutmaya ve üzerindeki basıncı sürdürmeye çalışmaktaydı.
Rusya pekâlâ halkların dostuysa, neden Ukrayna’da işgalci pozisyonunu sürdürmektedir? Ya da neden Rus İmparatorluğu’na öykünerek hem eski imparatorluk topraklarına hem de eski Sovyet cumhuriyetlerine göz dikmeye devam etmektedir? Dünyada sıcak çatışmanın olduğu ve Rusya’nın bir tarafı olmadığı herhangi bir denklem var mıdır?
Ukrayna Savaşından hemen önce Kazakistan’daki halk isyanına müdahale etmek için askerlerini Kazakistan’a hangi sebeplerle göndermiştir? Gaspçı, mafyatik ve oligarşik Rus hâkim sınıflarının yönettiği bu devlet, anti-faşist ya da anti-emperyalist olabilir mi? Hepsine cevap verelim; Hayır olamaz çünkü Rusya, emperyalist bir devlettir.
Son söz olarak ifade etmek gerekirse; komünistlerin görevi savaşlar arasında magazinel, biçimsel ya da birtakım yaklaşımlar bağlamında taraf tutmak olmamalıdır. Komünizm ideası devletin yok olup gitmesinde saklıdır. Bu da burjuva devleti ters yüz ederek sosyalist bir devlete dönüştürmekten geçer.
İran’a yönelik saldırganlık savaşının baş aktörü ve figüranı ABD emperyalizmi ve Siyonist İsrail devletidir. Birçok şehir yerle bir edilmiştir. Ekonomik kaynaklar zarar görmüş ve binlerce insan bu saldırılarda katledilmiştir. Yukarıda niteliğini net bir şekilde tarif ettiğimiz Molla rejiminin baskıcı ve anti-demokratik uygulamalarından hareketle ABD ve İsrail’in saldırısını yumuşatmak doğru değildir.
İkisi de karşı-devrimci, birbirlerini yesinler, Mollalar gitsin halk rahat eder gibi yaklaşımlarda, anti-emperyalist bakış ve tavrı eksiktir. Evet, Molla rejimi baskıcı, patriarkal, gerici ve faşist bir iktidardır. Diğer yandan, bir ülkede halkı baskı altında tutan bir iktidara karşı, emperyalistlerden medet umma tutumu yanlıştır. Devrimciler ve komünistler, emperyalistlerin saldırılarına karşı halk düşmanı Molla rejiminin değil İran halkının yanındadır ve emperyalizmin saldırılarına en güçlü şekilde dur demelidir.
Savaşlarda daha az köle sahibi olanları, daha “az başarılı” kapitalist devletleri savunmak devrimci bir tutum olamaz. Bizler bu savaşları, açıkça patlak veren çatışma ortamlarını, emperyalist saldırganlıkları emperyalizmin küresel boyutta yaşadığı bir krizin göstergesi olarak görebilmeliyiz.
Buna karşı harekete geçmeli ve burjuva devleti her koşulda teşhir edebilmeliyiz. Gönül bağımızı emekçi kitlelerle kurmalı, savaşların ve krizlerin yarattığı çalkantıların içerisinde devrimci siyaseti ve imkanları örebilmenin yollarını aramalıyız.



