
Ortadoğu, yerkürenin en çatışmalı bölgelerinden biridir. Kapitalist emperyalist sistemin hâkim olduğu bir dünyada, bölgede mevcut olan enerji kaynakları, halkların daha huzurlu ve insanca bir yaşam sürdürmelerine değil, tam tersine yoksulluk ve sefalet içinde, durmadan yeni felaketlerle yüzleşmelerine neden oluyor. Çünkü emperyalist haydutlar arasında süren hegemonya mücadelesi yani bölgenin zenginlik kaynaklarını denetimlerine alma siyaseti, her türden haydutluğun yaşanmasına yol açıyor.
Bu karşı devrimci politikaların uygulanmasından en çok mağdur olanlar, acı çekenler bölgenin ezilen ulus ve halklardır. Yerlerinden edilerek göç yollarına düşenler, ulusal demokratik talepleri görmezden gelinenler onlardır. Emperyalist haydutlar arasında süren hegemonya mücadelesinde, köyleri-kentleri bombalanarak kadın, çocuk, yaşlı demeden katliamlara maruz kalanlar onlardır. Yani bölge halkı, yalnız zenginlik kaynaklarından yoksun kalmıyor aynı zamanda emperyalistler ve suç ortaklarının zenginlik kaynaklarını denetim altına almak için yürütmüş olduğu haksız savaşta can veriyor. Dün olduğu gibi bugün de bölgede yaşanan budur.
Bu tablo bölgede hiçbir sorunun emperyalist politikalardan bağımsız olarak ele alınamayacağını gösteriyor. Dolayısıyla uluslararası bir boyut kazanan ve bölgenin en köklü sorunlarından biri olan Kürt ulusal sorununun çözümü de emperyalizme karşı alınacak tutumla belirlenir. Çünkü, Kürt coğrafyasının bölünmesinde, imha ve inkâr politikalarında ısrar eden işbirlikçi egemen ulus burjuvazisinin her türlü karşı-devrimci politikasına destek veren de bu emperyalist güçlerdir.
Emperyalizm ve bölge gericiliği, hedef tahtasına oturtulmalıdır!
Bu durum, son yıllarda Kürdistan’ın farklı parçalarında yaşanan siyasi gelişmelerle bir kez daha açığa çıktı. En yakın tarihte Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin önemli oranda dağılmasında başta ABD emperyalizmi olmak üzere emperyalist güçlerin oynamış olduğu rol, bütün çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır. Bu gerçek tablodan çıkarılması gereken ilk ders; genel manada ve hatta asgari düzeyde Kürt ulusunun demokratik hak ve özgürlüklerinin garanti altına alınmasının, emperyalizm karşıtlığı üzerine kurulacak bir planla mümkün olacağıdır. Anti-emperyalist mücadeleyi, bağımsız düşünüş ve hareket tarzını içermeyen planların bu coğrafyada ömrü kısa-güvencesiz olur.
Hiç kuşkusuz, bu düşüncelere itiraz temelinde dile getirilen argümanların en başında bölgedeki mevcut güçler dengesinin bu politikanın uygulanmasına el vermediği geliyor. Elbette ki, güçler dengesi bakımında bölgedeki genel tablo, ilerici-devrimci ve hatta genel manada haklı ve meşru zeminde gelişen her türlü mücadelenin aleyhinedir. Bu ne kadar gerçek bir olguysa, kimi emperyalist güçlerin veya bölgedeki gerici devletlerin dönemsel çıkarlarından dolayı, yukarıda işaret ettiğimiz nitelikte hareketlere sunacakları destek de aynı ölçüde bir tehlikeyi içermektedir. Dahası emperyalistlerin dönemsel çıkarları için sundukları desteği geri çekmeleriyle, kazanılan mevzilerin yeniden kaybı, kitleler içinde daha büyük yıkımlara neden olmaktadır. Bu tabloyu ayrıntılı görmek bakımından Rojava pratiğinden elde edilen deneyimlere bakmakta yarar var.
Tabii ki, her olayı-olguyu koşullar çerçevesinde ele alıp değerlendirmek gerekir. Yine ezen ve ezilenler mücadelesinde, egemen güçler arasındaki çelişkilerden yaralanmak teorik olarak yanlış değil, doğrudur.
Asıl yanlış, bağımsız politika yürütme pratiğinin karartılmasıyla, geçici taktik ittifaklara, stratejik misyonlar yüklenmeye başlanmasıdır. Asıl yanlış, geçici ittifaklardan hareketle sınıfsal düşmanlarımıza karşı mücadelede ideolojik sapmalar içine girmekle, dost ve düşman kavramını bulanıklaştırmakla başlar. Asıl yanlış, emperyalizm ve bölge gericiliğini hedef tahtasına oturtmadan, bağımsızlığa ve özgürlüğe dair hayaller kurmakla, kitleleri bu hayali beklentiler doğrultusunda eğitmekle başlar. Asıl yanlış, emperyalist güçler arasında süren pazarların yeniden bölüşümü kavgasının vardığı boyutu hesaplamadan veya emperyalistlerle ezilen ulus ve halklar arasındaki çelişkilerin düzeyini göz ardı ederek bir yönelim belirlemekle başlar.
Süreç, Kürt halkı açısından ciddi tehlikeler içermektedir
Anlayış düzeyinde yukarıda altını çizdiğimiz gerçekler ve somut pratikler üzerinde var olan tehlikeli gelişmeleri irdelemeye devam edelim:
Bilindiği gibi; Kuzey Doğu Suriye’deki özerk yapının mevzi kaybı yaşamasına yol açan politikaların mimarı an itibariyle Şam’da yönetimi ele geçiren çeteci güçler değil, bunu sağlayan, çeteci güçlere Şam kapılarını açan emperyalist güçler ve başta Türk devleti olmak üzere onların bölgedeki işbirlikçi suç ortakları kimi gerici ve faşist devletlerdir. Bu güçler ne Kürt halkının ne de bölgedeki diğer halkların dostu olabilirler. Bu nedenle, Kürtlerin mevcut kazanımlarını korumaları veya yeni mevziler kazanmaları, emperyalist saldırılara ve onların bölgedeki suç ortaklarına karşı ilkeli-mesafeli bir politika izlemelerini gerektirir. Stratejik hedefe hizmet etmeyen, kısa vadeli menfaatler için geliştirilen politikalar, süreç içinde daha büyük zararlara yol açar. Bugün karşı karşıya olunan tablo bunun en iyi göstergesidir.
Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, son süreçte Kürtlerin Rojava’da karşı karşıya kaldıkları kapsamlı saldırıların asıl sorumlusu, emperyalist güçlerdir. Gerçek durum bu olmasına rağmen hala Rojhilatê Kürdistan Siyasal Güçler İttifakı (Hevpeymaniya Partiyên Rojhilatê Kurdistanê), ABD emperyalistleri ve İsrail Siyonistlerinin İran ve Lübnan saldırıları sonrasında şu değerlendirmelerde bulunabiliyor -ki bu değerlendirmeler sürece dair takınılan bir tutum belgesi niteliğindedir-:
“Birincisi; rejimin savaş ve yıkımdan sorumlu olduğudur. Savaşın genişlemesi ve bölge güvenliğinin çökmesi, İslam Cumhuriyeti rejiminin başarısız politikalarının doğrudan bir sonucudur. Bu rejim, nükleer silah elde etme çabası ve diğer ülkelerin işlerine müdahale yoluyla hareket etmektedir. İslami devrim siyasetini sürdürmekte, terörizmi desteklemekte ve füze ile İHA programlarının geliştirilmesine öncelik vermesi dünyayı istikrarsızlığa sürüklemiştir. Bu savaş birçok ülkeye zarar vermiş, binlerce ailenin göç etmesine neden olmuştur.
İkincisi; kan dökülmesinin durdurulmasına ve sivil halkın hayatının korunmasına yol açacak her adımı memnuniyetle karşılıyoruz. Ancak ateşkesin, rejimin kendisini yeniden toparlaması ve nükleer silahlara yaklaşması için taktiksel bir fırsat olarak kullanılmaması gerektiği konusunda uyarıyoruz. İran halkının iradesini gözardı eden her türlü anlaşma, yalnızca geçici ve tehlikeli bir barış olacaktır.
Üçüncüsü; ateşkes ancak şu durumlarda anlamlı olur.
* Rejimin askeri, istihbarı, örgütsel ve yönetsel müdahalelerine tamamen son verilmesi,
* Nükleer ve füze programlarının köklü biçimde ortada kaldırılması,
* İnsan hakları ilkelerine bağlı kalınması ve İran’daki halkların meşru haklarının tanınması, özellikle Kürt halkı için kendi kaderini tayin hakkının kabul edilmesi.
Dördüncüsü; İran İslam Cumhuriyeti’nin 47 yıllık deneyimi, bu rejimin reforme edilemeyeceğini ve bölgede barışın ancak köklü değişimler ve demokrasi ile sağlanabileceğini göstermiştir. Kürdistan özgürlük hareketi, varlığını, sürekliliğini ve gücünü kendi halkından, özgürlük ve egemenlik iradesinden almaktadır; uluslararası savaş ve çatışmaların bir ürünü değildir. Bu nedenle ne ateşkes ne de İran İslam Cumhuriyeti ile yapılacak bir anlaşma onun devamını engelleyebilir. Hiçbir ateşkes ve siyasi anlaşma, özgürlük ve egemenlik elde etme yönündeki çabalarımızın önünü kesemez.”
Hiç kuşkusuz yukarıda dile getirilen ve özellikle dördüncü maddede ifade edilen, gerçekle uyumlu olan kimi düşüncelere esasta itirazımız yok. Zaten bu makaledeki esas amacımız bu düşünceler üzerinde kapsamlı bir değerlendirme yapmak değildir. Üzerinde durmak istediğimiz ana nokta; bölge halklarına yoksulluğu, yurtsuzluğu ve ölümü dayatan emperyalist güçlerin rolünü görmezden gelen anlayışın sorgulanmasıdır.
Her şeyden önce ABD emperyalizmi bugün dünyada artan emperyalist savaş tehlikesinin baş kışkırtıcısıdır; başta nükleer silahlar olmak üzere her türden yıkım aracının başlıca üreticisi ve dağıtıcısıdır. Bu nedenle yalnızca bölge için değil, dünya halkları açısından da en temel tehditlerden birini oluşturmaktadır.
Genel manada emperyalizm ve bölge özgülünde ABD emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi, hedef tahtasına oturtulmadan, gerçek anlamda bir barıştan ve özgürlükten söz etmek mümkün değildir. Çünkü bu güçler yalnızca askeri müdahalelerle değil, ekonomik bağımlılık ilişkileri, siyasi dizayn mekanizmaları ve vekâlet savaşları aracılığıyla da bölge halklarının kaderini belirlemeye çalışmaktadır. Bu tabloyu görmezden gelen her yaklaşım, niyetinden bağımsız olarak, mevcut sömürü ve tahakküm düzeninin yeniden üretilmesine hizmet eder.
Emperyalist müdahale özgürlük getirmez!
Öte yandan bu güçlerin hedef alınması, İran’daki Molla rejimini ya da bölgedeki diğer gerici ve faşist yönetimleri aklamak ya da onlara politik destek sunmak anlamına gelmez. Tersine, gerçek bir anti-emperyalist tutum, aynı anda hem dış müdahaleye hem de içerdeki baskı rejimlerine karşı bağımsız bir sınıf çizgisini zorunlu kılar. Zira bir ülkenin gerici ve baskıcı bir rejim altında olması, emperyalist müdahaleyi meşrulaştırmaz aynı şekilde emperyalist müdahale de o ülkenin emekçi halkına ve ezilen uluslarına özgürlük getirmez. Tarihsel deneyimler açıkça göstermektedir ki, emperyalist müdahaleler, özgürlük değil, daha derin bağımlılık ilişkileri, daha parçalı toplumsal yapılar ve daha uzun süreli çatışma dinamikleri üretmektedir.
Bu nedenle gerçek çözüm, ne emperyalist müdahalelerde ne de mevcut gerici rejimlerin devamında bulunabilir. Çözüm, bölge halklarının kendi kaderini tayin yani devrim mücadelesini esas alan, dış müdahaleye kapalı, halkların eşitliği ve özgürlüğü temelinde yükselecek bağımsız ve demokratik bir hattın inşasında yatmaktadır. Ancak bu hattın soyut bir ilke olarak değil, somut bir siyasal program ve mücadele pratiği olarak ele alınması gerekir. Aksi her yaklaşım, barış söylemini korusa bile fiiliyatta savaşın ve yıkımın yeniden üretimine hizmet etme riskini taşır.
Güncel bağlamda, bölgenin son derece kritik ve kırılgan bir eşikten geçtiği açıktır. Bu kırılganlık yalnızca emperyalist müdahalelerin yoğunlaşmasından değil, aynı zamanda bölge içi siyasal aktörlerin yaptığı hatalı değerlendirmelerden, yanlış ittifak tercihlerinden ve kimi zaman emperyalist güçlere bağlanan beklentilerden de beslenmektedir. Oysa tarih, emperyalizme yaslanarak elde edildiği düşünülen hiçbir kazanımın kalıcı olmadığını; tersine, halkların iradesini zayıflatan ve bağımlılık ilişkilerini derinleştiren sonuçlar doğurduğunu defalarca göstermiştir.
Bölgedeki son gelişmeler bir kez daha ortaya koymaktadır ki emperyalist güçler açısından belirleyici olan, halkların özgürlüğü ya da demokratik hakları değil, stratejik çıkarlar ve sermaye birikim süreçleridir. Enerji hatları, jeo-politik konumlar ve askeri dengeler, “demokrasi” söyleminin çok ötesinde bir belirleyiciliğe sahiptir. Eğer mesele gerçekten özgürlük ve demokrasi olsaydı, bölgenin en gerici, en baskıcı ve en suç yükü ağır aktörlerinin (Colani gibi) farklı dönemlerde açık ya da örtük biçimde desteklenmesi mümkün olmazdı. Bu gerçeklik, emperyalist müdahalelerin “insani” ya da “demokratikleştirici” iddialarının ne kadar temelsiz olduğunu açık biçimde gözler önüne sermektedir.
Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey, iki yanlış seçenek arasında tercih yapmak değil; üçüncü bir hattı yani bağımsız, sınıf temelli ve anti-emperyalist bir çizgiyi güçlendirmektir. Bu çizgi, yalnızca emperyalist müdahaleye karşı çıkmakla sınırlı kalamaz aynı zamanda bölge halklarının kendi içlerindeki eşitsizliklere, baskı mekanizmalarına ve gerici yapılara karşı da tutarlı bir mücadeleyi zorunlu kılar. Gerçek bir özgürlük perspektifi ancak bu iki yönlü mücadele ekseninde anlam kazanabilir.
Bu nedenle gerçek manada demokrasi ve özgürlük isteyen herkesin önünde tarihsel bir sorumluluk durmaktadır: Emperyalizmin bölgeyi yeniden dizayn etme girişimlerine karşı açık ve net bir tutum almak, halkların kendi öz gücüne dayanan bağımsız siyasal alternatiflerin geliştirilmesine katkı sunmak ve barış mücadelesini bu temelde yükseltmek. Aksi takdirde, barış adına kurulan her söz, eğer bu maddi gerçeklikten kopuksa, kaçınılmaz olarak yeni çatışma dinamiklerinin ve yeni bağımlılık ilişkilerinin önünü açacaktır.




