GüncelMakaleler

TARIM | “Tarımdaki Kriz, Perdelenemez!”

"Türkiye ekonomisini ve tarımını pozitif yönde etkileyecek olan emek güçlerinin sürece müdahale etmesi, üretim ve değişim güçlerini geliştirecek örgütlenmeleri yaratmalarından geçmektedir"

​Tarım sektörü, kırsal kalkınma ve gıda güvenliği ile aynı zamanda istihdam bakımından stratejik sektörler içinde yer alıyor. Türkiye ekonomisi içinde de tarım bu temelde kavranmıştır.

Ancak uzun bir süredir özellikle de son yirmi yıldır, tarım sektörü bu konumunu yitirmiş bulunuyor; veriler de bu noktayı açık şekilde ortaya koymaktadır. Özellikle 2002-2024 yılları arasında tarımın Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) içindeki payı, tarımsal desteklerin GSYH’ya oranı ve önemli bir veri olarak kamu yatırımları içindeki payı bu dönüşümü net şekilde göstermektedir.

“Tarım sektörünün GSYH içindeki payı 2002 yılında % 10.17 iken 2024 yılında % 5.87 seviyesine gerilemiştir. (Nüfus artarken) 2002 yılında % 1.20 olan kamu desteği 2024 yılında % 0.45 oranına düşmüştür.”; 5488 sayılı Tarım Kanunu’nun 21. maddesinin “tarımsal desteklemeler için bütçeden ayrılacak pay GSYH’nın % 1’inden az olamaz” hükmüne rağmen. “Kamu sabit sermaye yatırımları içinde tarımın payı 2002 yılında yaklaşık % 7.5 düzeyindeyken, 2024 yılında yaklaşık % 2.5 seviyesine düşmüştür.” (Karar Gazetesi, 27 Şubat 2026)

​Tarımsal faaliyet alanına ilişkin bu üç temel göstergeye baktığımızda, enflasyonun ve gıda enflasyonunun oldukça yüksek olduğu bir ülkede siyasi iktidar temsilcilerinin “Tarım bitti diyenler yalan söylüyor. Türkiye tarımsal üretimde dünyada ilk 10 içerisinde yer alıyor; fındık, narenciye vb. kimi ürün türlerinin üretiminde ilk sırada yer alıyoruz” demesinin dezenformasyon amaçlı olduğunu görmek zor değildir. “Türkiye sıralamada şurada” türünden söylemler, kırsal alanda yaşanan dönüşümü ve krizi perdeleme çabasından başka bir anlama gelmemektedir.

Çünkü genel ekonomik-siyasal politikalarla birlikte gıda enflasyonu ile tarımın bitirilmesi/geriletilmesi arasındaki ilişkinin tüm ekonomi ve iktisat, tarımsal iktisat öğretilerinde doğrudan bağlayıcı kabul edilmektedir.

Gıda enflasyonu var çünkü tarımsal üretim ciddi anlamda baskılanmış, tarımsal nüfus dramatik düzeyde düşürülmüş, (planlı) sübvansiyonlar önemli oranda kesilmiş, kamu sabit sermaye yatırımları yirmi yıl öncesine ​oranla dört-beş kat azaltılmış, ekim yapılan arazi oranı düşmüş, tarımsal araziler maden şirketlerine açılmış, adeta peşkeş çekilmiş, verimlilik artırılmamış yani tarımsal üretim kapasitesi önemli boyutta geriletilmiştir.

Yerine neyin konulmaya çalışıldığına baktığımızda, verimliliği artıracak yatırımları, nispi artışı değil, bildik tüketici toplum göstergelerinden başta gelen ithalatı, ilkel sermaye birikim yöntemi olarak özelleştirme ve modernleştirmeleri görüyoruz. Bunlar da Türkiye’nin tarımsal üretim sıralamasının pozitif eğilimli olmadığını, negatif bazlı olduğunu gösteriyor.

Gerçekler çarşı pazarda!

​Dünyada tarımın ilk yapıldığı bölgelerden biri olmasıyla övünülen ve adına Anadolu Mezopotamya denilen bu topraklarda, köylüler, binlerce yıldır tarım yapıyor. Bugün sayıları giderek azalmış olan köylüler tarafından binlerce yılda oluşmuş emek yoğun üretime dayalı tarım (özel olarak küçük aile üreticiliği) tasfiye edilerek yerine uluslararası tarım tekellerinin kontrolündeki endüstriyel tarım ikame edilmeye çalışılmaktadır. Uluslararası endüstriyel tarım-gıda tekellerinin kontrolüne girmiş bir ülkenin tarımsal alanında dünyadaki fındığın yüzde 60 ila 70’ini üretseniz neye yarar? Fındığın yetiştirildiği bu topraklarda, köylülerin fındıktan para kazanamadığı, maliyetler nedeniyle fındığını dalda bıraktığı, diğer yandan halkın büyük çoğunluğunun pahalılık nedeniyle fındık yiyemediği bir yerde fındık üretim oranının pozitif bir değer ifade etmesi mümkün değildir.

​Enflasyon önemli bir ekonomik göstergedir ve oranları üretici ve tüketicinin gerçek durumunu vermektedir. Bir ürünün üreticisi ürettiğinden para kazanamıyorsa ve o ürünü halk pahalı tüketiyorsa ve de üründen sadece şirketler-tüccarlar yüksek kâr elde ediyorsa, orada genel olarak ekonomik kriz, enflasyonist ekonomi politikası ve özel olarak tarımsal kriz var demektir. Egemenler istedikleri kadar “kriz yok, istatistikler böyle söylüyor” desin, gerçek olan halkın çarşıda-pazarda yaşadığıdır.

Yüksek enflasyon oranları, kur ve faiz politikaları, sıkılaştırılmış maliye politikası net şekilde sermayenin üretici ve tüketicileri sürekli baskıladığını göstermektedir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) traşlı rakamları dahi durumu gizleyememektedir.

Halk, yeterli gıdaya ulaşamıyor

Hayvancılıktaki durum da farksızdır; 2010 yılında patlak veren ve 15 yıl içinde hayvancılık ve süt üreticiliğindeki kriz boyutlanarak devam ederken, TÜİK hayvan varlığı konusunda da iktidarın istediği gibi “pembe tablo” çizmeye çalışmıştı.

TÜİK yıllardır üreticinin maliyet baskısını kaldıramayıp kesime gönderdiği milyonlarca sığırı kalem darbesiyle istatistik olarak verebiliyor, 112 bin işletmenin üretimden çekilmesini görmezden gelebiliyor. İktidarın “Avrupa’da en fazla canlı hayvan varlığına sahip olan ülkeyiz” şeklindeki yaklaşımı, tarım yaklaşımlarıyla aynıdır. Ancak burada da reel durum farklıdır, negatif bazlıdır. Türkiye’de kişi başı yıllık et tüketimi ortalaması 16 kilo iken Avrupa’da yıllık et tüketimi kişi başı 34 kilo, yani Türkiye’nin iki katından fazla. Avrupalılar sadece Türkiye’de yaşayanlardan iki kat fazla et tüketmiyor, eti yarı yarıya daha ucuza da alıyorlar.

Emekçi halk kesimleri, ete ulaşamadıktan sonra Türkiye’nin hayvan varlığı sıralamasında en üstte olması ne fayda sağlar? Bu durum yüksek enflasyon ve derin gelir dağılımı bozukluğu içindeki insanlar için hiçbir pozitif anlam taşımaz. Gıda krizi, emekçi halk sınıflarının gıda ürünlerine ulaşıp ulaşamaması ile ölçülür. Bugün Türkiye’de çarşı-pazarda ürünler bulunmasına rağmen o ürünleri emekçiler alamıyorsa, bunun adı krizdir.

​Tarımsal üretim alanındaki kriz sadece gıda ürünlerinin pahalı olmasını getirmeyip krizin bir boyutunda köylü/küçük aile üreticilerinin üretmelerine rağmen zarar edip sürekli borç birikimiyle yüz yüze kalmasıdır.

Ekolojik kriz, tarımı da etkiliyor

2025 yılı kırsal bölgeler için her yönüyle zor geçen bir yıl oldu. Özellikle zirai don tarım alanındaki sorunları ekstra büyüttü. “2025 yılında zirai donun tarım alanında yol açtığı ağır yıkım neticesinde artan üretim maliyeti dolayısıyla çiftçiler Ziraat Bankası’na 322,7 milyar lira faiz ödedi. Bir önceki yıla oranla tarla, bahçe, sera vb. gibi tarımsal ürünlerde 1.8 milyon ton civarı üretim kaybı yaşandı.” (Havva Gümüş, 21.02.2026, Birgün Gazetesi)

Üreticilerin borç sarmalına enflasyonist ekonomi nedeniyle sürekli yenileri eklenirken maliyet baskısı ayrıca doğa tahribatıyla da artmaktadır. Endüstriyelleşmenin, kapitalist sistemin doğa üzerindeki yıkıcı etkisi ekolojik dengeyi bozdukça, maliyet kalemleri bu yönlü de üreticileri zorlamakta, pazarı-piyasayı baskılamaktadır. Çiftçiler bir yandan emeklerini, geleceğini gasp eden şirketlerle başa çıkmaya çalışırken diğer yandan bozulan ekolojiyle mücadele etmeye çalışıyor.

​Verimlilik tarımsal üretimde çok önemli bir konudur. “Buğday verimi açısından Almanya ve Fransa’da hektar başına ortalama verim 7-8 ton seviyesindeyken Türkiye’de bu oran/değer yaklaşık 3-4 ton seviyesindedir.” (Karar Gazetesi, 27 Şubat 2026)

Verimlilik bu açılardan ülke tarımsal sektörünün niteliklerini yansıtmaktadır. Hollanda Konya Ovası kadar tarımsal alana sahip bile değil, ancak Türkiye’den daha büyük/yüksek pazar paylarına sahip. Nedenlerine bakıldığında, teknoloji, mekanizasyon ve teknik bakımdan gerilikler görülmektedir.

Sonuç olarak;

​Tarım sektörüne ilişkin temel göstergelere baktığımızda, üretim sıralamalarında basamakların yanıltıcılığının, reel ve nominal olarak dönüşümün negatif ya da pozitif eğilimlerinin ve özelliklerinin belirleyici olduğunu görmekteyiz.

Türkiye ekonomisi bu boyutlarıyla örnektir. Geniş tarım alanları, uygun iklim koşulları, coğrafi ürün özellikleri bulunmaktadır, ancak verimlilik bakımından gerilikler bu pozitiflikleri negatife çevirmekte, gelir dağılımı bozukluğu eşitsizliği derinleştirmektedir.

Kamu destekleri, sabit sermaye yatırım oranları, emek-istihdam yapıları, ücret düzeyleri, çalışma şartlarıyla köylünün/çiftçinin üretmesine rağmen emeğinin karşılığını almadığını, önemli bölümünün tasfiye olarak tarım dışı nüfusa dahil olduğunu ve basit yeniden üretim de dahil zorlandıklarını, borç içinde yaşamak zorunda kaldıklarını gösterirken yabancı şirketler, komprador sermaye, tüccarlar ve zincir marketlerin yüksek kâr elde ettiğini göstermektedir. Enflasyonist ekonominin vardığı bu durumun net çıktısıdır; perdelenemeyecek kadar açıktır…

​Toplumlar değişir, dönüşürler; önemli olan değişim ve dönüşümün özellikleridir. Neo-liberal dönüşüm Türkiye ekonomisi ve tarımını reel ve nominal olarak sadece negatif yönlü büyütmüş, emperyalist, komprador kapitalist tarımsal şirketlerin hesaplarını şişirdikçe şişirmiştir.

Tarımsal tabloların hepsi bu noktayı açık şekilde göstermektedir. Türkiye ekonomisini ve tarımını pozitif yönde etkileyecek olan emek güçlerinin sürece müdahale etmesi, üretim ve değişim güçlerini geliştirecek örgütlenmeleri yaratmalarından geçmektedir. El birliğinin kolektif güce dönüştürüleceği, dayanışmanın büyütüleceği kooperatifler böylesi kriz hallerinde daha bir önem kazanmaktadır…

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu