
54 yıllık kesintisiz mücadele hattını takip etmek elbette bir gurur vesilesidir. Bu, eksiklerimizi, yetmezliklerimizi, başarısızlıklarımızı yok saymak değil; dünyanın dört bir yanında yükselen savaş çığlıkları, soykırım tozları ve sömürü zincirleri arasında dimdik ayakta durmanın ve direnmenin gururudur.
Bugün dünya, emperyalist sistemin çok yönlü krizinin derinleştiği bir tarihsel kesitten geçiyor. Ekonomik yıkım, işgal ve saldırganlık savaşları, faşizmin yükselişi… Tüm bunlar emperyalist-kapitalist sistemin dünya halklarına sunabileceği sahte vaatlerin dahi tükendiğini ortaya koyuyor. Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya, Afrika’dan Asya’ya uzanan çatışmalar ve savaşlar zinciri; emperyalist paylaşım mücadelesinin daha da keskinleşeceğini ve daha yıkıcı biçimler alacağını açıkça gösteriyor. 2008 krizinden bu yana -kimi iniş çıkışlarla birlikte- ekonomik çalkantılar, siyasal istikrarsızlıklar ve derinleşen sınıf çelişkileri bu yıkım tablosunun tuvalini oluşturuyor.
Bu tablonun gerçek mağdurları ise işçiler, söylüler, kadınlar, LGBTİ+’lar, gençler ve ezilen tüm dünya halklarıdır. Bu yıkımı, yani yeni bir emperyalist savaşı durdurabilecek tek bir güç vardır: dünya halklarının birleşik mücadelesi, enternasyonal proletaryanın iradesi… Proletarya Partisi de, bu enternasyonal mücadelenin önemli bir parçası ve emperyalist savaş tehlikesine karşı devrimin yolunu daha kararlı adımlarla yürümenin adıdır.
Dünyada durum böyleyken, emperyalizmin yarı-sömürgesi olan ülkemizde de tablo farklı değil. İşçi sınıfı ve emekçi halklar derinleşen yoksulluk, güvencesizlik ve baskı kıskacında yaşam mücadelesi veriyor. Siyasal iktidar, krizin faturasını emekçilere keserken, burjuva muhalefet düzen içi çözüm arayışlarıyla “seçim sandığını” umut olarak gösterip, sömürü düzenine yeni makyajlar yapmanın peşine düşüyor. AKP’nin yirmi beş yıllık iktidarı; ekonomik, siyasi, sosyal bir enkaz üretmiştir. Doğal kaynaklar yağmalanıyor, işçi sınıfı en düşük ücretlerle en acımasız koşullarda çalışmaya mahkum ediliyor, grevler yasaklanıyor ya da zor aygıtlarıyla bastırılmaya çalışılıyor. Köylülerin toprak mücadelesi jandarma saldırılarıyla karşılanıyor; gençlik geleceksizlik kıskacında, baskı altında tutuluyor; kadınlar “aile” söylemiyle kuşatılırken erkek şiddetine daha da açık hale getiriliyor; LGBTİ+’lar kriminalize edilerek yaşamın dışına itiliyor; Kürt halkı ise “süreç” söylemleriyle mücadeleden kopartılarak sisteme yedeklenmeye çalışılıyor…
Ve tüm bunlar, devrimci komünist bir alternatifin ne kadar yakıcı bir ihtiyaç, dahası zorunluluk olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
İbrahim Kaypakkaya’dan miras alınan bilimsel tutum
İbrahim Kaypakkaya ve yoldaşları, 24 Nisan 1972’de Proletarya Partisi’nin kuruluşunu ilan ederek, Mustafa Suphi yoldaştan sonra bu topraklarda işçi sınıfı ve emekçi halkın kurtuluş iradesinin ikinci büyük tarihsel hamlesini gerçekleştirmişlerdir. Bu anlamıyla Proletarya Partisi’nin kuruluşu, yalnızca örgütsel bir başlangıç değil; Türkiye devrimci hareketinde ideolojik ve politik bir kopuşun da ifadesidir.
Proletarya Partisi, kuruluşundan bu yana ağır bedellerle yoğrulmuş, yenilgiler, darbeler, ihanetler ve tasfiyecilik süreçlerinden geçmiştir. Dördü genel sekreter olmak üzere yüzlerce kadrosunu yitirmiş, binlercisinin emeği ve kanıyla şekillenmiştir. Tüm bunlara karşın İbrahim Kaypakkaya’dan aldığı bilimsel bakış açısını kaybetmemiş, Marksist-Leninist-Maoist çizgisini korumuş; sapmalara, hatalara ve eksiklere rağmen komünizm bayrağını yere düşürmemiş, iddiasından asla vazgeçmemiştir. Bu sürekliliğin merkezinde ise, İbrahim Kaypakkaya’nın temsil ettiği bilimsel devrimci hat bulunmaktadır.
Kaypakkaya’nın yönü daima sınıf mücadelesine dönüktü ve bu nedenle ortaya koyduğu çizgi, yalnızca teorik bir kopuş değil, pratik bir devrim çağrısıydı. Proletarya Partisi ise, bu çağrının somut ifadesidir. Bu parti, tüm inişli çıkışlı süreçlerin içinde ideolojik netliğini korumuş, ülke ve dünyadaki gelişmelere bilimsel analizle yaklaşmış, esas olarak doğru politik tutumlar almıştır. Ve dahası, enternasyonalizmi onun komünist karakterinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul etmiş, buna uygun pratik bir hat izlemiştir.
Diğer yandan, ve de daha önemlisi, bu sarsılmaz çizgisinin ve pratiğinin işçi sınıfı ve ezilen tüm kesimler için umut olması için daha çok çaba göstermeli, iddiamızı pratikte daha fazla ortaya koymalıyız. Çünkü bizim için umut, soyut bir beklenti değil, bilimsel gerçeklere dayanan bir bilinçtir. Emek-sermaye çelişkisi, sınıf mücadelesi, devrimler, sosyalizm deneyimleri… tarihsel olarak kanıtlanmış gerçeklerdir. Bu nedenle mücadelemiz, geçici dalgalanmalardan değil, bu nesnel yasalardan beslenmektedir. Yenilgiler geçici; kazanımlar ise tarihsel bir zorunluluktur.
Bugün emperyalist-kapitalist sistemin içinde debelendiği kriz, onun insanlık için sömürüye dayalı son toplumsal sistem olduğunu bir kez daha gösteriyor. Komünistlerin görevi, bu çürüyen sistemi, insanlığı daha büyük felaketlere sürüklemeden ortadan kaldırmaktır.
Bu bilinçle, bu tarihsel yükümlülüklerle; hatalarımızdan dersler çıkartarak, yenilgilerden öğrenerek yürümeliyiz. MLM’nin bilimsel rehberliğiyle donanmış olmanın avantajını kullanma kararlılığımızı göstermeliyiz. Bu ideolojiyi kavrayamamanın ve pratiğe yön verici hale getirememenin bedellerini gördük. Bu nedenle kendimize daha eleştirel bir gözle bakarken, aynı zamanda kararlılıkla geleceğe yürümeliyiz. Bu yolu emekçi halk kitleleriyle buluşturarak kurtuluşumuzun adresi olan Demokratik Halk Devrimi’ne ulaşmalıyız. Bunun olmazsa olmaz aracı ise Proletarya Partisidir.



